tam da başladım, yazıyorum derken…
Son zamanlarda o kadar kendi içimdeyim ki, dışarıda ne olup bitiyor haberim yok. İşe giderken, işten dönerken, hatta iş yerindeyken de etrafta olan biten hiçbir şeyi görmüyorum desem yeridir. Üstelik benim kadar detay kovalayan, watcher etiketli bir insan böyle kapatsın herşeye gözünü; olacak şey değil… Bu içte kalmanın sebebi aslında biraz kafa dinlemekti. Malumunuz, kozmopolit insanı kafa dinlemeye pek zaman bulamıyor. Her taraftan paldır yardır bilgiler, kaynak bağımsız günde 50 kere değişen gündem (birkaç farklı kaynağı takip ediyorsan daha beter), dev ekranlar, monitörler; yaptığınız sohbeti, deneyimlediğiniz anı yok etmek istercesine dışarıdan gelen gürültüler; herbiri bambaşka şeylerden bahseden, farklı hassasiyetlere, ideolojilere, ideal kurgulara sahip, farklı dertlerini ya da mutluluklarını paylaşmak isteyen insanlar falan… e herkes de anlatmak istiyor tabii, hangi birini dinleyeceksin, yoruyor bir yerden sonra. Bu curcunaya kapılıp gitmektense, biraz kendimi dinleyesim, acaba o ne yapıyor, ne arıyor diye seyre dalasım vardı…
Tüm bu hengame içinde, ben, psikolog karşısında kendimi dinlemeye başlamadan evvel son çare olarak kendimi dinlemeye nasıl vakit bulacağımı ararken, telefonuma bir güzel kulaklık aldım, başladım yolda serde, iş yerinde vesaire müzik dinlemeye. Sonra dedim ki, “öyle saldın gidiyon emme memlekette neler oluyor acaba bro?“. Bıraktım MP3′leri sardım radyolara. Herbiri başka dertte… Açık Radyo “dünya yokoluyor”u anlatırken, insanları bilinçlendirici ama daimi aynı yerden muhaliflik yapan yayınlarına devam ediyor, bir şekilde beni de etkiliyordu. Başka bir radyo açıyorum, tek dertleri “maçlar n’olacak…” herkes maaşallah simon kuper havasında, yorumculara bakıyorsun, sanırsın futbol kritiği yapan bir kendileri var dünyada… Başka bi kanalda kendilerini acayip komik sanan bir grup insan, kendi aralarında eğleniyorlar, beni güldürmese de, “haa” dedim “bunlar da ayrı bi bkm mutfak kafası.” Bir süre sonra baktım ki amaç kendimi dinlemekken, belli amaçlarla, belli belirsiz bir şeyleri anlatmak için “yayın” yapan vericiler arasında dolaşıp duruyorum. Benim gibi birileri var, o an o radyoyu dinleyen, arayıp konuşan, “seviyorum anlar mısınız, istiyorum çalar mısınız?” falan diyenler mesela, acayip. Elbette dinleyip işine gücüne devam eden de var aynı şekilde, tabii onlar da radyoda dinledikleri şeyleri anlatmak gereği duyuyorlar.
O sıralarda Lost‘taki French Chick’in yaptığı radyo yayınını yakalayan kadro aklıma geldi. Bazıları çok takıldı bu yayına, peşinden koştu, bazısı sklemedi kendi ‘dalga’sına baktı. Ben hangilerindendim acaba?
Yapım gereği duyduğu, gördüğü, izlediği herşey üzerinde ister istemez düşünen bir insanım. Dolayısıyla kendimi hepsi üzerinde düşünüyor buldum… Açık Radyo’nun “dengesiz bu ülke, bu millet ayarsız” söylemlerini dert edinip, neyin nasıl olması gerektiğine dair fikirler yürütürken, futbol konuşan radyocuları dinledikten sonra etraftaki kimi insanlarla “Dinledin di mi hoca, öyle diyor ama aslında Elano’yu yanlış pozisyonda oynatıyor, o yüzden…” diye ahkâm kesme turlarında dolanıyordum. Bir süre sonra anladım ki, dinlemek üzerine bir seçim yapmış olsam bile, onların benim için seçtiklerini dinliyorum. Kendimi değil. İşin kötüsü, bir de edepsizce, onlardan dinlediğimi, bunlara anlatıyorum aynen şimdi olduğu gibi.
Uzun zaman kendini dışarıdan soyutlayınca ve radyo olsun, televizyon ya da sinema olsun, seçtiğin “yayın”larla sınırlandırınca dünyanı, dışarıdaki hayat, koşuşturma, belli belirsiz dertler, sıradan olaylar hep birden anlamsız gelmeye başlıyor. Sen başka bir ilgiler/bilgiler dünyasında geziniyorsun, başkaları daha başka mevzuların defterini tutuyor… Bu yüzden de senin ilgin dışındaki mecraları seyreden herşeye karşı duyarlılığını sıfır noktasına yaklaştırarak kendini yalıtıp, koruyorsun. İlgini çekmeyen bir şey varsa konuşulan “Haaa. evet, yine şahit oldukları bir yayından (internet, tv, radyo, gazete, twitır, sözlük, vs…) bahsediyorlar. sigiym, boşver…” deyip kendi yolunu tutuyorsun.
Herneyse, o dinleme aralıklarında fark ettim ki, işten eve dönerken radyoda o an kulak kesilmemi gerektiren bir sohbet varsa etrafta gördüğüm üstü başı yırtılmış bir insana “yazık ula“, sahibinin gezdirdiği hiperaktif bir köpeğe “bak şunun şirinliğine hahaha“, ayak üstü alışveriş yaptığım bakkala “bunun işi de akşama kadar gelene sarma, gidene dolma, kuru muhabbet” deyip devam ediyorum. Yani hissettiğim hiçbir şeyde 1 dakikadan fazla durmuyor, etraftaki hiçbir şeyi, o anda asıl olarak hayatla bağım olarak tanımladığım yayının kendisinden fazla önemsemiyor ve tekrar yayının kendisine dönüyordum. Çalan müziğe göre kimi zaman yürürken geçtiğim yollar “evet ya, dünya böyle akıp giden bi yer, bak ben de aradan süzülüyorum” dercesine keyifli, kimi zaman “şu hayata bak, kirlilik, zehir, insanlar anlamsız anlamsız dolaşıyorlar, hepsi zombi, ben de soundtrack’ımı koymuş keyifle evime gidiyorum, ne mutlu bana” diyecek kadar memnun edici, kimi zaman da canımı acıtacak kadar karamsar gelebiliyordu. Bir şeyler hissettiğim doğruydu ama hangi hissi ne kadar? Acaba “yazık” deyip geçtiğim bir insanı görünce yapmam gereken bu muydu? Sevimli köpeği eğilip sevsem olur muydu? Bakkalın yerine kendimi koymaktansa gülümsemesine karşılık versem, “nassın amıca?” diye sorsam daha iyi değil miydi? Şimdi öyle gibi geliyor. İçerisinde insan etkeni olan davranışların tepkileri her zaman planlandıkları gibi olmazlar. “Yazık” diye üzüldüğüm insana yemek ısmarlamaya kalksam dolandırıcı çıkabilir, eğilip köpeği sevsem sahibi emekli teyze “gelirken gördüm taşşaklarını düzelttin, o pis ellerini çek köpeğimden” diye çıngar çıkarabilir, bakkala nasılsın diye sorsam can sıkıntısından anlatmaya başlayıp kâr marjlarına girebilir ve beni programı dinlemekten alıkoyabilir. Daha birçok şey olabilir, zira bilindiği gibi insanda herşey mümkündür.
Çok şükür tam da o sıralarda kulaklığım bozuldu. Gürültünün tam ortasına tekrardan düştüm. Bu kadar uzun süre ya da en azından yukarıdaki paragraflar kadar kendi içinde yaşarsan, gerçekte varolan, görmediğin, duymadığın, umursamadığın dolayısıyla doğru düzgün hissedemediğin herşey seni dengeni bozacak kadar sarsabiliyormuş. Kulaklıkla ses sonda dolaşırken hiç sallamadığım araba kornaları, motor sesleri, duymadığım, görmezden geldiğim, insanlar, insanlar arası anlaşmazlıklar, yüzler, mimikler, ifadeler o kadar net ve dibimdeydi ki, benim dışımda hayatta-her gün gidip geldiğim yolda bunların yaşandığına alışmam acayip zor oldu.
O sıralarda bünyedeki hissiyatın üstüne Tim Robbins’in oynadığı Noise filmini de keşfedince, gürültü tahammülsüzlüğümü ve bizzat kendimde de hissettiğim “ben! umursamazlığı”nı şiddet ile dışarıya vursam mı vurmasam mı diye kendimi cıncıklamaya başladım. Bir minibüs şoförüne “doğru kullan lan arabayı artislik yapma” diyerek ayar çekmeye kalkışmam da o zamana rastlar. Allahtan adam mantıklı çıktı, alttan aldı, konu uzamadı. Bir süre sonra fark ettim ki etrafa, “adaletsiz, haysiyetsiz, cins bir hadise vuku bulsa da, direkt dalsam birine ense kökünden” niyetiyle bakıyorum… Yani düpedüz kaşınıyorum…
Evet, ben belki kaşınıyordum, belki dayanamaz; fazladan hisseder olmuştum ama diğer taraftan onlar da hiçbir şeyi umursamıyorlardı ki kardeşim. Okuduğum ve dinlediğim ve izlediğim kadarıyla dünya yok olurken, devir değişirken, dünyada her gün birbirinden acayip olaylar yaşanırken, Türkiye’deki kaos, diktatorlük, sorunlar, empatisizlik, adaletsizlik, eşitsizlik, dayatmacılık bu kadar rahatsız ediciyken, dünyada ekonomi yeniden şekillenirken, insanlar delicesine intihar ederken, lise çağındaki çocuklar kafa keserken, pompalı silahla okula dalıp arkadaşlarını öldürürken, kıtalar yeniden şekillenirken, bir sürü canlı türü yok olurken ve en kötüsü herbirimiz layık görüldüğümüz; yetinmekle sevinmeye alıştırıldığımız, hakkımız olan şeylerin göstermelik, taviz gibi sunulmasıyla neredeyse mutlu olmaya çalıştığımız halde etraftaki tüm bu insanların neden halen hiçbir şey garip değilmiş gibi davrandıklarını anlayamıyordum. herkes yüzünde/ifadesizliğinde, bir günde ve etrafında insanlarla yaşıyor olmanın yorgunlukla karışık nefretini taşırken tüm bunları değiştirmek adına bir ekstradan bir mimik bile kullanmayacak kadar hımbıl, duyarsız, ve tahammülsüz görünüyordu gözüme. kimilerinin “ya bu hummer’ın yenisi var ya yola sığmıyor” çimdiklemesi üzerine bir minibüs yolculuğu boyunca konuşmaları, halen “omo’nun yeni reklamı güzel olmuş” üzerinden sohbet işletebilmeleri de bir süre bana kabul edilebilir gelmedi. benim sırf şahsi seçimlerle biçimlendirip içine saklandığım dünyaya yabancı olan tüm bu gündelik sıradan olaylar, yüzler, tavırlar, haller ve insanlar bana yabancıydı. ben, moebius halkasının altyüzünde takılmış, asıl günün gördüğü üst yüzeyde ne olup bittiğinden habersiz ve durduk yere, kendimi tekrar içerisinde bulduğum dışarıya tahammülsüz; kanıksadığım şeylere yabancı herşeyden işkillenen bir yabancı korkusuyla moebius döngüsüne devam edip edemeyeceğim konusunda hiçbir fikrim olmadığı halde dımdızlak ortada kalmıştım.
Bunun üzerine gidip bir kulaklık almaktansa, insanların içinde yine observer moduna dönmeye karar verdim. İzleyecektim. Neler konuşuyorlar, neleri dert ediyorlar, nelerden medet umuyorlar, neyi takip ediyor, ne dinliyorlar… Böylece ben de herkes gibi olabilecek, herkes gibi dertleri olan bir insana dönüşebilecek, dolayısıyla herkesin içinde yaşarken rahat bir hayat sürebilecektim. çünkü herkes, o kadar zattirizot mevzulara takılıyordu ki, etrafta bunca dert, keder, acı, gariplik vs. varken bu derece umursamaz ve hımbıl olmayı özler olmuştum. bir ulvi rahatlık gibi geliyordu bana, halen bir reklamı, bir klibi, bir maçı konuşabilen insanların boşvermişliği.. Bir süre bu tiyatroyu oynadım. Ama bildiğim gerçekleri unutamıyor olmamdan dolayı, herkes gibi davranmaya çalıştığım anlar pek de keyifli geçmiyordu. Zira en dutturikten mevzuda, dalgasına sarmak varken bile ben konuyu “dünyada aslında neler oluyor?”a bağlayabiliyordum. Hatta aslında şu cümleye kadar da bunu göstermeye çalıştım…
Şimdi. Elbette ki şu an değil, bir süredir. Burada, şimdide, bu ülkede, etrafımda bunlar oluyor ve bunlar yaşanıyorken yaşadığımı idrak etmiş durumdayım. Biliyorum ki çok keyif alsam da Californication‘ı ya da The Riches‘ı izlemek sonrası edindiğim bilgi, keyif, mutluluk, eğlence, herkes Kapalı Çarşı, Kurtlar Vadisi izlediği için kimselere bir anlam ifade etmiyor. Ben Ezel ve Canım Ailem izlesem berikiler Ihlamurlar Altında Yaprak Dökümünden Aşk-ı Mevzu havasında. konu, ben yabancı dizi izliyorum konusu değil. Ben Californication izliyorsam öbürü Sopranos izliyor, Ben G.I. Joe izlediysem beriki The Hangover‘a takılmış, bir diğeri önden gidip filmleri sinemaya gelmeden, dayanamamış nasıl ettiyse dizileri televizyonda yayımlanmadan önce izlemiş, kimi daha o bölüme gelmemiş, kimi kendini belgesele vermiş. Kimi hürriyet’ten takip etmiş haberi, öbürü sözlükten çok daha önce öğrenmişmiş, berikisi ise zaten şu an işi yoğun olduğu için onlara ancak gelecek hafta sonu bakabilecekmişmiş. Lan… Ben ne kadar şimdide olursam olayım, benim zamanım, zamanı kurgulayışım, yaşayışım, bir başkasının zamanıyla eşlenik değil.
Artık eskisi gibi herkes He-Man izleyip sokağa koşup He-Man’den bahsetmiyor; Kara Şimşek ya da Çalıkuşu izlemiyor, aynı gazeteyi takip etmiyor, haberi aynı kaynaklardan, aynı haliyle (bir haberin metni gün içinde birkaç kez değişebiliyor) okumuyor, aynı filmleri izlemiyor, benzer müzikleri dinlemiyor, bir şeylerden benzer zaman aralıklarında haberdar olmuyor. Her biri kendi zaman evreninde yaşayan bir sürü insan etrafta, bir yerlerden bir yerlere gidiyor, arada olursa arabanın balatasını yaptırmak, lavabonun sızdıran borurusunu değiştirmek, akan çatıyı onartmak gibi şeyler yapmak için şimdiki zamana dönüyorlar. Ha, bir de herkes evine dönüyor. Evinde, aynı zaman algısıyla yaşayabildiği insanın/ların yanına. Birlikte evde, aynı şeyleri takip edip aynı şeylere kafa yorup, aynı şeylerden bahsedebiliyor, aynı şeylere üzülüp/sevinebiliyorlar. Tabii bir de yalnızlar var; sadece kendilerine dönebilenler… ki, ara sıra rahatlatıcı, çok zaman hüzünlü olabiliyor onların hali.
Neticede zamanın göreceliliği, herkesin “önce ben” olmak üzere maksimumda iki kişilik bir zaman kurgusu yaratması sebebiyle neredeyse bir kaosa dönüşüyor ve aynı anda, aynı ilgi/bilgilerle yaşamayan insanlar artık kendi zaman aralıklarına bölünüyorlar. buna artık miyoz ve mayozdan sonra, nasıl bir bölünme adını koyalar bilmem ama gerçek şu ki, hepimiz ayrı bir zaman algısına bölünüyoruz bir süredir.
Dediğim gibi tüm bunları kulaklarım tıkalıyken düşünüyordum. Oysa şimdi, şimdideyim… Memlekette demokratik açılım yapmışlar, duysam da üzerinde 5 dakika düşünmedim. Her taksici gibi benim de sorulsa söyleyecek fikrim vardı ama ne takip ettim, ne peşine düştüm.
Fakat bu sabah işe gelirken Türkiye’de yaşayan kürtlerin Türkiye’nin zencileri olduğunu bizzat gördüm. Türkiye’nin kurak yerde yaşayan, dışlanan, hor görülen, ikinci sınıf insan olarak sınıflandırılan, sevilirken acıma hissiyle, gelişmemiş bir çocuğu sever gibi sevilen, üstüne conti cila çekmeyi bilmeyen, dünyayı takip etmeyen, tarlalarda boğuşan, beyaz türk toplumbilimcilerimize göre bilinçsizce üreyip duran, batı kültürü, medeniyet görmemiş güzel konuşma ve yazma, toplum içinde nezakêt gibi kavramları idrak etmemiş oldukları düşünüldüğünden ikinci sınıf insan muamelesi yapılan bu vatandaşları Türkiye’nin zencileriydi.
Kendi dilleri, kendi müzikleri, kendi kültürleri, el işleri, ilişki kurma biçimleri, dertleri, arayışları vardı bu insanların. Ama bu insanların gelip de aramıza katılacağı, dağdan inip soframıza oturacakları, bizimle aynı iş yerinde, aynı haklarla (bunlara hak denirse) çalışacakları gerçeği henüz kimsenin aklında ucundan bile geçmiyordu. Onlar askerlimizi vuran katillerdi, elleri kanlıydı, her kürt pkk’lı, her kürt gelişmemiş canlı, her kürt açgözlü, içi düşmanlık hissiyle dolu bir yabancıydı. üstelik biz kendimizi “modern insan” olarak tanımlarken, onları tüm kibirimizle sanki bambaşka bir zamandan gelen, aramıza karışmalarından korktuğumuz, az gelişmiş insanlar olarak görmekten de imtina etmiyorduk.
demokratik açılım… yani, kutuplaştırma. Şimdi etrafta görüyorumki insanlar kürt kökenli vatandaşların kendi aralarına karışmaları olasılığından korkuyorlar. Yabancıdan, onun cesaretinden, onun sürüp giden bu saçmasapan düzende bir şeyleri değiştireceğinden, alışık oldukları kim kime dum duma hayatlarına müdahale edilmesinden, medeniyet diye sarıldıkları sosyal kodların onlar tarafından kavranamayacağından, adını saygı koyup benimsetmeye çalıştıkları o yalan ve bencil hoşgörü taklidini dağdan gelen, doğulu insanların anlayamayacak olmalarından ve aç olmaları, görmemiş olmaları vesaireden dolayı kendilerine saygı duymayacaklarından falan… Dün Devlet Bahçeli -ki onun konuşmasını neye benzeteceğimi siz daha iyi bilirsiniz- hatta Deniz Baykal bile “Terörizmle mücadele terörizmle müzakereye dönüşmüştür” diye konuşurlarken hiç utanmadan uzlaşmamayı bir çözüm onarak önerdiler. İnsanların laflarını dinlediği bu liderler topluma doğulu düşmanlığı aşıladıklarının bilincinde olarak ve daha kötüsü bunu hiç mi hiç umursamadan saçma sapan yargılarda bulundular. Sonuçta işte bu insanların kurduğu, anlattığı, varsaydığı düzene alışmış insanlar da dağdan inecek insanlardan, kürtçe’den, doğulu bir insanın görünüşünden korkacak, onları yabancılayacak ve paraları varsa aşağılayacaklar.
Şimdide bu ülkede bunu gördüm. Canım sıkıldı. Yine de artık silahsız, toprak kavgası yapmadan müzakereyi zorlamalarını umduğum Türkiye’nin zencilerinden umutluyum. Tüm Türkiye evvela insan olduklarını, hangi şartlarda yaşadıklarını, yaşamaya zorlandıklarını, nasıl bir kültürleri olduğunu, neleri dert ettiklerini gösterebileceklerini umuyorum. Fakat Amerika’daki zencilerin mücadelesini bilen biri bunun da zor olmayacağını bilir. Amerika’da kimi beyazlar, sarılar, morlar, düşünenler, üretenler, söyleyenler, toplum önünde konuşabilenler, insanları etkileme gücü olanlar destek olmasa, bütün zenciler insan olduklarını söylemeye çalışan diğer insanlarla bir hareket etmese, artık yapılan o saçmalıkların, deri renginden, doğum yerinden dolayı insan asmanın, yargılamanın, horlamanın artık “bu zaman”a ait olmadığını bas bas bağırmasalar, bugün Amerika’da barıştan bahseden bir siyahi başkan görmemiz mümkün değildi. (tırışkadan tümevarım)
İşin bir de arabesk tarafı var elbette. O da Amerika’daki fakir zencilerin halen beyaz olan diğerlerine “sizin yüzünüzden, ne bakıyon pis beyaz, zenciyiz diye aşağılıyon di mi?” edebiyatı yapmaları. Türkiye’nin zencileri bu kozu, “bize bunları yaptınız, bizi böyle yargıladınız, böyle işkence ettiniz” söylemleri üzerinden uzun süre devam ettireceklerdir. Ettirmeliler de. Herşey, yapılanlar, adaletsizlikler herkes tarafından bilinmeli. Ama yeni nesiller artık ayrımcılık dürtüsüyle, “biz ve onlar” diye, “sen kürtsün o türk, siz başkasınız” öğütleriyle yetiştirilmemeli. Maalesef kendini medeni sanan İstanbul’da yaşayan türk’ler her ne kadar metropol olduğu söylense de, Türkiye’nin medeni yaşayışının aynası gibi görünse de, türk insanının aristokratlığa düşkünlüğü nedeniyle son derece ırkçı, kendini beğenmiş, ukala bir topluluk. Herkes daha zengin, daha cicili bicili, daha elit olmak istiyor ya da kendini öyle sanıyor. cadde sarışını gibi yapay duran bu elitist tavırlar, bu pragmatik yalakalık yüzünden de, dış görünümünde kibarlık, zenginlik, nezâket bulamadıkları insanları dışlıyor, onlarla dalga geçiyor, insan yerine koymuyorlar.
İsterseniz Tahtakale’deki kürt esnaflara, oradan alışveriş yapan ve beyaz türk olma hayaliyle yaşayan diğerlerinin nasıl davrandıklarını bir inceleyin. “insan nedir?” diye şaşar kalırsınız. Biliyorum ki bu bir günde çözülecek bir sorun değil. Bir zamanlar kendisini kardeşliğin, sosyalizmin, net ifadesiyle olmasa da tarzıyla sol görüşün temsilcisi olarak lanse etmiş, akıllara ilerici, cesur, ezilenlerin sözcüsü, olarak yerleşmiş Leman dergisini hatırlamanızı öneririm. 80′li yıllarda, İstanbul’un çok göç aldığı zamanlarda dilimize kro, zonta gibi kelimeleri sokan, doğulu insanları yaratık gibi karikatürize eden, onları aşağılayan ve onların hep küfürlü konuştuğu algısını yaratan Leman dergisiydi işte. onlar hep tecavüz ederlerdi falan. Bir yel eserdi savunurlardı bir şeyi ama neyi, neden ve nereye kadar savunacaklarını bilemeyecek kadar duyarsız, ayarsız bir kültürün mimarıydı Leman ki zaten o kültür de, düşmanlıktır.
Şahsen arada bir kafamdan, kendimizi varsaymak için kurduğumuz rafine, korunaklı hücreden, son derece kişiye öz an algısından çıkıp, şimdi’den uzaklaşıp geçmişe bakmayı seviyorum. Arada topladığım herşeyle, her bilgiyle, geçmişi yeniden anlamak, o andan sonrasını farklı algılamayabilmem ya da en azından saatleri ayarlama enstitüsü’nün artık yapamadığını yapabilmem açısından faydalı oluyor. fakat biliyorum ki, sen, barda’daki gençler misali TGG derdine düşmüşken birden bir dış etken gelir, her şeyi darmadağın eder, çük gibi kalırsın hayatın karşısında; olur, hayat oldurmuştur, vazgeçmeye sebep değil.
Herneyse, adet olduğu üzere her yazının giriş gelişme ve sonuç bölümleri olmalı. Yukarıdaki tüm metin için giriş/gelişme/sonuç kaygısı taşımadım. Kimsenin de yazarken bu formel disiplin kaygısını taşımasını istemem.
Son derece kişisel blog deneyinde, önceden de olduğu gibi, şu akıntıyı “tüm bu yazdıklarımdan ne anladım, şimdi ne yapacağım?” sorusunu kendime sorarak bitirmek isterim.
Bir süre kulaklık almayacağım. (2 hafta sonra edit: Kris’cim aldığın efsane kulaklık için çok çok teşekkür ederim, evet, planladığın gibi olmaz hiçbir şey :)
Çünkü bu sabah minibüse bindiğimde şahane bir Kürtçe şarkı çalıyordu. Minibüsteki tek yolcu bendim, ses rahatsız edici olabilecek düzeyde açıktı, ama 15 saniye sabrederek dinledim ve şarkıyı çok sevdim. Şarkıyı dinlerken “Acaba şimdi bir emekli subay ya da daha beteri emekli subay eşi minibüse binse ne olur?” diye düşündüm. Muhtemelen gerginlik olurdu. Birileri binmeden şarkıyı kimin söylediğini öğrenmeliydim. Ama şarkı da güzeldi ve dinleyesim vardı. Şarkının ara solosu girince şoföre sordum:
- Kim bu çalan?
- Rorşahn
- Kim usta?
- Roşayn…
- Rojarn mı?
- Rojaeyan…
- Haa. Tamam. Çok güzel şarkı ha!
- Valla yeni albüm çok güzel abi.
- Gitarlar süper olmuş.
Sesi açtı. “Eyvallah” dedim. Arkama yaslanıp boş minibüste yola devam edip şarkıyı dinliyordum. Şoför de sanırım şarkıyı dinlemek istiyordu ki, birkaç durakta durmadan geçti. o ara gördüm ki, bir zamanlar minibüslerin içini dolduran orhan/ferdi/müslüm arabeski yerini kürtçe şarkılara bırakmıştı. o zamanlar isteseniz de istemeseniz de, şoför hangi moddaysa, ona uygun bir dj’lik yapar, en neşeli halinizde, en cabbar arabeskle bayıltırdı yol boyu. seven de, sevmeyen de bunu dinlemeye mecbur kalırdı. şimdi o hükümdarlık ve o müzikler bitti. artık kimseye hitap etmiyor orhan, ferdi vesaire. belki biraz nostaljik tat niyetine arada bir atılıyorlar mideye o kadar. fakat artık, kendi dinlediği müziği duyurmak isteyen, kendi duygusunu, bağıran şarkıcılara eşlik ederek göstermek isteyen ve güne bu şarkılarla katlanmak isteyen hakir görebileceğimiz yeni “alt-insan”larımız var. türkiye’nin zencilerini kürtçe şarkılar dinlerken gördükçe, “oh be onlar gibi değilim linkin park dinliyorum“,”kızım çok şükür yabancı müzik seviyor” gibi düşüncelerle mastürbasyon yapabiliriz. kendi bomboş suratlarımızı aynada hasetle seyredip, onların yaban duruşlarını, para verdikçe onlara hükmetme gücünü kendimizde buluşumuza aşık olarak horlayabiliriz hem de…
Şoför ikinci şarkıda durdu ve bir yolcu aldı. Bir teyze… Daha kıçını koyar koymaz -ki zaten bilirsiniz teyzeler minibüse önce ayaklarıyla değil kıçlarıyla binip, kıçlarını su aramaya yarayan ağaç dalları gibi kullanarak sığdırabilecekleri uygun bir yer aranırlar- “müziği biraz kısar mısınız?” dedi. Şoför bana baktı, “Eee, işte…” dercesine bir mimik yaptı ve “Tabii hanımefendi” deyip kıstı sesi. İkinci şarkı ilki kadar güzel olmasa da nakaratı acayip sempatik geldi bana. “MıymıyDıydıyFıydıy Zindane…” Şarkıyı söylenin ne dediğini bilmiyordum, o sesleri çıkarmam da bir hayli zordu ama içimden nakarat geldikçe tekrarlamayı denedim. Bir sonraki durakta birkaç kişi birden bindi. Binenlerden biri “Kıssana şunun sesini biraz…” dedi. Şoför biraz daha kıstı. Sonra şoför kırmızı ışıkta durdu ve yandaki minibüse kürtçe seslenerek bir şeyler anlattı. Anladığım kadarıyla şoförün yanında oturan adamın kendi arabasına geçmesini istiyordu. Anlayamadığım birkaç kelimeden sonra diğer minibüsteki adam indi ve bizim minibüste şoförün yanına oturdu. Kürtçe bir şeyler konuştular. Arada “yolci…” ve müzik benzeri bir kelime seçebildim. Sonra şoför sesi biraz açtı. Yanındaki arkadaşı kıstı, o açtı, diğeri kıstı. Şoför olan sesini yükselterek kürtçe bir şeyler söyledi. “açarım kardeşim sesi kimse karışamaz” der gibi, yeni binen arkadaş, müziği kıstıran adama sert bir bakış attı, ardından kürtçe bir şeyler söyledi ve sesi kıstı. İnerken “Köşede ineyim” dedim her zaman ki gibi, “Tabii abi” dedi şoför. “Haydi kolay gelsin” diye seslendim, “Sağol abi iyi günler” dedi şoför. işe gidene kadar, duyduğum o kürtçe şarkı çaldı kafamda tekrar tekrar. keşke söyleyenin kim olduğunu anlayabilseydim.
Şarkı bu değildi ama saatlerce aradıktan sonra ses ve müzik olarak benzeyen bir tek bunu bulabildim:
Rojda – Le Burke
tüm bunlardan sonra, bir kısa dalga internet yayınında (blog) bunlardan bahsediyor olmanın ironik açmazında sürüklenirken, beni memnun eden ve aslında şu anda tutan şey ne bu blog’u yazıyor olmak, ne de herhangi bir teselli. sadece, o gün, o minibüste olmak ve o şarkıyı tam da duymam gereken yerde, çok şükür kulağımda kulaklık yokken dinlemiş olmak. “oradaydım” der ve bir rahatlık ya da bir üzüntü hisseder ya insanlar, işte öyle bir şey…
21.11.09
1 yorumcuk! Konu: Yollardan Geçerken Duyulan Bir Zenci Müziği
etkisiz eleman
Ocak 7th, 2010 at 23:59
merhaba ağabey hayırlı işler…senin şu dadından yinmez şiirlerinden serpiştirsen arada ; kalplerin tozu yıkansa bir miktar ….?