tam da başladım, yazıyorum derken…
bir zamanlar insanlarla konuşmak, onları konuşturmak, onlara soru sormak; hatta ağzından laf almak, eğer sıkılgan biriyse onu bir güzel rahatlatıp sonra göbek atmasını, şarkı söylemesini sağlamak bir maharetti.
orhan boran, aziz üstel, cenk koray gibi isimler bu tür yeteneklere sahip sunuculara dair önemli örneklerdir. bunlara oldschool sunucular diyebiliriz. yeni nesilden de en aklı başında olanı sanırım okan bayülgen.
bu sunucuların sıradan insanlardan çok daha fazla soru sorabilme kabiliyetine sahip olmaları onların ayrı bir konuma yerleşmesinde en önemli etken olurken, diğer bir özellikleri de çevreyi, olayları takip etmeye kayda değer bir zaman ayırmaları ve konuklarıyla konuşabilecek kadar konukların ilgilendiği konularda bilgi sahibi olmalarıydı. buna dersine çalışmak diyoruz. ha, birçok konuda çağıracağın konuktan daha bilgili olduğuna inanıyorsundur ve ağzın da laf yapıyordur okan bayülgen gibi; o zaman fazla çalışmana gerek yok.
geçmişteki bu isimlerden bazılarının ilgilendiği veya başarılı olduğu bir konu vardı ve bilgi sahibi olmadığı mevzularla uğraşan konukları olmadığından programı gayet doyurucu bir şekilde sürdürürlerdi. mesela atilla içli, yörelerimiz türkülerimiz programında bir -her ne kadar o zamanlar türkiye’de bu kadar bol olmasa da- bir yogacıyı veya tantrik seks uzmanını konuk etmez, halit kıvanç her konuda konuşabilecek ve soru sorabilecek bir yeteneğe sahip olsa da, balık adamlarla program yapmaz, misalen bilmediği bir şarkıcının şarkısında mırıldanıyor gibi pozlar kesmezdi.
tabii mutlaka “aşırıya kaçmayan ve hoppidilik yapmayan sunuculuk” duruşunda, darbe sonrası türkiye’sinin ekranda saygısızlık yaparak ya da patavatsızlıkla nitelendirilerek bir anda mahkemelere düşme, görevden alınma korkularının da etkisi vardır.
örneğin şimdilerde televizyonlarda spor programlarında gayet kendi haliyle sırf ekrandalığı taşşağa sararak keyfini süren aziz üstel o zamanlarda, benim ait olduğum çevreye göre fazla entelektüel kaçan programlar yapıyordu. hatta türkiye’ye göre bile şimdinin çok çok ötesinde bir sunucu hali vardı… teatral ses kullanımı, ekrandaki özgüveni, ilginç referans ve soruları, konuğunu kendi bilgili olduğu konuya dair konuşmaya sürükleyişi ile acayip bir sunuculuk ya da sonradan isimleştirilişiyle “talk show”culuk sergiliyordu. ki o zamanlar buna yeltenmek biraz cesaret işi. kenan
evren’in aziz üstel ekranda ayak ayak üstüne atıp sigara içiyor diye, “cumhurbaşkanına saygısızlık yaptığı” gerekçesiyle kendisinin programını sonlandırışını anlattığı röportajını okuyarak o günlere dair bir fikir edinebilrisiniz: şurada: http://www.semaverdergisi.com/…bilen-yok–4421.html
özal döneminden sonra ekranda da bir rahatlık başladı. yine soru sorma ve insanları konuşturma konusunda iyi olan sunucular artık biraz daha cıvıklaşabiliyorlardı. gerçi bu dönemlerin formatı, turgut özal’ın “semra koy bir kaset de neşemizi bulalım”ından hareketle, “iki şaka bir şarkı, bir yarışma, bir şaklabanlık iki şarkı” dizilimindeydi. ama orhan boran ya da aziz üstel bu ayara biraz fazla geleceğinden genç isimler veya daha “esnek” sunucular türedi. mesela ercü bunlara dair en güzide örneklerden biridir. evlerimizin yaramaz çocuğu ercü, hem isminin böyle bir acayipliği, hem zıpırlığı ile bize zaten eğlencenin kendisini çağrıştıran bir adamdı.
sonra trt’deki sınırlandırılmış/kasılmışlığını özel televizyonlar açıldığında kabak çiçeği modeli üzerinden atan “şakacı” `güner ümit örneği var. eğlenceli diye cümle alemi ekran başına toplayan güner ümit’in özel televizyonlarla çok rahat davranma/konuşma özgürlüğünün, türk halkının hiç toleransı olmadığı bir dönemde (ki halen özellikle din konusu şakaya gelmez) birkaç kelimelik bir patavatsızlıkla, ekran yasağıyla bitirilmesini kim unutabilir? (bkz: bir anlık sarhoşlukla bindiği dalı kesmek)
tabii bunlar eğlence programları. özel televizyonlar arttıkça ekranda yer alan isim sayısı da artıyor, konular çeşitleniyordu. eğlencenin ötesinde siyasetle ilgili konuşanlar, spor programları, nadiren de olsa bilime yönelik programlar artıyordu. programlar arttıkça ekranda gördüğümüz kişi sayısı da doğru orantılı olarak çeşitleniyordu.
programların “herkese” hitap etme veya çok yönlü (hem eğlence, hem spor, hem siyaset) olma kaygıları, sunucuların her konuda uzman olma/konuşabilme yükünü artıyordu ki, bu noktalarda yardıma özel metin yazarlığı mesleği girdi. çoğu program sunucusu elinde bir sürü kağıtlarla çıkar, kağıttan soru sorar, programın gidişatını kağıtlara (ya da arkasında kanalın logosu bulunan kartlar) bakarak sürdürür, bazen kartları karıştırdığında ekranda ambele olmuş tipler görürdük.
zaman ilerledikçe, tipler arttıkça, genelden mikroya uzmanlık programları çıkar oldu. mesela havacılık/uçak programları ya da uzman sürücülük programı. misal sürücülük programında bir pop şarkıcısı adayının kurallara uygun araba sürmeye çalışırken kendi albümünden bahsetmeye kalkışması sonucu kırmızı ışıkta geçmesi sıradan ama acayip bir görüntüydü.
show tv’de efes pilsen’in avrupa’da efsaneleştiği yıllarda pazar öğlen basketbol programı vardı. sadece basketbol konuşulan bir program, müthiş bir deneme/açılımdı. bayağı da izleniyordu. ama basketbolcular, genellikle hayatları sadece basketboldan ibaret olan konuklar olduğundan araya üç beş basket maçı izlemiş şarkıcılar sıkıştırılırdı. iki sohbet bir şarkı, bir basket tartışması, bir uzman yorumu, iki şarkı… ve tabii ki program akış kartları eşliğinde…
program çeşitliliği saymakla bitmez, yemek programları, türkü programları falan vesaire. ekrana çıkmak isteyen o kadar fazla tip vardı ki, bunları bir şekilde bir yerlere sığdırmak veya oralarda kendilerini göstermelerini sağlamak gerekiyordu. sanki sirk gibi bir şey olmuştu ekran: “hadi bakalım, hem basket atmaya çalış hem de kitabını anlat… hadi ben yemek yaparken sen hem ye, hem albümünü anlat, hem de şurdan tuzu uzatır mısın, resim de çizebiliorsun değil mi? tavayı tutar mısın? tavayı tutarken hem albümünü anlatıp tuzu verip hem de sırtımı kaşır mısın?” bir süre sonra ünlü olmak için bir cambazdan çok daha fazlası olmak gerekiyordu. hem yemek yapabilmek, hem kitap yazabilmek, hem şarkı söyleyebilmek, hem ilginç giyinebilmek, hem enstrüman çalabilmek falan. overload! ünlülük yolu tıkalı. ve ardı sıra tipe yüklenip enteresan görünme/giyinme ile ilgi çekme arayışları. (bkz: seden gürel – neslihan yargıcı), (bkz: süpermen kılığındaki yıldo), (bkz: medyum memiş), (bkz: saadettin teksoy ve pardesüsü)
tabii bu sırada tipler artıyordu. siyaset veya tartışma programlarında da acayip olaylar görüyorduk. “kuran’ın şifresini çözen adam” mesela. halen arada bir ekranda görüyorum. ama varlığını ilk ispatladığı programlardan biri ceviz kabuğu‘ydu. kendini bilime adamış keçi sakallı bir tip; hulki cevizoğlu ve karşısında her hafta acayip bir mevzuda konuşmak üzere gelmiş bir başka tip(ler). hulki abiyi program metinleri kesecek gibi değildi. bu tür programlarda kocaman bir masa üzerinde devasa kitaplar görmeye alıştık. yani hele hele üç beş konuk aldıysan programa hepsine soru soracak bilgiye nasıl sahip olacaksın? ceviz kabuğunu doldurmayacak tartışmaların yaşandığı ceviz kabuğu programında ara sıra “bakın şu kitapta var” sözüyle kitap karıştırmaya başlayan bir sürü tip görüyorduk. kafası çalışanlar nereye ayraç koyduğunu bir yere yazar, konu oraya geldiğinde o kitaptan o sayfayı açar konuşurdu. ama tabii ki, 5 dakika sayfaları çevirip, kitapta mevzuyu bulamayan ve konuyu anında çark ettiren tipler de az değildi.
sadede gelmek daha iyi… geçmişe bakarsak, tüm bu garipliklere rağmen yine de durum şimdiki kadar vahim değildi. en azından sunucular, programa gelen kişinin ne olduğu, ne yaptığı, ne yüzünden programa geldiğine dair bir bilgiye sahip olurlardı ve birşeylere bağlı kalmadan da konuklarla konuşabiliyorlardı.
artık televizyondaki konuklu programlarda, sunucuların bir bilgi birikimi yok. tabii onların da işi zor. o kadar çok tip var, o kadar çok çeşit var, takip edilmesi gereken şey var ki, hangisini bileceksin? rss aboneliği mefhumunu da bilmiyorlardır muhtemelen, muhtemelen dil de bilmiyorlardır. böyle olduğunda yapılacak tek şey kalıyor, soruları izleyiciye sordurmak ve izleyiciden gelen soruları seslendirmek ve bu sıradada da bir rol canlandırmak. yani artık sunucuların artık sadece bir kesime ait olma ya da bir şekle ait olma durumları var.
şimdi mesela ruhat mengi var. eski gazeteci olduğundan bilgisayara gereksinim duymuyor şimdilik. ama önünde -tanıdığım için biliyorum- çalışan ekip tarafından tüm konuklar hakkında hazırlanmış bilgilerin ve program boyunca nelerin sorulacağının yer aldığı kağıtlar var. konuklarını, yüzlerine bile bakmadan kağıttan okuyarak tanıtıyor, programı kağıtlara bakarak sunuyor ve ateşli tartışmalarda geriye çekilip seyrediyor. arada sırada kendisinin ne kadar “stil” olduğunu gösteren moda çekimleri görüyoruz. ruhat mengi ve fotoğraf makinesi, ruhat mengi ve hayvanlar, ruhat mengi ve paris. tartışma programında bu ne alaka, yine kafamız almıyor. sanırım tam bir araştırmacı gazeteci duruşu onunkisi.
ama daha mühimi ve ilginci. laptoplu sunucular.
bu laptoplu ekolden program götürmeyi deneyen harun tekin, pelin batu, cem mumcu üçlüsünün programı vardı. genellikle medyanın ve insanların en çok dalga geçtiği isimleri programa çağırarak, onlara birkaç laf sokmak, onları sıkıştırmak maksadıyla kendilerinden söz ettirmeyi uman bu üçlü, aktivist(!) sanatçı harun tekin laptop’ından soru çıkarabildiği oranda konuşabiliyordu. ki çağırdıkları konuklar kendilerine biraz fazla geldiği için, konuşulanı dinleyen üç yaramaz çocuk gibi ekranda kalakalıyorlardı. tabii bir de arada sırada cem mumcu’nun gevezeliğine teslim ediliyordu program. ekranda en kendilerini “halletmiş” gibi duran üç kişinin bir arada “ben konuşayım, ben sorayım, benden söz edilsin” çatışmaları da ayrıca görülmeye değerdi.
diğer tarafta yeni ekol temsilcisi yiğit bulut. yiğit bulut konuk ve konu seçimiyle, hulki cevizoğlu’nun yeni versiyonu olmaya oynuyor. ama elbette ki daha ülkeci, dine laf söyletmeyecek kadar hassas, “halkımız”ı her şeyin üzerinde tutacak kadar uyanık. lakin herhangi bir konuda konuşamayacak kadar boş.
yiğit bulut’un programında sunucunun önünde artık kitaplar yok, kağıtlar da. sadece açık bir laptop ve onda da bir mail/chat programı. konuklar geliyor, konuşuyorlar, yiğit bulut, programı izleyenlerin gönderdiği mail’leri, sanki kendi sorularıymış, kendi bilgisiymiş gibi konuklara soruyor, eğer bilgisayara çok kaptırıp anlatılanı anlayamazsa, ya da zaten boş kafa olduğu için, hiç çalışmadığı için, okumadığı için, gelen konuk bilimsel/bilgi gerektiren bir şeyden bahsediyorsa “lütfen daha basit anlatalım halkımız anlamıyor” gibi laflar ediyor. bu, “ya… bu konular biraz ağır geldi, millet soru gönderemiyor” demek. yiğit bulut’un yaptığı, bilgisi olmadığı bir konuda (ki genelde hiçbir konuda bilgisi yok) bilgisizliğini halkın bilgisizliğine havale etmek ve kendini halktanlaştırmak: “efendim halkımız anlamıyor lütfen daha basit.” ve arada sırada karşı çıkmak: “türkiye’de böyle şeyler söyleyemezsiniz”, ama bilgi gerektiren karşı çıkışları, soru dönüşü bilgi gerektireceği için kendisi üzerinden sormuyor: “mesajlar geliyor, arif bey diyor ki, ‘proteinler katalitik yetenek açısından ribozimlerle rekabet ederek geçmişlerdir ve dolayısıyla dominant biopolimer olmuşlardır. evrim bunu gerçekten açıklayabiliyor mu?’ yani evet, proteinlere ne diyeceksiniz?”
programı izleyince bu kadar kof bir insan, nasıl halkı bilgilendirecek program yapmaya kalkışabilir anlamak mümkünsüz geliyor. veya bu adam, nasıl türkiye’nin en büyük kanallarından birinde neredeyse hergün bir tartışma programı yapabiliyor? cevap belli: laptop.
işin eğlence tarafında da durum farklı değil. saba tümer yine laptop’lu sunucularımızdan. oynadığı rol, paris hilton’un yandan yemişi. tikicanlığı bedeninin her zerresinde hissetmeye adadığı varoluşu, incikle, boncukla, “ay ay ay yerim seni, çok tatlı ya” gibi tepkilerle herşeyi şirin ve eğlenceli bulmak sosuyla süsleniyor. ve tabii ki şen kahkahalarla. saba tümer, laptop’ına ve mail programına yiğit bulut’tan çok daha bağlı.
hatta izleyiciye o kadar bağlı ki, programına kimin geleceği umrunda bile değil, haberi bile yok bazen. muhtemelen gündüz sürekli yatıp kıçını büyüttüğü için, geceyi kakara kikiriyle geçirmek onun için oldukça kolay. ama kakara kikiri her zaman durumu kurtaramıyor. “halk beni çok sevdi gazıyla” erken bir “kendi fiyatını artırma” girşimi görevine son verilmesiyle sonlandıktan sonra, “işsiz kalan ünlü, jüri üyesi olur” önermesini doğrulayan saba tümer, jüri üyesi olduğu programdaki garipliklere dayanamayıp programdan ayrılan tüm jüri üyelerine rağmen programda kalan tek jüri olmuştu. sonra program bitirilince yine ortada kaldı ve bir süre sonra cnn’de gece sohbeti programıyla tekrar ait olduğu yeri buldu. fakat ilk programı, saba tümer’in de fiyaskosuydu. bilgisayarı bir türlü çalışmayınca, kanal çalışanlarına kızan, köpüren, soracak hiç bir şey bulamayan, neredeyse sinir krizi geçiren, program bitsin diye dua eden saba tümer, herhalde başına gelen en acayip televizyon programı deneyimini yaşayan hayko cepkin’i bir müddet, paris hilton’un acayip görünen her şeye yaptığı gibi “saçlar ne böyle, ay çok şeker ya”larla idare etmeye çalıştı, sonra hayko cepkin sanki davut güloğluymuş gibi, “bir şarkı daha alabilir miyiz?”lerle programı idare etmeyi denedi. iki şarkıyla kredisi dolunca da ne yapacağını bilemedi. diğer konuğu geldiğinde, konuğunun ne iş yaptığını bile bilmemesi acayipliğinin ardından ikisine de gitmiş olmasına rağmen henüz psikolog, psikiyatr ayrımı nedir idrak edemediği ortaya çıkınca kalakaldı. peak noktası ise, çağırdığı konuğunun (cem mumcu) yeni yazdığı kitaba dairdi. konuğunun kitabı hakkında şöyle diyordu: “valla 10 sayfa okuyabildim hemen uyudum. bugün de sizin kitabınızı teyzem okuyup bana söyleyecekti, onun da işi çıkmış bitirememiş, kitabı tam bilmiyorum o yüzden”. yani ailecek saba tümer için çalışıldığı gerçeği var ortada. fakat saba tümer, konuğu hakkında çalışmıyor bile. konuğunun yazdığı kitabı teyzesine okutup soru çıkarttıran ve diğer soruları için de izleyicinin mail atmasını bekleyen acayip bir sunucu. geçenlerde coşkun sabah katıldı programa, evet, saba tümer’in bilgisayarı tamir edilmiş, mail alabiliyor. coşkun sabah anlatıyor, saba tümer mail’lerden, internet’ten soru arıyor, adamın eski şarkılarının adlarını arıyor ve arada şöyle diyor “ama çok güzel mesajlar geliyor, halk sizi özlemiş”. allahtan coşkun sabah udunu eline aldı, üstüste şarkı çaldı da program bitebildi.
internet’te proxy diye bir kavram vardır. alıntı: “proxy servisi, internet üzerindeki yerel bir ağ (ya da internet’ e bağlı bir bilgisayar ile, dış dünya arasındaki ilişkiyi sağlayan bir yardımcı geçiş (gateway) sistemidir.
iki amaç için kullanılabilirler:
bir proxy servisi (sunucusu), sizin adınıza sizden aldığı bilgi alma isteklerini yürütür ve sonucu yine size iletir. ancak, aynı anda, bu bilgilerin bir kopyası da (cache),bu proxy sunucusu üzerinde tutulur ve bir dahaki erişimde kullanıcının istediği bilgiler doğrudan ilgili siteden değil de, proxy servisinden gelir; dolayısıyla, iletişim daha hızlı olur. ”
neticede bu tür “sunuculara” proxy sunucusu diyebiliriz. izleyiciden gelen soruyu, konuğa sorup, cevabı tekrar soruyu sorana iletirler: “ahmet bey sanırım sorunuzun cevabını aldınız…”
burada bir de “transparan proxy”, “anonim proxy” ayrımı var. transparan proxy isteğin kimden geldiğini, bilginin kime gideceğini saklamaz. anonim ise saklar. televizyonda bazı laptop’lu sunucular vardır ki, yiğit bulut ve saba tümer bunların en gözde örnekleridir, sorunun kimden geldiğini söylemeden kendi soruları gibi sorarlar. belki biraz transparan proxy gibi davranmaya çalışsalar ve kendilerini öne çıkarmak için, soruları sahiplenmeye kalkışmadan, kim, ne zaman, kime, ne soruyor söyleseler bu kadar göze batmazlar. işin daha kötüsü proxy gibi davranmaya çalışırken proxy kadar zeki olmayışlarından dolayı sorun yaşamaları. yani bir izleyici soru soruyor, bunlar cevabı alıyorlar ama o arada yeni sorular aradıkları için cevabı dinlemiyor ve “cache”lemiyorlar. o yüzden benzer tipte bir konuk geldiğinde, haydi yine baştan soru ara, soru bekle…
televizyon çok acayip bir canlı. televizyon için didinen canlılar da öyle. bir zamanlar televizyon devlet tarafından yönetilen bir şeydi. sonra kişiler/gruplar tarafından yönetilen bir mecraya dönüştü. televizyona çıkanlar da genelde yöneticinin kurallarına uyuyorlardı. şimdi artık televizyon neredeyse tüm programlarda insanın nasıl garip, çoğu zaman zavallı bir canlı olduğunu gösteriyor. maçlarla adrenalin verirken, yemekteyiz gibi programlarda ülkemizde yaşayan insan türünün ne kadar ucubik olduğuna şahit olup, kâh gülüyor, kâh acıyoruz. tartışma/haber/show programlarında kendini anlatmaktan başka çaresi olmayan ama ekranda kendisini dinleyecek kişinin hiç umursamadığı insanların çırpınışlarına şahit oluyor, bilgisizliğin, içi boşluğun, cehaletin izleyicisi oluyoruz. haberlerin ilk anlarında veya felaket programlarında insanların pornografik acılarını izleyip buna kayıtsız kalmayı öğreniyor, herşeyin sıradanlaştığını görüyoruz.
bu noktada bilgisayarı bozulan sunucunun çöküşü kaydadeğer bir detay. çünkü artık kendimizi varsaymak için farklılaşmaktan ya da birilerine benzemekten başka bir yol olmadığını idrak ederken, bu sunucular üzerinden, aynı zamanda karşısındaki insana soracak bir şey bulamayan, açarsak, karşısındaki insanla iletişim kuramayan yeni bir insan türüne şahit oluyoruz. artık aynı dili konuşmuyor, aynı şeyleri takip edemiyor, aynı şekilde düşünemiyor, aynı şekilde iletişim kurmuyoruz. sunucu artık, konuğunu takip eden ya da onun ilgilendiğine benzer konularla/ifadelerle/dille/şekillerle hayatta varolan “izleyici”lerin sorularını konuğuna ileterek onların konuşmasını sağlıyor. burada kanımca gelen e-mail’ler arasından ekranda sorulabilecekleri filtreleyerek konuğa soran bir bilgisayar, saba tümer yiğit bulut, ruhat mengi veya daha birçok nicesi kadar program sunabilir. ama tatsız olur. neden? çünkü saba tümer’in anlamsız ve her dakika kahkahaları, cem yılmaz’ın şovunda kendi esprisine herkesten önce gülmesi gibi “boş izleyici”leri güldürüyor. yiğit bulut’un bir ilkokul çocuğuna dair saf ve öğrenilmiş çıkışları, programa bir tansiyon sağlıyor.
dileğim bu gibi boş insanlara ekranda prim verilmemesi; o gün bilgisayar çalışmayınca ekranda koskocaman sıçıveren saba tümer’in yönetmeninin program aralarındaki görüntüleri dışarı sızdırarak ya da bizzat ekranda göstererek onun “ne” olduğunu halka anlatması. ama bu yapılmıyor. burada bir süre sonra görev bize düşecek. biz hem sunucunun, hem konuğun ekrana laptop’la çıkacakları günü görmeden önce, mail’le, mesajlarla, gruplar oluşturup çeşitli şakalar yapmalıyız. öyle şakalar ki, hep birlikte mesela yiğit bulut’un içi boşluğunu ortaya çıkaracak mesajlar atarak, aynı soruyu yüz kere gönderip onu çaresiz bırakacak bir soruyu sormaya sevk ederek kendimiz bitirmeli, ekranda görmek istediğimiz şeyin kontrolünü ele almalıyız. alabiliriz. ve bu sayede daha aklı başında insanların televizyonda ‘halka’ konuşmasını sağlayabiliriz.
aksi takdirde, bir süre sonra bu kişilerin hiçbir işe yaramadığı anlaşılacak ve ekranda futuristik bakışla ihtiyaç kalmadığı görülecek. “akıllı tv” gibi mesela. insana hiç ihtiyaç duymayan ve insanların garipliklerini insanlara izlettiren hatta başından kalkılamayan bir kanal. eminim izlenme oranı ya da en azından ziyaretçinin kanalda kalma oranı diğer kanallara göre oldukça yüksektir.
geçen gün televizyonu dolaşırken beşiktaş tv’de acayip bir olay gördüm. bu, “hangi sayıdan 2 tane var bil kazan” türü programlardan biri. ama program değil aslında. çünkü sunucu yok. ekranda bir tablo. “hangi sayıdan iki tane var, 6522′ye mesaj gönder kazan” yazıyor, arkada da bir müzik. buraya mesaj gönderen insanlar var. karşısında bir insan yok, sunucu yok, mesajın nereye gittiği, kimin, ne zaman, nasıl kazanacağı belli değil. fakat buna katılan insanlar mutlaka var. çünkü bir şeyi bildiğini, bulduğunu, keşfettiğini, kandırılamadığını kazanacağı ödülle ispatlamak isteyen bir dolu insan var. altta da başka bir mevzuya kilitlenmiş insanların mesajları akıyor: “adım seyfi, aşk doluyum ara”, “ben sevgi, dulum, maaşı iyi olan arasın”, “ben cüneyit, çifler arasın!”. kısa ve net mesajlarla, açık bir amaç için iletişim kuran insanlar.
karmaşıklık yok, çünkü dil kullanımı mümkün olduğu kadar sade ve net.
iletişim iyidir, geliştirir. televizyon bir iletişim aygıtıdır. dünya ile, hayat ile iletişimini televizyon üzerinden kuran birkaç milyar insan var ve dünyanın en çok televizyon izleyen ülkesi olarak biz de burada ciddi bir kalabalık oluşturuyoruz. eğer bugün, bize neyin izletileceğini, bizim adımıza soruları kimin soracağını, hangi konunun konuşulacağını veya televizyonda ne gösterileceğini seçmezsek; televizyonda karşısındaki insanın ne dediğini bile anlamayan ama bir karakteri canlandıran içi boş insanları izleyip onlara özenirsek, televizyonda ne gösterileceğine dair sadece “türk aile yapısına aykırı” diye bir yaşam görüşü olanların karar vermesine izin verirsek, ilginç bir şey yapmaya çalışan, “ben onlar gibi değilim” diyen insanlara destek olmaz da hayko cepkin gibi, aslı gibi, bedük gibi, mikdat kadıoğlu hatta belki sema çelebi gibi insanların televizyonda bilgisiz, rol oynayan, içi boş, ilgisiz insanların karşısında anlamsızlaştırılışına ve yok edilişine seyirci kalırsak, televizyonun şener üşümezsoy’a yaptığı gibi bilim adamını maskaralaştırmasına, ahmet mete ışıkara’yı şarkı söyletmesine, süreyya karabulut’u delirtmesine izin verirsek; bu duygusuz, amaçsız, içi boş karakter oyuncuları ve bu beyin yıkayan aptal kutusu, bize bir süre sonra kimsenin kimsenin dilinden anlamadığını, lafını dinlemediğini, acısını hissetmediğini, davasını anlamadığını, kimsenin birbiriyle iletişim kuramadığını gösterecek. ve bir süre sonra, herkes ve herşey bize çok acayip gelecek.
sonunda televizyon karşısında beşiktaş tv’deki bilmecelerden biraz daha komplike olanlarını çözmeye çalışırken kafasını kaşıyan ve portresi yapılırsa maymuna evrilen bir insana dönüşmeniz an meselesi. ya da düşünsenize çocuğunuzun akıllı.tv izleyerek büyüdüğünü.
demem o ki; ahmet’ten aldığımı mehmet’e satan bu bilgi tüccarlarına, bu proxy’lere, bunun iletişim ve sohbet sanılmasına izin vermeyiniz. zira televizyona çıkabilmeyi kişinin hayatındaki en önemli olay haline getiren medya, bir gün sizi de saba tümer’in karşısına çıkmaya mecbur bırakabilir; hatta bunu hayatınızın en büyük olayı/anı olarak görmenizi sağlayabilir. fakat saba tümer’in karşısına “televizyona çıkacağım umuduyla bbg evine kapatılan kız”, “film çekiyoruz diye kandırılıp seviştirilen ve şantaj gören çift”, “en büyük asker yarışmasında ırak’a canlı bomba olarak gönderilirken katıldığı yarışmanın düzmece olduğu anlaşılan adam” olarak çıkabilirsiniz. ve burada sizi insanlar dinlesin diye birden bire karşısınızdaki psikolog “ben halepte yetmiş arşın atlıyorum deyince “allah allah” diye bağırarak kendini yerden yere fırlatan bir canlıya dönüşebilirsiniz. ve daha kötüsü bunu, turing testinden geçmiş bir bilgisayar karşısında yapabilirsiniz.
insan olmaya, insanca davranmaya, insanca konuşmaya ve insanca yaşamaya çalışan, sizinle insanca sohbet etmeyi deneyen kişilerin çağrılarını, boş kahkahalara, mesnetsiz/temelsiz karşı koyuşlarla rol kesenlere ve tabii ki sizi ekranda bir bilmeceyle başbaşa bırakanlara yeğlemeniz dileğiyle.
Son Yorumlar