tam da başladım, yazıyorum derken…
Bugün, ne ben, ne sen, ne de onlar varlığı kesinleşmiş bir hedeften bahsedebiliriz. Bilinci olduğu okullarda öğretilmiş; arada sırada yaptığı şimdiden un ufak olmuş saptamalardan, üç beş akıllıca hareketten dolayı bilinci olduğuna inanmış ama bilincine henüz vakıf olmamış, sürüden ayrıldığına kendini inandırarak varoluşunu sindirilebilir bir kıvama dönüştürebilmiş biz zavallı serseri elektronlar, bir yol, bir yön, bir hedef ararken geride bıraktığımız tüm o enerjiden, tüm düşüncelerden, yaşadığımız bütün anlardan anbean soyutlanarak ve uzaklaşarak kör bir talihe küskünlüğe, yokluğa, kaybolmaya, hiç ummadığımız şeyler olmaya; sandığımız her şeyin sandığımız gibi olmama ihtimalini bilmemize rağmen sanmayı inanmak olarak kabul edip yok içinde bizden başka kimsenin görmediği duru bir gerçeklik yaratarak kendi yarattığımız ve ancak tarafımızdan algılanabilir gerçeklikte “kendim” denilen şeyi bulamayacak kadar körleşmeye ve aslında düpedüz bir bilinçsizliğe sürükleniyoruz. Yarattığımız her ben, hissedilebilir kabul ettiğimiz her his, duyumsadığımız, deneyimlediğimiz her şey bir yanılsamadan ibaret olma ihtimali taşırken bile asıl gerçeği bilemeyecek olmanın karşısında başardığımız, bildiğimiz, bulduğumuz, öğrendiğimiz her şeye rağmen ufacık kalacak olduğumuzu kabul etmesek bile derinlerde bir yerde idrak ettiğimizden, kendimizi sandığımızın mutlak doğru, yaşadığımızın gerçekten yaşanan, hissettiğimizin aslında olması gereken olduğuna inandırarak varlığımızı sürdürebiliyoruz.
Birilerinin olasılık ve tabii ki salık verdiği hedeflerimiz var ve bunların geneli sahip olmakla ilgili. Bir iş, para, ev, eş, çocuk, araba, se(k)s sistemi, daha fazla para, sonra rahatlık, huzur, sağlık -evcil hayvanlar, yazlık, bahçede domatesler, gemicikler, kitaplıkta kitaplar, filmler, alkollü içecekler; dostlar, mutluluk, olgunluk; önemli olmak, değer bulunmak, bir şeyler yaptığı görülen bir olmak veya yapılanları görebilecek kadar ayılabilmek ve hatta bilgi de sahip olabilmek düşümüzün içinde konumlanıyor. Bilgi ve hatta aşk da dâhil her biri materyale dönüştürülmüş, tanımlanmış ve ölçülmüş tüm bu ‘şey’ler deryasında sahip olduğumuz ve olacağımız her şeyin ölçeklenebilirlik denen matematik ifade marifetiyle hiçe dönüştürülmesi ise an meselesi. Hem buna gerek bile yok; bugün, biraz sonra alacağımız bir haberle, fark edeceğimiz bir şeyle, başımıza gelecek bir olayla; ve hatta iyi şeylerle de yürüdüğümüz yola tesadüfen de olsa girip bize dokunan, bizden başka herhangi bir etkenin etkisiyle sahip olduğumuz her şey bizim ona yüklediğimiz anlamı yitirebilir, paradigmamız kayabilir. Yine de kendimizi tanımlayabilmek için; bazen ötekilerden ayırabilmek, ötekilerden sıyırabilmek için sahip olmaktan vazgeçemiyoruz. Nasıl bir yazar, bir kitap yayımladıktan sonra kendisi için değil, sahip olduğu “yazarlığı” için yazmak zorunda kalıyorsa ve yazarlığının devamlılığına dair bir endişe de üretim sürecinin etkeni oluyorsa aklında; sahip olduğumuz her şey, basbayağı gün yüzüne çıkarmasak da, onların devamlılığını sürdürmek ekseninde bir bağımlılık. İşin kötüsü, sahip olmayı hedeflediğimiz her şeyin sahip olunduktan sonra yeni bir hedef doğurması. Hiçbir davranış yoktur ki bir hedef taşımasın ve hiçbir hedef yoktur ki, iyi ya da kötü doğurduğu yeni hedefle aslında bizi hedef haline getirmesin. Maalesef işte tam da burada, “varlığı kesinleşmiş bir hedeften bahsedememe” noktasına geliyoruz. Bu düşünceyle bakarsak biliyoruz ki ömrümüzün sonuna kadar tatmin yaratacak herhangi bir hedef olması mümkün değil. Çünkü ulaşılan her hedef kişiyi kendisinden uzaklaştırır ve kendisine ulaşma hedefini yeniden doğurur. Dolayısıyla tatmin muğlâklaşır.
Devamını okurken dinlen »
Bu ara en fazla peşine düştüğüm insan Kaygusuz Abdal. Birkaç farklı biyografisini okudum, kimi diyor Alevi, kimi diyor Bektaşi, kimi ikisi de değil diyor. Anlatılan hikayelerinde, resimlerinde buna niyet edenin inancı neyse, dili ne yana dönükse Kaygusuz da o yana döndürülüyor. Biyografisini içeren birkaç kitap buldum ama şimdilik yazanların pusulası ne onu araştırıyorum, henüz okumaya başlamadım. Merak ettiğim bir de camiada pek iyi referansları bulunmayan araştırmacı-yazar İsmet Zeki Eyüboğlu’nun Türk Şiirinde Tanrıya Kafa Tutanlar isimli çalışması var. Yine de şuncağız okumayla 14. yüzyılda yaşamış ve fakat bugünlere taşınmış; hem nüktedan hem ruhundaki keşmekeşi yazıya döküp adeta aynalar yazan bu insana, hele ki şu zamanda bile telaffuz edilse tartışma çıkaracak mısralarından dolayı ayrı bir hayranlık besledim. Cehaletimi mazur göremesem ve bu cehaletten sorumlu tutacak birini bulamamaktan dolayı biraz boşluğa düşsem de kendisi hakkındaki merakımı cezbeden benim şu yaşımda tesadüfen rastladığım ama birçok insanın çok iyi bildiği şu şathiyesi oldu:
| Yücelerden yüce gördüm Erbabsın sen koca Tanrı Alem okur kelâm ile Sen okursun hece Tanrı Asi kullar yaratmıșsin Kıldan köprü yaratmıșsın Kaygusuz Abdal yaradan Kaygusuz Abdal |
Şurada da gayet kısa bir biyografisi ve şiirleri var. Yukarıdaki şiirde geçen bazı mısralar ilk şiirde de yer alıyor, maalesef hangisi önce, hangisi asıl şimdilik bulamadım, bilemedim.
Lâkin okuyacağım araştıracağım da ne olacak? Hiç bir şey. E, kendisi de ‘umma benden bir şey’ diyor zati.
“Kaygusuz’un hüneri, Helva vü biryan yemek
Andan özge hüneri, Umma bu biçareden”
Şu anki aklımla bir şeyi öğrenmeyi seçebileceğim bir zamana geri dönsem sadece heykelle uğraşmak isterim. Uzun zamandır içimde var olan bu hissiyat için hiç bir adım atmayışım, bırak heykeli elime bir oyun hamuru alıp ona bile şekil vermeye çalışmayışım ise basiretsizliğin en çıplak göstergesi. Ne yapmak istediğimin bu kadar bilincindeyken bile o yöne doğru kımıldamayışımın önündeki engelse şüphesiz ki benim, varoluşsal nefretim.
Heykel sanatına dair tutku seviyesindeki ilgimin özünde Türk’lerin ve doğunun İslamla bağlantılı olarak heykeli puttan saymaları, heykeli bir sanat olarak hiç bir zaman yüceltmemeleri ve gelişmesine müsaade etmemeleri ile birlikte elbette ki Michelangelo’nun eserleri yatıyor. Aslında Michelangelo, ara sıra gırtlağıma yapışsa da haddini bilmekle sadeleştirebildiğim ataletimin de sebebi. Kim, hangi cüretle roma, Vincoli’de San Pietro Kilisesi’ndeki Papa II. Julius’un bazilikasının merkezinde bulunan Musa heykelini gördükten sonra bir eser üretmeye kalkışabilir ki zira? Kim ürettiği bir şeyin mükemmeliyetinden onun kadar emin olabilir ve bu derece sahip çıkabilir? (bkz: konuş musa konuş)
Çok şükür gidip de yerinde görmedim, bu hayranlıkla eminim gördükten hemen sonra stendhal sendromu hasebiyle roma hastanelerinde derbeder olurdum.
Devamını okurken dinlen »
Kris‘in hazırladığı bu mix’e kendimi kaptırıp duygudan duyguya savruldum gittim. Kendinizi akışa bıraktığınız anda tahmine gelmeyecek ses/müziklerin birden “n’oluyo ya” dedirtebildiği, kimi zaman sarstığı, kimi zaman neşelendirdiği haliyle aslen baştan sona bir hayat hikayesi gibi bu mix. Karamsar, kızgın ve tamahkâr belki de biraz. Artık sona ulaştığında gözlerimi yaşartan hissiyatından dolayı ruhundaki endişeyi hissettiğim kardeşime, kara kadere köpekleşmek yerine müzikle özgürleştiği ve hayatın müzikle de anlatılabileceğini – algılatılabileceğini bu derece unutmuşken tekrardan gösterdiği için minnettarım.
İsteyen şuradan indirip dinleyebilir:
http://bit.ly/951cT6
Vejeteryanlıkla çıktığı sanat yolculuğunda binbir şekilden geçen Harun Kolçak geçen gün Saba Tümer’in programına Jabba The Hutt olarak konuk olmuştu. Bir vejeteryanda bu şekil bir göbeğe ilk defa şahit olduğum için 1,5 dakika dinledim. Fotoğrafta görünen anda “canım başak burcu çok farklı bir burç. Başaklar canlı, duygusal…” gibisinden bir şeyler diyor, izleyicilerin burçlara dair sorularını cevaplıyordu. Harun Kolçak, Jabba, burçlar, koltuğa örtü gibi serilme falan derken araya da bir şarkı patlatınca tam donanımlı duygu yüklü falcılığın mihmandarı olmaya aday bir görüntü çizdi. Ayrıca fotoğraftan anlaşılacağı gibi bir zamanlar yeşil olan Harun şu an mavi.
Harf oyunlu espri üzerinden ekmek yemiş biri olarak harf oyunlu esprilerin miyadını doldurduğunu fark ettiğimde karşımdaki insanlar “ne işim var burada” dercesine ufka bakıyorlardı. Çocukken birilerinin çok güldüğü Adnan Ersan esprilerinin ben ve yaşıtdaşlarım için pek de komik olmadığını farketmem ve harf oyunlu espriler arasında bir bağ var. Zira bir zamanlar komik olan Adnan Ersan esprileri zamanla espri olmaktan çıkmış; karşılaşılmak bile istenmeyen içi boş laflara dönüşmüşlerdi. Birisi böyle bir espri yaparsa ufka baktığım da oluyordu. Harf oyunlu esprilerin iyi – kötü popülarite sağlaması ve bunların manşet formuna dönüşmesi arada sırada yakalanan manşetlerin İnternet’e taşınmasıyla başlar. Efsane Star Gazetesi harf oyunlu manşetleri sıkça kullanan ilk gazetedir. Fakat şu gün artık harf oyunlu manşet “espri” olarak algılanmıyor. İnsanda sadece “ne işim var burada” hissi yaratıyor. Habertürk ise çeşitli medyaların daha önce denediği, yaptığı bir sürü şeyi, cilalı sayfalarda tekrar yapıyor. Bu resimleri buraya koymak aslında denedikleri şeyde başarıya ulaştıklarının göstergesi gibi. Ama aslında kanımca -ölçek umursamadan- tutmuş formüller üzerinden karındeşmeye çalışma çiğliğinin en açık ifadesi.
Sadece benim için bile şu paragrafın belki yarın, belki yarından da yakın, miyadının dolma ihtimali var. Yarın bakıp, “böyle düşünmek, böyle ifade etmek eskide kalmış” diyebilim. Yani ne kadar kaçarsak kaçalım, ne kadar ufka bakarsak bakalım kendimizi tekrar aynı paradoksun artık bayağılaşmış bir hali içinde bulmamız an meselesi.
Son Yorumlar