Savrulmanın Hilafeti | YAZAR TIKANMASI
Bu gönderiyi yazdır

Savrulmanın Hilafeti

22 Haz
2010

Bugün, ne ben, ne sen, ne de onlar varlığı kesinleşmiş bir hedeften bahsedebiliriz. Bilinci olduğu okullarda öğretilmiş; arada sırada yaptığı şimdiden un ufak olmuş saptamalardan, üç beş akıllıca hareketten dolayı bilinci olduğuna inanmış ama bilincine henüz vakıf olmamış, sürüden ayrıldığına kendini inandırarak varoluşunu sindirilebilir bir kıvama dönüştürebilmiş biz zavallı serseri elektronlar, bir yol, bir yön, bir hedef ararken geride bıraktığımız tüm o enerjiden, tüm düşüncelerden, yaşadığımız bütün anlardan anbean soyutlanarak ve uzaklaşarak kör bir talihe küskünlüğe, yokluğa, kaybolmaya, hiç ummadığımız şeyler olmaya; sandığımız her şeyin sandığımız gibi olmama ihtimalini bilmemize rağmen sanmayı inanmak olarak kabul edip yok içinde bizden başka kimsenin görmediği duru bir gerçeklik yaratarak kendi yarattığımız ve ancak tarafımızdan algılanabilir gerçeklikte “kendim” denilen şeyi bulamayacak kadar körleşmeye ve aslında düpedüz bir bilinçsizliğe sürükleniyoruz. Yarattığımız her ben, hissedilebilir kabul ettiğimiz her his, duyumsadığımız, deneyimlediğimiz her şey bir yanılsamadan ibaret olma ihtimali taşırken bile asıl gerçeği bilemeyecek olmanın karşısında başardığımız, bildiğimiz, bulduğumuz, öğrendiğimiz her şeye rağmen ufacık kalacak olduğumuzu kabul etmesek bile derinlerde bir yerde idrak ettiğimizden, kendimizi sandığımızın mutlak doğru, yaşadığımızın gerçekten yaşanan, hissettiğimizin aslında olması gereken olduğuna inandırarak varlığımızı sürdürebiliyoruz.

Birilerinin olasılık ve tabii ki salık verdiği hedeflerimiz var ve bunların geneli sahip olmakla ilgili. Bir iş, para, ev, eş, çocuk, araba, se(k)s sistemi, daha fazla para, sonra rahatlık, huzur, sağlık -evcil hayvanlar, yazlık, bahçede domatesler, gemicikler, kitaplıkta kitaplar, filmler, alkollü içecekler; dostlar, mutluluk, olgunluk; önemli olmak, değer bulunmak, bir şeyler yaptığı görülen bir olmak veya yapılanları görebilecek kadar ayılabilmek ve hatta bilgi de sahip olabilmek düşümüzün içinde konumlanıyor. Bilgi ve hatta aşk da dâhil her biri materyale dönüştürülmüş, tanımlanmış ve ölçülmüş tüm bu ‘şey’ler deryasında sahip olduğumuz ve olacağımız her şeyin ölçeklenebilirlik denen matematik ifade marifetiyle hiçe dönüştürülmesi ise an meselesi. Hem buna gerek bile yok; bugün, biraz sonra alacağımız bir haberle, fark edeceğimiz bir şeyle, başımıza gelecek bir olayla; ve hatta iyi şeylerle de yürüdüğümüz yola tesadüfen de olsa girip bize dokunan, bizden başka herhangi bir etkenin etkisiyle sahip olduğumuz her şey bizim ona yüklediğimiz anlamı yitirebilir, paradigmamız kayabilir. Yine de kendimizi tanımlayabilmek için; bazen ötekilerden ayırabilmek, ötekilerden sıyırabilmek için sahip olmaktan vazgeçemiyoruz. Nasıl bir yazar, bir kitap yayımladıktan sonra kendisi için değil, sahip olduğu “yazarlığı” için yazmak zorunda kalıyorsa ve yazarlığının devamlılığına dair bir endişe de üretim sürecinin etkeni oluyorsa aklında; sahip olduğumuz her şey, basbayağı gün yüzüne çıkarmasak da, onların devamlılığını sürdürmek ekseninde bir bağımlılık. İşin kötüsü, sahip olmayı hedeflediğimiz her şeyin sahip olunduktan sonra yeni bir hedef doğurması. Hiçbir davranış yoktur ki bir hedef taşımasın ve hiçbir hedef yoktur ki, iyi ya da kötü doğurduğu yeni hedefle aslında bizi hedef haline getirmesin. Maalesef işte tam da burada, “varlığı kesinleşmiş bir hedeften bahsedememe” noktasına geliyoruz. Bu düşünceyle bakarsak biliyoruz ki ömrümüzün sonuna kadar tatmin yaratacak herhangi bir hedef olması mümkün değil. Çünkü ulaşılan her hedef kişiyi kendisinden uzaklaştırır ve kendisine ulaşma hedefini yeniden doğurur. Dolayısıyla tatmin muğlâklaşır.

Endüstriyel toplumun pilleri olan biz zavallı insanlar, modern koyunlar, her şeyin ve hatta isyankârlığımızın da ötesinde mutlaka bize söylenen bir şeyleri yapıyoruz. Tüketim çağı derlerse tüketiyor, bilgi çağı derlerse bilgiye methiye düzüyor, mevlana çağı derlerse, hatırlıyorum, akın akın konya’ya mevlana’yı anmaya gidiyor; hemen onun da felsefesini benimsiyoruz. Kanaat önderlerine tabi oluyor, bilgelere hayran oluşumuzla öğünüyor, liderler istiyoruz. Bizim böyle olmamız, bize çok ağır geldiğinden olsa gerek, mutlaka bir suçlu/suçlular arıyor, medya derlerse onu, din derlerse onu, ergenekon derlerse hemen onu; ismini tahammülsüzlük, hoşgörüsüzlük koyarlarsa onu; neyi işaret ederlerse suçlu görüyoruz. Yeter ki suçlu biz olmayalım, yeter ki tatmin yaratsın. çünkü hayatımızı böyle yok etmekle, böyle kul etmekle yeterince suçluyoruz zaten kendimizi. ve zaten tüm bu yaptıklarımızın nihai hayat ekstresinde bizi tatmin etmeyeceğini de biliyoruz. Tam olarak bu yüzden, kendimize-vicdanımıza teslim olmanın acısıyla karşılaşmayalım diye, bizden teslimiyet isteyen her şeye kendimizi bırakabiliriz. Çünkü artık direksiyon ondadır, artık ne olursa onun yüzündendir. aşk, din, devlet, her türlü ideoloji, bayramlar, taraftarlık, hatta bir evlat olmayı kabul etmek bile aidiyet/teslimiyet kulluğunun bir türevidir. Bu kulluktan dolayı nasıl -varsa- tanrıya “senin yüzündendi” demeyi sığınılacak bir biçarelik olarak görüyorsak, ömür sonunda da “onların yüzündendi” diyebilecek mağdurlukta olmayı kendimize yakıştırıyoruz. Neredeyse her insanın düşlerinde var olan özgürlük ise işte bu aidiyet/teslimiyet konusu yüzünden imkânsız. Bunu şöyle de söyleyebilirim: herhangi bir kişi ya da şey, kişinin üzerinde bir güce/yaptırıma sahipse, niyet ne olursa olsun, ne kadar müsamaha barındırırsa barındırsın kişi özgür olamaz. Kendisine etki etmesini seçtiği şeylerin herhangi birinden dolayı özgür olmayan insana da ancak sınırlar dâhilindeki hayaller kalır. Oysaki hayal kelimesinin anlamını biliyorsak hayalin sınırsızlık olduğunu biliriz. Bu anlamda sıkıştığımız döngüde sınırlandırılmış hayallerimiz özgürlüğümüz olamaz.

Buna karşı çıkmayı denediğimizde üzerimizde etkisi olan “her şey”; her biri, teslimiyetimize karşı koyduğumuz andan itibaren bizden ellerini çekerler ve bunun uzantısı olarak onlarla aramız bozulur ki bu da bir depresyon yaratacaktır. en basitinden, umursamadığımız bayramlardan dolayı bir süre sonra bayramda kimsenin bizi aramamasına üzülürüz. Yani, kendimizi teslimiyetinden azat ettiğimiz “her şey” bizi terk eder.

Tek bir şey vardır… ona ne kadar karşı koyarsak koyalım, “teslim olmayacağım” diye diretsek bile bizi alır o: doğa. köklerimize hayat veren ve milyonlarca canlı türünü yaşatan ve çürüten ve yeniden doğuran doğa ya da parselden azade kaldıysa bir yerlerde aşık veysel’in yari toprak, her ne olursa olsun, kabul etmesek bile varlığı kesinleşmiş (ve tabii ki en doğurgan olan) tek hedefimizdir. Bundan ötesinin olduğuna, toprakta sonlanmadığımıza, başka bir şeye dönüştüğümüze dair çeşitli teoriler/inançlar olsa da en azından bu gerçeklikteki bedensel varlığımız sonlanmış olduğundan ve ilk evvela insan olmak üzere etkileşimde olduğumuz her şeyden soyutlanacağımızdan dolayı bunlar bir anlam taşımıyor. Yani her şeyden soyutlanmaya kalkışarak özgürlüğü aramaya kalktığımızda her türlü kulluktan vazgeçsek ve bağlardan kurtulursak, bizi tanımlayan her şeyden kopacağımız için onların eksikliğini hissedecek ve ancak ve ancak bizi tekrar doğurabilecek olana sığınacağız. Doğaya. O zaman, ilk başlarda heyecanını duyacağımız, en derinde hissedeceğimiz keşfetme/doğada yeniden doğduğunu hissetme duygulanımları yerlerini barınma, yeme-içme ve bir amaç taşıma ihtiyaçlarının sınırlılığına bırakınca gerçek özgürlüğün sadece insan olmaktan kurtulunca olabileceğine dair bir umut taşıyabiliriz. Eğer kendimizi öldürmüyorsak kuluz, köleyiz, bağımlıyız. Öldürmüyorsak korkuyoruz, koyun olmaya itiraz etmiyoruz. Lâkin yine de özgürce bir karar veriyoruz: insan olmakta kalmak.

Tüm bunlara rağmen her ne yaparsak yapalım dişlilerinden biri olduğumuz iktidar var diğer tarafta. anlamsızca yeni rütbe misali bize sıfatlar türetecek, modern insan, yeni insan diyecek, bizim için yeni standartlar belirleyecek, yeni sınıflar yaratacak, yaşadığımız çağa yeni isimler verecek, neyi anacağımızı, neyin değerini bilmemiz gerektiğini, bizim çapımızdaki insanların neleri isteyebileceğini ve yapabileceğini, hangi ahlâki kurallara uyacağımızı, eğer kurallara uygun oynarsak bizi ne gibi ihtimaller beklediğini ve asla olamayacağımız, olsak bile sıradanlaşacağımız “kendimizi gerçekleştirebilme” ihtimallerini bize pompalayıp duracak olan iktidar. arada sırada, haberler arasına sokuşturulan acayip başarı ya da hayat hikâyeleriyle umutlar doğuracağımızı bilen o erk. eğer fark edebilirsek; çok büyük çalışmanın, yerine göre umutların neticesinde olsa bile edindiği ‘başarı’nın, kendini gerçekleştirme düşünün kölesi olmuş, kendine biçtiği rol bir süre sonra cehennemine dönmüş tüm medya karikatürlerini, zoraki kahkahaları, yapmacık caka satışları, düpedüz sahte özgüvenleri ve cevval kalabalık ortasında samsa yalnızlıklarıyla izlerken eğer fark edebilirsek kaybolmuşluklarına üzülebiliriz ama hiç bir şeyin farkında olmadığımız gibi bunu da göremiyorsak, gözümüz yalnızlıklarına değil de ayakkabılarına, çaresiz kahkahalarına değil de evlerinin dekoruna, kendi cehennemlerine delirmelerine değil de ellerindeki telefona, gezdikleri sokaklara takılıyorsa yapacak bir şey yok. demek ki biz, hayal dünyasında, hayallerimizden çok uzakta, ağız kokusu karşılığı köle gibi çalışırken, eve pizza götürebilelim; sevgilimizle sinemaya gidebilelim, yaz gelsin de tatilde biraz dinlenebilelim, belki bir oyuncak, belki bir ev alabilelim diye parası olan ve para ya da kazanma hırsı vicdanını çoktan boğmuş olan birilerinin hükümranlıklarına seyirci kalıyor, kimi zaman övgü bile düzüyoruz: “bizim şirket iyi para veriyor”, “valla yemekhanesi süper”, “benzinimi koyuyor, toplantıya gidiyorum kafam rahat”, “büyük hedefleri var…”

içinde yaşadığımız bu “çağdaş” ya da an itibariyle post-mortem toplumda varoluşumuz artık bir mağara adamınkinden pek de renkli değil. sadece bir fark var: daha fazla itaat ediyoruz. şu an fiziksel olarak gerek duyduğumuz şeyleri (barınma, yeme, vs.) karşılamak için asgari bir çaba göstermemiz yeterli: bir eğitimden geç, bir beceri edin, herhangi bir işe gir, işe zamanında git, verilen işi yap, kafanı çalıştır ve daima itaat et. kişi bu süreci yerine getirebiliyorsa toplum onu yadsımadan içinde barındırıyor. insanın evrimi başa dönüyor: güce itaat et ve mamanı al. çapına göre, aldığın para karşılığında, senin sınıfındaki insanların her birinin gayri ihtiyarı azdan seçtiği hedeflerden birini hayal eder ve sürüklenir gidersin. aslında “sürü olmak” tabir edilen şey bu ve bu yüzden pek de yeni değil; yeni olan artık itaat ettiğinin farkında olan koyunlar olmamıza ve birçoğumuzun çoban köpeği olma hayaliyle yaşamasına rağmen isyanın unutulmuş olması. Üstelik sınıflar arasında uçurumun hiç kapanmadığını, köleliğin aslında hiç kalkmadığını, devrim diye nitelendirilen başkaldırıların aslında menfaat düşkünlerinin ekmeğine yağ sürdüğünü, iktidarın devrimden hep birkaç adım önde olduğunu, değişimin, gelişimin kontrol edildiğini, “insanlık için” gösterilen çabaların çobanların statüsünü koruduğunu kabul etmiş gibiyiz. dilediğimiz özgürlük, özgürlük uğruna gösterdiğimiz çaba havuç için. İnsan olmakta böyle kalınamaz zira isyandır bizi insanlaştıran, yaşayıp gitmek değil.

bir gün; hiçbir zaman son bulmayacak hedefler döngüsünde yaşayıp bir hedefe heyecan duyamayacak yaşı görebilenler, zamanı geldiğinde mutlu olsa bile buruk, sahip olsa bile pişman, iktidar görünse bile pseudo kâmil olduklarının elbette farkında olacaklar. ve bu da, hiçbir kalabalıkla, hiçbir tatminle, hiçbir oyuncakla, hiçbir inançla, sarılınan hiçbir şeyle akıldan silinemeyecek oldukça acılı bir yalnızlık. Kimilerinin can simidi niyetine sarıldığı din ise bu yalnızlığın uyuşturucusu şüphesiz.

“kimsesizlik üşümesi” dediğim bir gözlemim var. birkaç yıldır düşünüyorum bu üşümenin etkilerini, nasıl olabildiğini, o üşümenin nasıl ayırt edebileceğini. artık anlıyorum ki bu üşümenin sebebi aslında kendinden başka sarılacak kimsenin kalmaması. seni tanımlayan şeylerden, seni sen yapan şeylerden sıyrılmaya ve birçoğunu bizzat yaratmadığını fark ettiğin hayallerinden arınmaya başladıktan bir süre sonra, hayatı, dünyayı, olayları ve şeyleri ne derece kendinin etrafında kabullendiğini fark ediyorsun. insanlara farklı bir gözle bakmayı deniyorsun sonra, o olmayı, onun gibi düşünebilmeyi, onun gibi hissedebilmeyi öğrenmek de bu sürece dair. eğer amacın bu dünyada kendi varlığını kabul ettirmek, onaylatmak ve kim bilir etrafındaki insanların başarı olarak tanımladığı şeyleri gerçekleştirerek hayatının altına imza atmaksa, hissetmenin çok da uğraşmaya değmez bir durum olduğunu fark edebilirsin. çünkü hissetmeye başladığın andan itibaren içindeki iyi ve kötü ile karşılaşırsın. çabaladıkta bocaladığın, dengelemeye çalıştıkça dengeni kaybettiğin bir dönemdir bu. zira içindeki iyi ve kötü zaten dengelidir, sen onu daha dengeli bir hale getiremezsin. sadece kabul edebilirsin. kabul etmen gereken sorun iyi ve kötüyü, hümanist ve vandalı, alçak gönüllüğü ve kibri, ying-yang’i birbirine bağlı bir biçimde senin içine yerleştirende. kendini bu şekilde kabul ettiğin andan itibaren tüm insanların içindeki iyi ve kötüyü idrak etmen an meselesi. bazılarının içindeki dengenin bizzat kendileri tarafından, bazılarının içindeki dengeninse dış etkenler tarafından bozulduğunu o zaman görebilirsin. bu onları suçlu yapar mı? Onu sen düşüneceksin…

mevcudiyetin diyalektik idraki anından itibaren hem kendinin hem de insanların içlerinde yaşamaya başlayabilirsin. onların içindeki iyi ve kötüyle tanışırsın. bu bilmek, bu hissetmek, böyle görmek tabii ki yanında bu dünyanın yaşanamaz bir hâl almasını da sağlar. Zira bilinçli ya da bilinçsiz acı çeken, çektirilen insanları; içindeki iyi ve kötü, ego ve süperego birbirlerini boğazlarken var olma çabasında derbeder olan insanları gördüğünde, yoruldum mna koym.

bilinçsizce oradan oraya savrulduğumuzu görüyorum. hayalgücümüzü, hayatımızı ve varoluşumuzu sınırlandıran tüm bu köleliğe, bu köleliğin kabullenmişliğin yalnızlığıyla kimsesizlik üşümesinden donarken bile, neler gördüm siz insanlar inanamazdınız” diyebilecek kadar burnumuz kalkık, “neler gördüm siz insanlar inanamazdınız” diyebilmeye hakkı olanları kimin belirlediği belli olmayan toplumsal kurallarla tornalanan kişisel önyargımıza sığınarak yargılamaya kalkacak kadar aymaz, her kişinin kendi narsisizmini göremeyecek kadar körleştiği, öteki adına düşünme, öteki adına hissetme, öteki için isteme gibi insani hissiyatları geçtim; ötekinin -herhangi bir anlamda- yanında olmayı kendi zamanından azaltılmış bir ekstra maliyet olarak görmeye varabilecek kadar içinden çıktığımız insanlık kavramı, artık gençliğimizle kıyasladığımızda ivmesinin artışını ve kişi başına düşen kısmının gün geçtikçe azaldığını net olarak fark ettiğimiz zamana yenik düşüyor. artık zamanı, bir şeylere yetsin diye çok daha küçük parçalara bölmek zorundayız. pek de fazla olmadığı için ancak yetinebildiğimiz kadar kendimize bölebildiğimiz kısmıyla birlikte, zaman parçaları arasında savrulup duruyoruz. artık hayatta kalabilmek için geçer akçe paranın da ötesinde zaman, hepimiz biliyoruz. anlamı ve çağrışımı bile satın alınmış ve birilerine hitap eden, dünyanın hükümdarı ve dâhi ilacı zaman içinde evden işe, işten eve, internet sitelerine, okullara, ailelere, halden hale, düşünceden düşünceye, rüyadan rüyaya yaptığımız yolculuklar zamanda yolculuğun ta kendisi. bilinç denen ve halen -şimdilik materyalleştirilememiş- ona sahip olmaktansa başka şeylere sahip olmayı yeğleyebildiğimizden dolayı pek fazla rastlayamadığımız o uçucu varlık ise, biz onu halden hale, bir yerden başka bir yere koştururken, maruz kaldığı savrulmanın neticesinde iyice ortalıktan kaybolmuş gibi.

bizler, hem bilimsel hem de pratik olarak zaman içinde savrulan köleler, onun bunun kulları, unuttuğu ya da unutmak/peşini bırakmak zorunda kaldığı öz hayallerinin bizzat cellatları; her ne kadar parayla, vaatlerle, subliminal mesajlarla, yeni inanç modelleriyle uyuşturulmuş aklımızın artık kimler ve ne için çalıştığını pek önemsemesek de bir gün bu savrulmanın yok edici yorgunluğunu fark edeceğiz.  bir gün kontrol atlındaki iletişim mekanizmasına, denetleme kameralarına, kişisel tarihimizin bir kimlik numarası altında izlenebilmesine, işlerliğine yaşadığımız herhangi bir olay sonrası rastlayamadığımız vatandaşlık haklarımızın sözdeliğine, sistemle bütünleşmiş; paranın ve iktidarın taparı olmuş “özgür medya”ya, ‘makinelerin yükselişi’ dolayısıyla dünya çapında artan işsizliğe, para sahiplerinin “iş” verirken artık daha fazla şey (daha fazla eğitim, yetenek, sağlık, zaman ve itaat) talep etmelerine karşı isyan edeceğiz. hayatta kalabilmek için yeterince yalakalık ve köpeklik yapamayacak hale geldiğimizde, bizi uyuşturacak bir hedef olmadığını gördüğümüzde, gözümüzün önündekine saldıracacağız. güvenlikli sitesindeki evine fare misali sığınmış, televizyondan sokaktaki kaosu izleyen bizler şimdi sokaktakileri boğan ve kudurtan, bağırtan, eylem yaptıran bu hedefsizlik ve hayalsizlik ve çaresizlik virüsünün bir gün bizi de yakalayacağını o gün anlayacağız.

bir gün, artık kendimizi dindiremez hale geldiğimizde ya birileri gibi, savrulmanın o büyüleyici lunapark etkisine -yine ihtiyaçtan- teslim edeceğiz kendimizi, ya içten yananlar gibi eriyip gideceğiz, ya ‘dursun artık’ diye oracıkta bitireceğiz ömrümüzü; belki bu yeni imparatorun kölesi olup fır döneceğiz, belki de isyanımız tunç olacak, bir olacak, coşacak -kim bilir belki birileri daha önce davranacak- bu düzeni yıkacağız. son sürat etrafımızı saran bilinçsizlik, artık gözlerimizi kapattığımızda bomboş bir karanlıktan başka bir şey göremememizin aynısı, hayalsizlik; ve daha başka bir olasılık olmadığını iyice idrak ettiğimizden ötürü içinden bir türlü çıkamadığımız hedefsizlik, hızıyla hiçbir insanın yarışamayacağı zamanın balyoz etkisinde dövüldükten sonra halsizliğimiz çaresizliğimiz olduğunda bu bilinçsiz savrulma sonumuz olacak.

o zaman, şimdiki dünyadan geriye kalan birkaç destandan birinde, bizden sonrakiler eğer okuyup anlayabilirlerse şunlar yazacak:

“Şunu bilin ki Prensim, Kabaran okyanusların Atlantis’i
ve onun görkemli kentlerini yutmasından hemen sonra,
Dünya’da o güne kadar görülmemiş bir çağ başlamıştı…”

7 kişi dımdıklamış

Paylaşabil diye:
  • Digg
  • del.icio.us
  • Facebook
  • Google Bookmarks
  • email
  • MySpace
  • StumbleUpon
  • Tumblr
  • FriendFeed
  • Live
  • PDF
  • Print
  • Twitter
  • Yahoo! Bookmarks
  • Add to favorites
  • Posterous

This website uses IntenseDebate comments, but they are not currently loaded because either your browser doesn't support JavaScript, or they didn't load fast enough.

3 yorink! Konu: Savrulmanın Hilafeti

Avatar

none

Temmuz 4th, 2010 at 14:48

efendim,
blogunuzu gogle reader üzerinden takip etmeye yeltendik. lakin ki muvaffak olamadik. mart ayindan berisini göstermemekte.
acaba ne hatasi olabilir diye düsünüyorum.
siz de düsünün.
bye

Avatar

cyrettin

Temmuz 12th, 2010 at 12:07

düşünüyorum, bulamıyorum, anlamıyorum bu işleri, maalesef bu şekilde kalacak. üzgünüm. selamlar.

Avatar

J Alston

Eylül 3rd, 2010 at 20:05

hiya

Just saying hello while I look through the posts I’m trying to find out how to make an e-mail list with out having to spend a wad of cash on some training course

hopefully this is just what im looking for, looks like i have a lot to read Im trying to find a way to build an e-mail list.

Yorumunuzu yapın: