tam da başladım, yazıyorum derken…
Bugün öğleden sonra ajanslarımıza bir haber düştü ki sormayın canlar. Türkiye ve İsrail Arasında Gerginlik diyorlardı. Son zamanlarda Türkiye’de olan olaylara gözümü kapatmaya karar vermiş ve keyifli keyifli Vimeo’dan Rob Hubbard’ın müziklerini dinliyordum. Tabii gözümü kapatmama rağmen, bilgisayarımdaki Hürriyet Haber Alarmı‘nı kapatmadığımdan aşağıdan haber fırdönerek yukarı çıktı.
“Ne gerginliği lan, ortalık zaten karışık” demeye kalmadan tıklayıp habere ulaştım. Ulaşırken de bi yandan düşünüyorum, “Davos’taki mevzu uzuyor, orda bitmemiş herşey, belliydi bu tatbikatta bir halt olacağı” diye.
Habere baktım; özetle, Konya’da “Anadolu Kartalı Tatbikatı” diye uçaklı bir tatbikat yapılacak. Türkiye var, İsrail var, ABD var, NATO mevzusu mu ne, orayı salladım okurken nasıl olsa tatbikat diye, Tayyip abim birden devreye giriyor. Direkt orduya komuta ederek “İsrail’e tatbikat yaptırılmayacak” diyor, İsrail’e tatbikat izni verilmiyor. İsrail de buna çok bozulup karşı etkinliklerde, lagalulagalarda, telefon görüşmelerinde bulunuyor ve bir anda mevzu dünya gündemine taşınıyor. Aradan 1 saat falan geçti bi baktım, Amerikan, İsrail, İngiliz gazeteleri yorumu köklemişler. Lan madem bu kadar çabuk dünyadan haberiniz oluyor, bi sürü dengesizlik yaşanıyor bu topraklarda niye yazmıyorsunuz? Hayatının baharında bir kadın toplumdaki acıya dayanamayıp intihar etti, yazınsana.
Neyse, ilerleyen saatlerde tatbikat sonlandırıldı. Sağlı sollu birkaç açıklama geldi dünyanın çeşitli bölgelerinden. İsrail olaya dair “Türkiye aklıselim içinde hareket etmelidir” gibi yorumlar yaparken; “coşmanın zamanı değil, bak bi de ortaklığımız var“, falan diye konuşurken, Amerika’dan da “Türkiye yapmaz öyle şey usludur o, kınıyoruz Türkiye’yi bu yaptığı yanlıştır” gibisinden yorumları okudum.
Aralık 2008′de İsrail’in Gazze’de insanların başına F-16′larla bomba yağdırdığını, çoluk çocuğu acımadan öldürdüğünü unutmadık. Hamas’ı bahane ederek Gazze’yi yakıp yıkan İsrail halen Gazze’ye destek ulaşmasına izin vermiyor. Tabii ki Türkiye de melek değil. Güneydoğu’da kendi memleketinin insanını bombalayan bir ülke. Daha yeni 14 yaşında bir çocuk havan topu ile öldürüldü. İsrail de bunların farkında. Türkiye ne kadar İsrail’e Gazze’nin hesabını sormaya çalışırsa, İsrail de bir o kadar, var gücüyle, dünyaya Türkiye’de olanları, yapılanları gösterecek.
Herneyse; Haberlere şimdi baktığımda da görüyorum ki, Türkiye hiçbir açıklama yapmadan aynı olayın akşamı Suriye ile ortak tatbikat anlaşması yapmış.
Suriye’den ve Türkiye’den 10′ar bakan gitmiş, bayağı bi toplanılmış yani, 20 bakan ya işini gücünü bırakmış koşturmuş ya da bunun güvenliği ıvızırı zıvırı var dersen bu önceden planlanmış. Vecdi Gönül orda, Beşir Atalay orda kolay değil. Aynı zamanda yapılan Savunma Bakanları Toplantısı’nda da subay değişiminden, askeri mühimmat yenilenmesine kadar (ki milyar dolarlar demek) çeşitli anlaşmalara koşulmuş. Daha önceden İsrail ile benzer anlaşması bulunan ve onu iptal eden Türkiye’nin yaptığı bu yeni anlaşmanın önhazırlığı da olması gerek diye düşünürsek demek ki, bayağı bayağı önceden planlı bir görüşme bu.
Medya’ya bakarsak Habertürk Ankara Belediyesi’nin aldığı ödülü ve yarınki maçı manşete taşımış. Cumhuriyet olayı görmüş-manşeti patlatmış, Radikal’de bişey yok, Vatan’da maç bilmemne, Zaman’da hac mevzusu, Taraf uyuyor.
Kanaatimce bu, şu derece ciddiye alınmayacak bir olay değil. Basbayağı diplomatik kriz. Hadi bugünü geçtim, yarın bir sürü köşe yazarının bu olaydan bahsetmesi lâzım. Bakalım ne göreceğiz. Ama tabii Türkiye’de bir anda o kadar ciddi olay, dert edeceğimiz mevzu var ki, buna sıra gelir mi belli değil. Hele ki yarın Ermenistan maçı var, bütün gün onun siyasi gerginliği yaşanır, maçın sonunda da konuşmaya değer mevzular olursa bu olay arada erir gider.
Peki bu olan nedir?
Bugün olanlar gazetelere “Türkiye İsrail’e tavır koydu” diye yansısa da, Türkiye’nin ve ama en çok Tayyip abi’nin İsrail’e posta koymasıdır. Bu olay Şimon Perez’le Davos’ta yaşanan gerginliğin uzantısıdır. İsrail’in Filistin’e yaptıklarını kınama mahiyetindedir ama bir yandan Tayyip abi’nin kişisel meselesi ve egosal bir artisliği gibi görünmektedir. Fakat kabul etmeliyiz ki bu bütün ülkeyi hatta ortadoğuyu ve dünyayı ilgilendiren bir adımdır. Öyledir ki, bütün dünyada anında manşetlere taşınmıştır.
Peki bu olaydan ordunun haberi var mıdır? Tayyip abi orduya direkt emir verdiğine göre olmayabilir. Birden çıkıp basmıştır emri mesela. Ne diyeceksin, adam başbakan. Tatbikatlar da savaştan sayıldığına göre, savaşlarda en büyük komutan o. Ama bir yandan da akşama Suriye ile toplantıya giden savunma bakanları var. Duymuşlardır herhalde. Peki herkesin bu olaydan-olacaklardan ve olası sonuçlarından haberi varsa benim niye haberim yok lan?
Ben bu ülkenin vatandaşı değil miyim? Ülkeyi tutup ateşe atıyorsunuz, bir ağalık paşalık oynuyorsunuz; bir rol üstleniyor, ahkâm kesiyor, popülist başkaldırışlarla “ılımlı islam”ın popstarı olmaya kalkışıyor, anlaşmalar yapıyorsunuz, benim niye haberim yok. Bir sor bakalım ben istiyor muyum Suriye anlaşmasını, ödediğim vergiyle silahların yenilenmesini, bunu da Suriye’nin yapmasını. Kim istiyor? Kimin yerine?
Ülke global konjonktüre göre kararlar almalıdır. Ülkenin liderleri bunu yapmak için ordadır. Ama bunlar yiğitlikler yaparak, boy göstererek, paşa rolüne soyunarak, insanlara hatta kendi vatandaşına bile dünyanın önünde trip atarak, böylesine öne çıkarak, ordulara emir vererek yapılmaz. Bu diktatörlüktür. Bu, bir amaca hizmet etmektir. Kanaatimce varsa bildiğin bir şey olaydan sonra çıkar söylersin, Amerika bunu istiyor, İsrail şunun derdindeydi tavrımızı koyduk, şunun için yaptık falan dersin, kendi hatalarını söyler, onlarla yüzleşirsin, hem ülken, hem dünya arkanda durur. Ama böyle olmaz….
Biz kimiz?
Biz Osmanlı devletinin bir uzantısı değiliz. 86 yıl olmuş kurulalı, Türkiye diye bi memleketiz. Kendimize yetecek kadar toprağımız, vatandaşımız, sahilimiz, ihracatımız var. İstanbul da bizde, mevzu oysa eğer. Daha niye kaşınıyoruz, neyin peşindeyiz? Biz silah yenilemek yerine okul yaptırması gereken, küresel ısınmaya hazırlanması gereken, depreme hazırlanması gereken, Avrupa Birliği’ne girmek istediğini söyleyen, reformlar yapması gereken, insan hakları adına adımlar atması gereken, demokrasiyi arayan, anlamaya çalışan, anayasaya göre “sosyal” yani hem vatandaşlarıyla hem diğer ülkelerle iletişim kurması elzem olan genç bir devletiz. Bir üçüncü dünya ülkesiyiz. Henüz daha ergenlik çağında falanız. Etrafta bazı genç, bazı çocuk devletler var ama hem arap yarımadası’nda, hem asya’da, amerika’da, avrupa’da varolan, aşık atmaya kalkıştığımız birçok devletten daha küçüğüz. Bağımsız, etkili bir ekonomik modelimiz yok. Toprağımız küçük, toprak reformumuz yok, boyumuz küçük, bilgimiz küçük, ilimimiz küçük, evrenimiz küçük. Paramız da yok üstelik… Tarihimiz kocaman, ama daha tarihimize sahip çıkmayı bile bilmiyoruz. Hem zaten bizim de değil o tarih. Osmanlı İmparatorluğu’nun, 500 yıl önce Türkiye değildi o devlet, başka bir şeydi. Yönetim şekli başkaydı, rolü başkaydı, uygarlığı başkaydı, dünyadaki imgesi başkaydı, insanı başka. Bizim Türkiye’nin önüne bakmamız lâzım, Osmanlı’nın değil. Birilerinin yolunu temizlememiz gerekmez, kendi yollarımızı temizleyelim yeter. Ama kendimizi arap ülkelerinin model alacağı bir ülke, ortadoğu’nun abisi, amerika’nın gözbebeği, islamı en uygar şekilde yaşayan devlet gibi görürsek, hani bir kez uluslararası defileye çıktı diye havasından geçilmeyen mankenler gibi havalara girer, yükseklerden uçarsak olmaz…
Askerde bize videolar izlettirdiler, Suriye dostumuz değil, İran’dan bu gelebilir falan filan dediler. Avrupa’da da yokmuş dostumuz. Onlar hep birlikmiş falan. Biz neye güvenip oyunlar çeviriyoruz o zaman? Bu neyin mücadelesi?
Ben bu ülkenin gerginliklere sebep olmasını, İsrail’e kafa tutmasını, yarın birgün savaşmasını istemiyorum arkadaş. İsrail insanı beni düşman bilsin de istemem. Bu gerginliklerin uzantısı olarak bir yerler bombalansın, askerler ölsün, insanlar zarar görsün, ortalık karışsın, iç savaşlar çıksın istemiyorum, olmaz mı?
Olmaz… Zira başbakanımızın bizim bilmediğimiz planları var. O Türkiye’nin başbakanı. Ortadoğunun popstarı, dünyanın tanıdığı, Türkiye’de ışıklara itibar etmeyen ama Amerika’da kırmızı ışıkta paşa paşa bekleyen kabadayısı.
Fakat bu planlara girerken bilmeli ki, dünyanın bir düzeni vardır. Bu düzende ülkelerin çeşitli görevleri ve tanımları vardır. Çin çok para kazanmamalıdır, Hindistan dünyaya açılmamalıdır, Türkiye kendi içindeki kavgalarla boğuşmalıdır. Bir süre sonra kendisini dev aynasında görüp kahramanlıklara kalkışmalıdır…
Artık Çin gibi, Hindistan hatta bizim gibi üçüncü dünya ülkelerinin halkları Avrupa’daki insanların yaşadığı hayatı görmüştür. Onların içinde olduğu konforu, sahip oldukları teknolojiyi, besin çeşitliliğinden tut, öğrenim imkânlarına kadar, eğlence ortamlarından tut, vatandaşların hürriyetine kadar herşeyi bilmektedir insanlar. İnsandan oluşan bu halklar artık, Avrupa’nın tüm dünyaya özenle sergilediği aristokrat yaşamına seyirci kalmaya isyan ediyorlar. Zira hiç kimsenin insanları bu haklardan yoksun bırakma hakkı yok. Artık bu üçüncü dünya ülkeleri büyüyorlar. Çin, her ne kadar Amerika tilkiliklerle elindeki parayı kuşa çevirse de, eşşek gibi çalışıyor, Hindistan vatandaşı dünyanın her yerinde okuyor, öğreniyor, çalışıyor, üretiyor. Amerika ve Avrupa Çin’in yükselen ekonomisini durdurmak için, “Çin malı kullanmayın”, “çocuklarınıza Çin malı oyuncak elletmeyin, kanserojen”, “Hindistan malı dandiktir” gibi propagandalarla üçüncü dünya ülkelerinde üretilen malları lanetleseler de, artık Avrupa’daki en önemli okullarda çocuklarını okutan, vatandaşlarını ilim öğrenmeye cesaretlendiren bu ülkeler kaliteyi yükseltmekteler ve büyümeleri durdurulamaz. Peki biz ne yapıyoruz, 80 milyonluk nüfusla ciddi bir tüketici kitlesi olduğumuz aşikâr, peki ne üretiyoruz? Türkiye tutuculuğu, üzerinde spot ışıkları olmasına rağmen dünyanın pek de kendisini izlemediğini ne zaman öğrenecek, ne zaman yaşadığı bozgunlardan, aşağılanmalardan, halkın yoksul oluşundan, gelir uçurumundan ders çıkararak geleceğe kafa tutmaya niyetlenecek? Yok öyle bir gelecek.
Artık bu ülkenin insanlarının, yöneticilerinin sürekli dünyaya yukardan bakmak yerine, biraz da oturup etraflarına bakmaları lâzım. Hatta çöküp… Dizlerini kırıp. Hani yer sofrası görünce hemen rol çalarak “Anadolu’m, yer sofram” diye yere kapaklananlar var ya, onların dünya sofrasına yiğitlenmeden önce, pilava kaşık saplamadan önce, oturup yer sofrasında bir yemeleri, etrafındaki insanlarla konuşmaları, onların dertlerini dinlemeleri, o sofrayı kaldırmaları lâzım. Önce bizim memlekette ne oluyor, ona bakılması gerekli. Dünya bizi seyretsin diye, bu kadar artislik gereksiz geliyor bana.
Biz, ekonomik olarak büyüdüğüne inanan bir milletiz. Bizi büyütürler mi acaba? Bu dandik gerilimlerle, uluslararası krizlerde başrol oynayarak zaten büyüyemeyiz ama büyümeyi bekleyen, ekonomik ve yaşam standardı olarak dünyanın çok gerisinde olduğunu gören bir ulus da ekonomik durgunluk süresinceki yumuşak tavrını daimi olarak korumaz. Bir süre sonra Çin’de, Hindistan’da, ürettiğini satamayan tüm ülkelerde, hakettiği gibi yaşayamayan tüm vatandaşlarda bunalım başgösterecektir. Bunlar artık bir süre ülkelerde çıkarılan iç savaşlarla, siyasal kargaşalarla falan geçiştiririliyor. Fakat bugün dünyanın geldiği noktada, bitmeyen ekonomik resesyon ve kitlesel mutsuzluk, insanları isyana sürüklemektedir. 1929′daki Büyük Bunalım’ı tekrar okuyalım. Bu bunalımın uzantısı olarak, sesi çıkan işçi sınıfını ülkesini koruması gerektiği için savaşlara yollayıp eriten, sessizleştiren, dünyaya yamyamlığı öğreten, açgözlülüğün tavan yaptığı, dünyada en fazla acının yaşandığı zamanlar başlamış, ikinci dünya savaşı çıkmıştır.
Burada hayale getirilen, savaş çağrışımı yaptırılan uçuk senaryolar belki artık bu dünyada gerçekleşmez. Dünya hayatı -uygarlıklar kurulur-uygarlıklar yıkılır-yeniden kurulur- yasasında kendini tekrar eden bir yapıya sahip olsa bile, belki artık bir ‘dünya savaşı’ olmaz. Fakat bilmeliyiz ki, dünya çok büyük bir sarsıntıyla karşı karşıyadır. İsrail’e düşman görünüp, arap ülkelerinin sempatisini kazanarak bir rol oynamak, kahraman olmaya kalkmak, liderlik taslamak, çok daha ciddi meseleler ortaya çıktığında bize hiçbir artı sağlamaz. Yıllarca İsrail’i koruyan Amerika bir bakarsın çeker desteğini, sana “Konuş aslanım!’” der, öbür gün “Vur aslanım, yanındayım, arkandayım!” der, harcarsın paranı, askerini, ihtiyacın olur, arkanda kimseyi bulamazsın… İsrail’in yaptığına ettiğine, vahşetine karşı çıkmak iyi. Dilinde barış, ülke ülke dolaşmak iyi. Ama Türkiye’nin bir “İslam” ülkesi olduğunu bilen ve öyle olmasını isteyen bir hükümet bilmelidir ki, “Ya Allah” diyerek yanına kattığı halk İsrail’i Yahudilik’le bir tutar. Yarın bir gün Türkiye’de ciddi bir anti-semitik yükseliş olduğunda, dünya buna eyvallah etmez. Bir gün gelir, o dakika yanında kimseyi bulamazsın ve o dakikadan sonra hiçbir ülke, dünyada bir başka ülkeye dost değildir Ki zaten hiçbir ülke bir diğerinin bekâsını, iyiliğini düşünmez, kendi çıkarları yoksa.
Bu yüzden bu kadar önemlidir İsrail gerginliği ve bu yüzden bizim kral pohpohuyla kandırılıp piyon rolünü üstlenmemiz yanlıştır.
Netice nedir?
Netice…. Biliyorum ki ömrüm sınırlı. Ve bu dünyanın ömrü, hatta belki bu ülkedeki, şu güzelim havaların da. Neticede, yarın sabah bilgisayarımdan Hürriyet Haber Alarmı’nı da kaldırıyorum. Artık kendim için düşünüp, üretip, kendi keyfime bakacağım.
Yarın için hayattan ne bekliyorum? Sevgiliden bir sabah öpücüğü, iş yerinde bir kahve, öğlen yemeğinde güzel bir sohbet, gece de Arjantin Uruguay’ı yenip Dünya Kupası’na gitmeyi başarabilirse, ne mutlu bana.
Son Yorumlar