tam da başladım, yazıyorum derken…
Tarihin gizemli sayfalarında, çamaşır selelerinden mutfağa, evden eve renkten renge bir kahraman dolaşırdı. Persil Adam derler bu yiğidi televizyonda ne zaman görsem ışıl ışıl ve hepten zıpır görünüşüne tilt olur, “aman üstüme başıma yemek dökmeyeyim, kıçımdaki sivilceleri kaşıyıp patlatmayayım da donum kan olmasın; maazallah güçlü bir lekeye sebebiyet vermeyeyim; bu herif de taytını giyip apartmanda dolaşmasın, üst kattaki alamancı sevgilimi ürkütmesin yakışıksız tavırlarıyla” diyerekten işkillenirdim. 17 yaşında mıydım, kızın umrunda mıydım, sf2 çıkmış mıydı hatırlamıyorum. muhtemelen çıkmamıştı zira o çıkmış olsa bunlara kafa yormaz, direkt M. Bison’u nasıl alt edeceğimi düşünüyor olurdum.
yıllarca persil adamın o yeşil elbisesinden, sorgusuz sualsiz bardak çanak, atlet sütyen demeden herşeye soktuğu ellerinden nefret ettim. “birader dışarıdan gelmişsin, elin temiz mi, temizlik simgesisin ama tuvaletten mi çıktın nerden bileceğiz? belki az sonra o aileyle sofraya oturacaksın, elini yıkamaz mısın sen hiç?” diye heyheylenip ”bi elime geçirirsem direkt o persilin içine sokacam bunun ellerini” diye az yemin etmedim.
zamanla persil adam unuttuldu. persil’i de raflarda göremez oldum. bir zamanlar evimizin her bir yerini, -nedendir bilinmez ama belki anne baba persil adamı pek sempatik bulduklarından alıyorlardı persil’i- başarısız bir kimya deneyi sonrasının ortamına çeviren o bayıltıcı kokusu da ortalıkta yoktu. persil adam’ı tamamen unutmuş ve rahatlamıştım; taa ki bu öğlene kadar.
artık isyanın dozunu ne kadar kaçırmışsam, yapısı gereği rövaşata yapmamı imkânsız kılan bedenime bile isyan ederek yaptığım (bakın, yeltendiğim demiyorum, yaptım) çok klas bir hareket (bakın, rövaşata demiyorum) sonrası ön çapraz bağı elime almıştım. ağrılar artınca bu öğlen doktordan randevu aldım. hunca asosyallik varken bünyede tabii hastane ortamındaki o yavan kumkuma beni daha randevuyu almadan evvel huylandırıyordu. böyle huylandım mıydı mutlaka başıma bir iş gelir. ben de bu yüzden fena huylanırım; aynen döngü devam eder… neyse aldım randevuyu.
sabahtan beri ağrıya kafam takılmasın da çifter çifter bağladığım sigara ellerimi kokutmuştur diye de gittim tuvalete, maksat ellerimi yıkayacağım koku kaybolacak. su buz gibi, bastım sıvı sabuna, yıkıyorum ama bir türlü elimin kayganlığı gitmiyor. “n’oluyor lan acaba?” derken bi daha sıktım sabunu, bir güzel ova ova, haşır haşır yıkadım elleri kayganlıktan kurtuldum. istemesem de adetim olduğu üzere, randevuya geç kala kala bindim bir taksiye gidiyorum.
5-10 metre gittik taksinin içini bir koku sardı. “lan” diyorum, “bu koku, bu yeşil güç hissi“, hasktir “persil adam lan bu.” tam taksiciden “sonunda seni buldum persil adam” deyip imza isteyecektim ki, ellerimi kokladım gayri ihtiyari. evet, persil adam bendim.
taksinin içi leş gibi persil kokuyordu. adam dışarısı kış kıyamet olmasına rağmen burnunu penceren çıkarmış, dışarıyı soluyordu. ve ben, giderek artan bu baskın persil kokusunun içinde boğuluyordum. ilk başta kokunun kaynağını “bir yere dokundum herhalde, benden önceki yolcu bi yere dökmüş olabilir” gibi saftorik olasılıklara yorsam da, indiğim anda bizim leyla ablanın sıvı sabun bitince yerine bu tarihi kokuyu yeniden doğuran çamaşır sulu bir şey doldurmuş olduğunu zor bela idrak ettim.
randevuya geç kalmıştım. mis gibi, çepeçevre persil kokuyordum ve hastaneye girmek zorundaydım. asansörde ellerimi neden hep cebimde tuttuğumu düşünürken, burnumun ucundan sinsice geçen persil kokusuyla yeniden ayıldım. “madem persil kokuyorum…“ aydınlanmasıyla muayenehaneyi de ığıl ığıl kokuturken, temizlik işçisi rolüyle doktordan üç günlük raporu koparmam zor olmadı. dizlerim harbiden tutmuyordu, ağrıya dayanamıyordum üstelik ellerimin kokusundan zehirlenmiştim, başım ağrıyordu.
raporu imzalatırken bekleme salonunu da bir güzel persil esintisiyle donattıktan sonra zor bela bir taksi buldum. eve kaçmak istiyordum ama şoför bir türlü yola bakmıyordu. ellerim, bir taksiciyi daha ürkütmüştü. bilmiyorum, belki benden sonra taksiye binen bir teyze, “oğlum bu ne temiz taksi” diye muhabbet açacaktı, ama ben dayanamıyordum.
bir persil adam olarak, eve daha 500 metre varken hışımla kendimi taksiden indirttim. dia’dan okyanus kokulu bir oda spreyi alıp süratle eve geldim. okyanus’ta boğdum persil adam’ı bir güzel. sonra kekikli sabun vasıtasıyla ellerimi dağ kokusuyla buluşturup okyanusu anca rahatladım. gittim anten’in yanına. ben onu severken gözlerini kapatıp çayırda çimende kelebek kovaladığı hayaliyle uyudu.
Son Yorumlar