﻿﻿<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>YAZAR TIKANMASI &#187; düşündüM</title>
	<atom:link href="http://www.yazartikanmasi.com/index.php/category/dusundum/feed" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.yazartikanmasi.com</link>
	<description>tam da başladım, yazıyorum derken...</description>
	<lastBuildDate>Wed, 23 Jun 2010 14:11:39 +0000</lastBuildDate>
	<generator>http://wordpress.org/?v=2.9.2</generator>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
			<item>
		<title>Yollardan Geçerken Duyulan Bir Zenci Müziği</title>
		<link>http://www.yazartikanmasi.com/index.php/anladim/yollardan-gecerken-duyulan-bir-zenci-muzigi.htm</link>
		<comments>http://www.yazartikanmasi.com/index.php/anladim/yollardan-gecerken-duyulan-bir-zenci-muzigi.htm#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 07 Jan 2010 02:18:51 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Cyrettin Yüreklikatır</dc:creator>
				<category><![CDATA[alıştıM]]></category>
		<category><![CDATA[anladıM]]></category>
		<category><![CDATA[denediM]]></category>
		<category><![CDATA[dinlediM]]></category>
		<category><![CDATA[duyduM]]></category>
		<category><![CDATA[düşündüM]]></category>
		<category><![CDATA[gördüM]]></category>
		<category><![CDATA[güldüM]]></category>
		<category><![CDATA[hatırladıM]]></category>
		<category><![CDATA[oyalandıM]]></category>
		<category><![CDATA[sevdiM]]></category>
		<category><![CDATA[süzdüM]]></category>
		<category><![CDATA[tiksindiM]]></category>
		<category><![CDATA[öğrendiM]]></category>
		<category><![CDATA[şaştıM]]></category>
		<category><![CDATA[b]]></category>
		<category><![CDATA[beğendim]]></category>
		<category><![CDATA[bir]]></category>
		<category><![CDATA[çok]]></category>
		<category><![CDATA[doğru]]></category>
		<category><![CDATA[döndüm]]></category>
		<category><![CDATA[evime]]></category>
		<category><![CDATA[giderken]]></category>
		<category><![CDATA[ir]]></category>
		<category><![CDATA[kafayı]]></category>
		<category><![CDATA[keşfe]]></category>
		<category><![CDATA[kürtçe]]></category>
		<category><![CDATA[minibüste]]></category>
		<category><![CDATA[şarkı]]></category>
		<category><![CDATA[sonra]]></category>
		<category><![CDATA[türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[uzaklaştım]]></category>
		<category><![CDATA[üzerine]]></category>
		<category><![CDATA[ve]]></category>
		<category><![CDATA[yakınlaştım]]></category>
		<category><![CDATA[yazıp]]></category>
		<category><![CDATA[yeni]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.yazartikanmasi.com/?p=476</guid>
		<description><![CDATA[Son zamanlarda o kadar kendi içimdeyim ki, dışarıda ne olup bitiyor haberim yok. İşe giderken, işten dönerken, hatta iş yerindeyken de etrafta olan biten hiçbir şeyi görmüyorum desem yeridir. Üstelik benim kadar detay kovalayan, watcher etiketli bir insan böyle kapatsın herşeye gözünü; olacak şey değil&#8230; Bu içte kalmanın sebebi aslında biraz kafa dinlemekti. Malumunuz, kozmopolit insanı [...]<p><a href="http://www.yazartikanmasi.com">YAZAR TIKANMASI by Cyrettin Yureklikatir</a><br/><br/><a href="http://www.yazartikanmasi.com/index.php/anladim/yollardan-gecerken-duyulan-bir-zenci-muzigi.htm">Yollardan Geçerken Duyulan Bir Zenci Müziği</a></p>
]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.yazartikanmasi.com/wp-content/uploads/2009/11/br0125bs.jpg"  rel="lightbox-476"><img class="alignright size-full wp-image-619" style="margin: 3px 4px; border: black 3px solid;" title="•School Dilemma: Charlotte, N.C. (1957)" src="http://www.yazartikanmasi.com/wp-content/uploads/2009/11/br0125bs.jpg" alt="•School Dilemma: Charlotte, N.C. (1957)" width="253" height="299" /></a>Son zamanlarda o kadar kendi içimdeyim ki, dışarıda ne olup bitiyor haberim yok. İşe giderken, işten dönerken, hatta iş yerindeyken de etrafta olan biten hiçbir şeyi görmüyorum desem yeridir. Üstelik benim kadar detay kovalayan, watcher etiketli bir insan böyle kapatsın herşeye gözünü; olacak şey değil&#8230; Bu içte kalmanın sebebi aslında biraz kafa dinlemekti. Malumunuz, kozmopolit insanı kafa dinlemeye pek zaman bulamıyor. Her taraftan paldır yardır bilgiler, kaynak bağımsız günde 50 kere değişen gündem (birkaç farklı kaynağı takip ediyorsan daha beter), dev ekranlar, monitörler; yaptığınız sohbeti, deneyimlediğiniz anı yok etmek istercesine dışarıdan gelen gürültüler; herbiri bambaşka şeylerden bahseden, farklı hassasiyetlere, ideolojilere, ideal kurgulara sahip, farklı dertlerini ya da mutluluklarını paylaşmak isteyen insanlar falan&#8230; e herkes de anlatmak istiyor tabii, hangi birini dinleyeceksin, yoruyor bir yerden sonra. Bu curcunaya kapılıp gitmektense, biraz kendimi dinleyesim, acaba o ne yapıyor, ne arıyor diye seyre dalasım vardı&#8230;</p>
<p><span id="more-476"></span></p>
<p>Tüm bu hengame içinde, ben, psikolog karşısında kendimi dinlemeye başlamadan evvel son çare olarak kendimi dinlemeye nasıl vakit bulacağımı ararken, telefonuma bir güzel kulaklık aldım, başladım yolda serde, iş yerinde vesaire müzik dinlemeye. Sonra dedim ki, &#8220;<em>öyle saldın gidiyon emme memlekette neler oluyor acaba bro?</em>&#8220;. Bıraktım MP3&#8242;leri sardım radyolara. Herbiri başka dertte&#8230; Açık Radyo &#8220;dünya yokoluyor&#8221;u anlatırken, insanları bilinçlendirici ama daimi aynı yerden muhaliflik yapan yayınlarına devam ediyor, bir şekilde beni de etkiliyordu. Başka bir radyo açıyorum, tek dertleri &#8220;<em>maçlar n&#8217;olacak&#8230;</em>&#8221; herkes maaşallah simon kuper havasında, yorumculara bakıyorsun, sanırsın futbol kritiği yapan bir kendileri var dünyada&#8230; Başka bi kanalda kendilerini acayip komik sanan bir grup insan, kendi aralarında eğleniyorlar, beni güldürmese de, &#8220;<em>haa</em>&#8221; dedim &#8220;<em>bunlar da ayrı bi bkm mutfak kafası.&#8221; </em>Bir süre sonra baktım ki amaç kendimi dinlemekken, belli amaçlarla, belli belirsiz bir şeyleri anlatmak için &#8220;yayın&#8221; yapan vericiler arasında dolaşıp duruyorum. Benim gibi birileri var, o an o radyoyu dinleyen, arayıp konuşan, &#8220;<em>seviyorum anlar mısınız, istiyorum çalar mısınız?</em>&#8221; falan diyenler mesela, acayip. Elbette dinleyip işine gücüne devam eden de var aynı şekilde, tabii onlar da radyoda dinledikleri şeyleri anlatmak gereği duyuyorlar.</p>
<p>O sıralarda <strong>Lost</strong>&#8216;taki French Chick&#8217;in yaptığı radyo yayınını yakalayan kadro aklıma geldi. Bazıları çok takıldı bu yayına, peşinden koştu, bazısı sklemedi kendi &#8216;dalga&#8217;sına baktı. Ben hangilerindendim acaba?</p>
<p>Yapım gereği duyduğu, gördüğü, izlediği herşey üzerinde ister istemez düşünen bir insanım. Dolayısıyla kendimi hepsi üzerinde düşünüyor buldum&#8230; Açık Radyo&#8217;nun &#8220;<em>dengesiz bu ülke, bu millet ayarsız</em>&#8221; söylemlerini dert edinip, neyin nasıl olması gerektiğine dair fikirler yürütürken, futbol konuşan radyocuları dinledikten sonra etraftaki kimi insanlarla &#8220;<em>Dinledin di mi hoca, öyle diyor ama aslında Elano&#8217;yu yanlış pozisyonda oynatıyor, o yüzden&#8230;</em>&#8221; diye ahkâm kesme turlarında dolanıyordum. Bir süre sonra anladım ki, dinlemek üzerine bir seçim yapmış olsam bile, onların benim için seçtiklerini dinliyorum. Kendimi değil. İşin kötüsü, bir de edepsizce, onlardan dinlediğimi, bunlara anlatıyorum aynen şimdi olduğu gibi.</p>
<p>Uzun zaman kendini dışarıdan soyutlayınca ve radyo olsun, televizyon ya da sinema olsun, seçtiğin &#8220;yayın&#8221;larla sınırlandırınca dünyanı, dışarıdaki hayat, koşuşturma, belli belirsiz dertler, sıradan olaylar hep birden anlamsız gelmeye başlıyor. Sen başka bir ilgiler/bilgiler dünyasında geziniyorsun, başkaları daha başka mevzuların defterini tutuyor&#8230; Bu yüzden de senin ilgin dışındaki mecraları seyreden herşeye karşı duyarlılığını sıfır noktasına yaklaştırarak kendini yalıtıp, koruyorsun. İlgini çekmeyen bir şey varsa konuşulan &#8220;<em>Haaa. evet, yine şahit oldukları bir yayından (internet, tv, radyo, gazete, twitır, sözlük, vs&#8230;) bahsediyorlar. sigiym, boşver&#8230;</em>&#8221; deyip kendi yolunu tutuyorsun.</p>
<p>Herneyse, o dinleme aralıklarında fark ettim ki, işten eve dönerken radyoda o an kulak kesilmemi gerektiren bir sohbet varsa etrafta gördüğüm üstü başı yırtılmış bir insana &#8220;<em>yazık ula</em>&#8220;, sahibinin gezdirdiği hiperaktif bir köpeğe &#8220;<em>bak şunun şirinliğine hahaha</em>&#8220;, ayak üstü alışveriş yaptığım bakkala &#8220;<em>bunun işi de akşama kadar gelene sarma, gidene dolma, kuru muhabbet</em>&#8221; deyip devam ediyorum. Yani hissettiğim hiçbir şeyde 1 dakikadan fazla durmuyor, etraftaki hiçbir şeyi, o anda asıl olarak hayatla bağım olarak tanımladığım yayının kendisinden fazla önemsemiyor ve tekrar yayının kendisine dönüyordum. Çalan müziğe göre kimi zaman yürürken geçtiğim yollar &#8220;<em>evet ya, dünya böyle akıp giden bi yer, bak ben de aradan süzülüyorum</em>&#8221; dercesine keyifli, kimi zaman &#8220;<em>şu hayata bak, kirlilik, zehir, insanlar anlamsız anlamsız dolaşıyorlar, hepsi zombi, ben de soundtrack&#8217;ımı koymuş keyifle evime gidiyorum, ne mutlu bana</em>&#8221; diyecek kadar memnun edici, kimi zaman da canımı acıtacak kadar karamsar gelebiliyordu. Bir şeyler hissettiğim doğruydu ama hangi hissi ne kadar? Acaba &#8220;<em>yazık</em>&#8221; deyip geçtiğim bir insanı görünce yapmam gereken bu muydu? Sevimli köpeği eğilip sevsem olur muydu? Bakkalın yerine kendimi koymaktansa gülümsemesine karşılık versem, <em>&#8220;nassın amıca?&#8221;</em> diye sorsam daha iyi değil miydi? Şimdi öyle gibi geliyor. İçerisinde insan etkeni olan davranışların tepkileri her zaman planlandıkları gibi olmazlar. &#8220;Yazık&#8221; diye üzüldüğüm insana yemek ısmarlamaya kalksam dolandırıcı çıkabilir, eğilip köpeği sevsem sahibi emekli teyze &#8220;<em>gelirken gördüm taşşaklarını düzelttin, o pis ellerini çek köpeğimden</em>&#8221; diye çıngar çıkarabilir, bakkala nasılsın diye sorsam can sıkıntısından anlatmaya başlayıp kâr marjlarına girebilir ve beni programı dinlemekten alıkoyabilir. Daha birçok şey olabilir, zira bilindiği gibi insanda herşey mümkündür.</p>
<p>Çok şükür tam da o sıralarda kulaklığım bozuldu. Gürültünün tam ortasına tekrardan düştüm. Bu kadar uzun süre ya da en azından yukarıdaki paragraflar kadar kendi içinde yaşarsan, gerçekte varolan, görmediğin, duymadığın, umursamadığın dolayısıyla doğru düzgün hissedemediğin herşey seni dengeni bozacak kadar sarsabiliyormuş. Kulaklıkla ses sonda dolaşırken hiç sallamadığım araba kornaları, motor sesleri, duymadığım, görmezden geldiğim, insanlar, insanlar arası anlaşmazlıklar, yüzler, mimikler, ifadeler o kadar net ve dibimdeydi ki, benim dışımda hayatta-her gün gidip geldiğim yolda bunların yaşandığına alışmam acayip zor oldu.</p>
<p>O sıralarda bünyedeki hissiyatın üstüne Tim Robbins&#8217;in oynadığı <a href="http://www.apple.com/trailers/thinkfilm/noise/" target="_blank">Noise</a> filmini de keşfedince, gürültü tahammülsüzlüğümü ve bizzat kendimde de hissettiğim &#8220;ben! umursamazlığı&#8221;nı şiddet ile dışarıya vursam mı vurmasam mı diye kendimi cıncıklamaya başladım. Bir minibüs şoförüne &#8220;<em>doğru kullan lan arabayı artislik yapma</em>&#8221; diyerek ayar çekmeye kalkışmam da o zamana rastlar. Allahtan adam mantıklı çıktı, alttan aldı, konu uzamadı. Bir süre sonra fark ettim ki etrafa, &#8220;<em>adaletsiz, haysiyetsiz, cins bir hadise vuku bulsa da, direkt dalsam birine ense kökünden</em>&#8221; niyetiyle bakıyorum&#8230; Yani düpedüz kaşınıyorum&#8230;</p>
<p>Evet, ben belki kaşınıyordum, belki dayanamaz; fazladan hisseder olmuştum ama diğer taraftan onlar da hiçbir şeyi umursamıyorlardı ki kardeşim. Okuduğum ve dinlediğim ve izlediğim kadarıyla dünya yok olurken, devir değişirken, dünyada her gün birbirinden acayip olaylar yaşanırken, Türkiye&#8217;deki kaos, diktatorlük, sorunlar, empatisizlik, adaletsizlik, eşitsizlik, dayatmacılık bu kadar rahatsız ediciyken, dünyada ekonomi yeniden şekillenirken, insanlar delicesine intihar ederken, lise çağındaki çocuklar kafa keserken, pompalı silahla okula dalıp arkadaşlarını öldürürken, kıtalar yeniden şekillenirken, bir sürü canlı türü yok olurken ve en kötüsü herbirimiz layık görüldüğümüz; yetinmekle sevinmeye alıştırıldığımız, hakkımız olan şeylerin göstermelik, taviz gibi sunulmasıyla neredeyse mutlu olmaya çalıştığımız halde etraftaki tüm bu insanların neden halen hiçbir şey garip değilmiş gibi davrandıklarını anlayamıyordum. herkes yüzünde/ifadesizliğinde, bir günde ve etrafında insanlarla yaşıyor olmanın yorgunlukla karışık nefretini  taşırken tüm bunları değiştirmek adına bir ekstradan bir mimik bile kullanmayacak kadar hımbıl, duyarsız, ve tahammülsüz görünüyordu gözüme. kimilerinin &#8220;<em>ya bu hummer&#8217;ın yenisi var ya yola sığmıyor</em>&#8221; çimdiklemesi üzerine bir minibüs yolculuğu boyunca konuşmaları, halen &#8220;<em>omo&#8217;nun yeni reklamı güzel olmuş</em>&#8221; üzerinden sohbet işletebilmeleri de bir süre bana kabul edilebilir gelmedi. benim sırf şahsi seçimlerle biçimlendirip içine saklandığım dünyaya yabancı olan tüm bu gündelik sıradan olaylar, yüzler, tavırlar, haller ve insanlar bana yabancıydı. ben, moebius halkasının altyüzünde takılmış, asıl günün gördüğü üst yüzeyde ne olup bittiğinden habersiz ve durduk yere, kendimi tekrar içerisinde bulduğum dışarıya tahammülsüz; kanıksadığım şeylere yabancı herşeyden işkillenen bir yabancı korkusuyla moebius döngüsüne devam edip edemeyeceğim konusunda hiçbir fikrim olmadığı halde dımdızlak ortada kalmıştım.</p>
<p>Bunun üzerine gidip bir kulaklık almaktansa, insanların içinde yine observer moduna dönmeye karar verdim. İzleyecektim. Neler konuşuyorlar, neleri dert ediyorlar, nelerden medet umuyorlar, neyi takip ediyor, ne dinliyorlar&#8230;  Böylece ben de herkes gibi olabilecek, herkes gibi dertleri olan bir insana dönüşebilecek, dolayısıyla herkesin içinde yaşarken rahat bir hayat sürebilecektim. çünkü herkes, o kadar zattirizot mevzulara takılıyordu ki, etrafta bunca dert, keder, acı, gariplik vs. varken bu derece umursamaz ve hımbıl olmayı özler olmuştum. bir ulvi rahatlık gibi geliyordu bana, halen bir reklamı, bir klibi, bir maçı konuşabilen insanların boşvermişliği.. Bir süre bu tiyatroyu oynadım. Ama bildiğim gerçekleri unutamıyor olmamdan dolayı, herkes gibi davranmaya çalıştığım anlar pek de keyifli geçmiyordu. Zira en dutturikten mevzuda, dalgasına sarmak varken bile ben konuyu &#8220;<em>dünyada aslında neler oluyor?&#8221;</em>a bağlayabiliyordum. Hatta aslında şu cümleye kadar da bunu göstermeye çalıştım&#8230;</p>
<p>Şimdi. Elbette ki şu an değil, bir süredir. Burada, şimdide, bu ülkede, etrafımda bunlar oluyor ve bunlar yaşanıyorken yaşadığımı idrak etmiş durumdayım. Biliyorum ki çok keyif alsam da <em>Californication</em>&#8216;ı ya da <em>The Riches</em>&#8216;ı izlemek sonrası edindiğim bilgi, keyif, mutluluk, eğlence, herkes <em>Kapalı Çarşı</em>, <em>Kurtlar Vadisi</em> izlediği için kimselere bir anlam ifade etmiyor. Ben Ezel ve Canım Ailem izlesem berikiler <em>Ihlamurlar Altında Yaprak Dökümünden Aşk-ı Mevzu</em> havasında. konu, ben yabancı dizi izliyorum konusu değil. Ben <em>Californication</em> izliyorsam öbürü <em>Sopranos</em> izliyor, Ben <em>G.I. Joe</em> izlediysem beriki <em>The Hangover</em>&#8216;a takılmış, bir diğeri önden gidip filmleri sinemaya gelmeden, dayanamamış nasıl ettiyse dizileri televizyonda yayımlanmadan önce izlemiş, kimi daha o bölüme gelmemiş, kimi kendini belgesele vermiş. Kimi hürriyet&#8217;ten takip etmiş haberi, öbürü sözlükten çok daha önce öğrenmişmiş, berikisi ise zaten şu an işi yoğun olduğu için onlara ancak gelecek hafta sonu bakabilecekmişmiş. Lan&#8230; Ben ne kadar şimdide olursam olayım, benim zamanım, zamanı kurgulayışım, yaşayışım, bir başkasının zamanıyla eşlenik değil.</p>
<p>Artık eskisi gibi herkes <strong>He-Man</strong> izleyip sokağa koşup He-Man&#8217;den bahsetmiyor; <strong>Kara Şimşek</strong> ya da <strong>Çalıkuşu</strong> izlemiyor, aynı gazeteyi takip etmiyor, haberi aynı kaynaklardan, aynı haliyle (bir haberin metni gün içinde birkaç kez değişebiliyor) okumuyor, aynı filmleri izlemiyor, benzer müzikleri dinlemiyor, bir şeylerden benzer zaman aralıklarında haberdar olmuyor. Her biri kendi zaman evreninde yaşayan bir sürü insan etrafta, bir yerlerden bir yerlere gidiyor, arada olursa arabanın balatasını yaptırmak, lavabonun sızdıran borurusunu değiştirmek, akan çatıyı onartmak gibi şeyler yapmak için şimdiki zamana dönüyorlar. Ha, bir de herkes evine dönüyor. Evinde, aynı zaman algısıyla yaşayabildiği insanın/ların yanına. Birlikte evde, aynı şeyleri takip edip aynı şeylere kafa yorup, aynı şeylerden bahsedebiliyor, aynı şeylere üzülüp/sevinebiliyorlar. Tabii bir de yalnızlar var; sadece kendilerine dönebilenler&#8230; ki, ara sıra rahatlatıcı, çok zaman hüzünlü olabiliyor onların hali.</p>
<p>Neticede zamanın göreceliliği, herkesin &#8220;önce ben&#8221; olmak üzere maksimumda iki kişilik bir zaman kurgusu yaratması sebebiyle neredeyse bir kaosa dönüşüyor ve aynı anda, aynı ilgi/bilgilerle yaşamayan insanlar artık kendi zaman aralıklarına bölünüyorlar. buna artık miyoz ve mayozdan sonra, nasıl bir bölünme adını koyalar bilmem ama gerçek şu ki, hepimiz ayrı bir zaman algısına bölünüyoruz bir süredir. </p>
<p>Dediğim gibi tüm bunları kulaklarım tıkalıyken düşünüyordum. Oysa şimdi, şimdideyim&#8230; Memlekette demokratik açılım yapmışlar, duysam da üzerinde 5 dakika düşünmedim. Her taksici gibi benim de sorulsa söyleyecek fikrim vardı ama ne takip ettim, ne peşine düştüm.</p>
<p>Fakat bu sabah işe gelirken Türkiye&#8217;de yaşayan kürtlerin Türkiye&#8217;nin zencileri olduğunu bizzat gördüm. Türkiye&#8217;nin kurak yerde yaşayan, dışlanan, hor görülen, ikinci sınıf insan olarak sınıflandırılan, sevilirken acıma hissiyle, gelişmemiş bir çocuğu sever gibi sevilen, üstüne conti cila çekmeyi bilmeyen, dünyayı takip etmeyen, tarlalarda boğuşan, beyaz türk toplumbilimcilerimize göre bilinçsizce üreyip duran, batı kültürü, medeniyet görmemiş güzel konuşma ve yazma, toplum içinde nezakêt gibi kavramları idrak etmemiş oldukları düşünüldüğünden ikinci sınıf insan muamelesi yapılan bu vatandaşları Türkiye&#8217;nin zencileriydi.</p>
<p>Kendi dilleri, kendi müzikleri, kendi kültürleri, el işleri, ilişki kurma biçimleri, dertleri, arayışları vardı bu insanların. Ama bu insanların gelip de aramıza katılacağı, dağdan inip soframıza oturacakları, bizimle aynı iş yerinde, aynı haklarla (bunlara hak denirse) çalışacakları gerçeği henüz kimsenin aklında ucundan bile geçmiyordu. Onlar askerlimizi vuran katillerdi, elleri kanlıydı, her kürt pkk&#8217;lı, her kürt gelişmemiş canlı, her kürt açgözlü, içi düşmanlık hissiyle dolu bir yabancıydı. üstelik biz kendimizi &#8220;modern insan&#8221; olarak tanımlarken, onları tüm kibirimizle sanki bambaşka bir zamandan gelen, aramıza karışmalarından korktuğumuz, az gelişmiş insanlar olarak görmekten de imtina etmiyorduk.</p>
<p>demokratik açılım&#8230; yani, kutuplaştırma. Şimdi etrafta görüyorumki insanlar kürt kökenli vatandaşların kendi aralarına karışmaları olasılığından korkuyorlar. Yabancıdan, onun cesaretinden, onun sürüp giden bu saçmasapan düzende bir şeyleri değiştireceğinden, alışık oldukları kim kime dum duma hayatlarına müdahale edilmesinden, medeniyet diye sarıldıkları sosyal kodların onlar tarafından kavranamayacağından, adını saygı koyup benimsetmeye çalıştıkları o yalan ve bencil hoşgörü taklidini dağdan gelen, doğulu insanların anlayamayacak olmalarından ve aç olmaları, görmemiş olmaları vesaireden dolayı kendilerine saygı duymayacaklarından falan&#8230; Dün Devlet Bahçeli -ki onun konuşmasını neye benzeteceğimi siz daha iyi bilirsiniz- hatta Deniz Baykal bile &#8220;<em>Terörizmle mücadele terörizmle müzakereye dönüşmüştür</em>&#8221; diye konuşurlarken hiç utanmadan <em>uzlaşmama</em>yı bir çözüm onarak önerdiler. İnsanların laflarını dinlediği bu liderler topluma doğulu düşmanlığı aşıladıklarının bilincinde olarak ve daha kötüsü bunu hiç mi hiç umursamadan saçma sapan yargılarda bulundular. Sonuçta işte bu insanların kurduğu, anlattığı, varsaydığı düzene alışmış insanlar da dağdan inecek insanlardan, kürtçe&#8217;den, doğulu bir insanın görünüşünden korkacak, onları yabancılayacak ve paraları varsa aşağılayacaklar.</p>
<p>Şimdide bu ülkede bunu gördüm. Canım sıkıldı. Yine de artık silahsız, toprak kavgası yapmadan müzakereyi zorlamalarını umduğum Türkiye&#8217;nin zencilerinden umutluyum. Tüm Türkiye evvela insan olduklarını, hangi şartlarda yaşadıklarını, yaşamaya zorlandıklarını, nasıl bir kültürleri olduğunu, neleri dert ettiklerini gösterebileceklerini umuyorum. Fakat Amerika&#8217;daki zencilerin mücadelesini bilen biri bunun da zor olmayacağını bilir. Amerika&#8217;da kimi beyazlar, sarılar, morlar, düşünenler, üretenler, söyleyenler, toplum önünde konuşabilenler, insanları etkileme gücü olanlar destek olmasa, bütün zenciler insan olduklarını söylemeye çalışan diğer insanlarla bir hareket etmese, artık yapılan o saçmalıkların, deri renginden, doğum yerinden dolayı insan asmanın, yargılamanın, horlamanın artık &#8220;bu zaman&#8221;a ait olmadığını bas bas bağırmasalar, bugün Amerika&#8217;da barıştan bahseden bir siyahi başkan görmemiz mümkün değildi. (<em>tırışkadan tümevarım</em>)</p>
<p>İşin bir de arabesk tarafı var elbette. O da Amerika&#8217;daki fakir zencilerin halen beyaz olan diğerlerine &#8220;<em>sizin yüzünüzden, ne bakıyon pis beyaz, zenciyiz diye aşağılıyon di mi?</em>&#8221; edebiyatı yapmaları. Türkiye&#8217;nin zencileri bu kozu, &#8220;<em>bize bunları yaptınız, bizi böyle yargıladınız, böyle işkence ettiniz</em>&#8221; söylemleri üzerinden uzun süre devam ettireceklerdir. Ettirmeliler de. Herşey, yapılanlar, adaletsizlikler herkes tarafından bilinmeli. Ama yeni nesiller artık ayrımcılık dürtüsüyle, &#8220;<em>biz ve onlar</em>&#8221; diye, &#8220;<em>sen kürtsün o türk, siz başkasınız</em>&#8221; öğütleriyle yetiştirilmemeli. Maalesef kendini medeni sanan İstanbul&#8217;da yaşayan türk&#8217;ler her ne kadar metropol olduğu söylense de, Türkiye&#8217;nin medeni yaşayışının aynası gibi görünse de, türk insanının aristokratlığa düşkünlüğü nedeniyle son derece ırkçı, kendini beğenmiş, ukala bir topluluk. Herkes daha zengin, daha cicili bicili, daha elit olmak istiyor ya da kendini öyle sanıyor. cadde sarışını gibi yapay duran bu elitist tavırlar, bu pragmatik yalakalık yüzünden de, dış görünümünde kibarlık, zenginlik, nezâket bulamadıkları insanları dışlıyor, onlarla dalga geçiyor, insan yerine koymuyorlar.</p>
<p>İsterseniz Tahtakale&#8217;deki kürt esnaflara, oradan alışveriş yapan ve beyaz türk olma hayaliyle yaşayan diğerlerinin  nasıl davrandıklarını bir inceleyin. &#8220;insan nedir?&#8221; diye şaşar kalırsınız. Biliyorum ki bu bir günde çözülecek bir sorun değil. Bir zamanlar kendisini kardeşliğin, sosyalizmin, net ifadesiyle olmasa da tarzıyla sol görüşün temsilcisi olarak lanse etmiş, akıllara ilerici, cesur, ezilenlerin sözcüsü,  olarak yerleşmiş Leman dergisini hatırlamanızı öneririm. 80&#8242;li yıllarda, İstanbul&#8217;un çok göç aldığı zamanlarda dilimize kro, zonta gibi kelimeleri sokan, doğulu insanları yaratık gibi karikatürize eden, onları aşağılayan ve onların hep küfürlü konuştuğu algısını yaratan Leman dergisiydi işte. onlar hep tecavüz ederlerdi falan. Bir yel eserdi savunurlardı bir şeyi ama neyi, neden ve nereye kadar savunacaklarını bilemeyecek kadar duyarsız, ayarsız bir kültürün mimarıydı Leman ki zaten o kültür de, düşmanlıktır.</p>
<p>Şahsen arada bir kafamdan, kendimizi varsaymak için kurduğumuz rafine, korunaklı hücreden, son derece kişiye öz an algısından çıkıp, şimdi&#8217;den uzaklaşıp geçmişe bakmayı seviyorum. Arada topladığım herşeyle, her bilgiyle, geçmişi yeniden anlamak, o andan sonrasını farklı algılamayabilmem ya da en azından saatleri ayarlama enstitüsü&#8217;nün artık yapamadığını yapabilmem açısından faydalı oluyor. fakat biliyorum ki, sen, barda&#8217;daki gençler misali <em>TGG</em> derdine düşmüşken birden bir dış etken gelir, her şeyi darmadağın eder, çük gibi kalırsın hayatın karşısında; olur, hayat oldurmuştur, vazgeçmeye sebep değil.</p>
<p>Herneyse, adet olduğu üzere her yazının giriş gelişme ve sonuç bölümleri olmalı. Yukarıdaki tüm metin için giriş/gelişme/sonuç kaygısı taşımadım. Kimsenin de yazarken bu formel disiplin kaygısını taşımasını istemem.</p>
<p>Son derece kişisel blog deneyinde, önceden de olduğu gibi, şu akıntıyı &#8220;t<em>üm bu yazdıklarımdan ne anladım, şimdi ne yapacağım?</em>&#8221; sorusunu kendime sorarak bitirmek isterim.</p>
<p>Bir süre kulaklık almayacağım. <span style="color: #000080;">(2 hafta sonra edit: <em>Kris&#8217;cim aldığın efsane kulaklık için çok çok teşekkür ederim, evet, planladığın gibi olmaz hiçbir şey :</em></span>)</p>
<p>Çünkü bu sabah minibüse bindiğimde şahane bir Kürtçe şarkı çalıyordu. Minibüsteki tek yolcu bendim, ses rahatsız edici olabilecek düzeyde açıktı, ama 15 saniye sabrederek dinledim ve şarkıyı çok sevdim. Şarkıyı dinlerken &#8220;<em>Acaba şimdi bir emekli subay ya da daha beteri emekli subay eşi minibüse binse ne olur?</em>&#8221; diye düşündüm. Muhtemelen gerginlik olurdu. Birileri binmeden şarkıyı kimin söylediğini öğrenmeliydim. Ama şarkı da güzeldi ve dinleyesim vardı. Şarkının ara solosu girince şoföre sordum:</p>
<p>- Kim bu çalan?<br />
- Rorşahn<br />
- Kim usta?<br />
- Roşayn&#8230;<br />
- Rojarn mı?<br />
- Rojaeyan&#8230;<br />
- Haa. Tamam. Çok güzel şarkı ha!<br />
- Valla yeni albüm çok güzel abi.<br />
- Gitarlar süper olmuş.</p>
<p>Sesi açtı. &#8220;<em>Eyvallah</em>&#8221; dedim. Arkama yaslanıp boş minibüste yola devam edip şarkıyı dinliyordum. Şoför de sanırım şarkıyı dinlemek istiyordu ki, birkaç durakta durmadan geçti. o ara gördüm ki, bir zamanlar minibüslerin içini dolduran orhan/ferdi/müslüm arabeski yerini kürtçe şarkılara bırakmıştı. o zamanlar isteseniz de istemeseniz de, şoför hangi moddaysa, ona uygun bir dj&#8217;lik yapar, en neşeli halinizde, en cabbar arabeskle bayıltırdı yol boyu. seven de, sevmeyen de bunu dinlemeye mecbur kalırdı. şimdi o hükümdarlık ve o müzikler bitti. artık kimseye hitap etmiyor orhan, ferdi vesaire. belki biraz nostaljik tat niyetine arada bir atılıyorlar mideye o kadar. fakat artık, kendi dinlediği müziği duyurmak isteyen, kendi duygusunu, bağıran şarkıcılara eşlik ederek göstermek isteyen ve güne bu şarkılarla katlanmak isteyen hakir görebileceğimiz yeni &#8220;alt-insan&#8221;larımız var. türkiye&#8217;nin zencilerini kürtçe şarkılar dinlerken gördükçe, &#8220;<em>oh be onlar gibi değilim linkin park dinliyorum</em>&#8220;,&#8221;<em>kızım çok şükür yabancı müzik seviyor</em>&#8221; gibi düşüncelerle mastürbasyon yapabiliriz. kendi bomboş suratlarımızı aynada hasetle seyredip, onların yaban duruşlarını, para verdikçe onlara hükmetme gücünü kendimizde buluşumuza aşık olarak horlayabiliriz hem de&#8230;</p>
<p>Şoför ikinci şarkıda durdu ve bir yolcu aldı. Bir teyze&#8230; Daha kıçını koyar koymaz -ki zaten bilirsiniz teyzeler minibüse önce ayaklarıyla değil kıçlarıyla binip, kıçlarını su aramaya yarayan ağaç dalları gibi kullanarak sığdırabilecekleri uygun bir yer aranırlar- &#8220;<em>müziği biraz kısar mısınız?</em>&#8221; dedi. Şoför bana baktı, &#8220;<em>Eee, işte&#8230;&#8221;</em> dercesine bir mimik yaptı ve &#8220;<em>Tabii hanımefendi</em>&#8221; deyip kıstı sesi. İkinci şarkı ilki kadar güzel olmasa da nakaratı acayip sempatik geldi bana. &#8220;<em>MıymıyDıydıyFıydıy Zindane&#8230;</em>&#8221; Şarkıyı söylenin ne dediğini bilmiyordum, o sesleri çıkarmam da bir hayli zordu ama içimden nakarat geldikçe tekrarlamayı denedim. Bir sonraki durakta birkaç kişi birden bindi. Binenlerden biri &#8220;<em>Kıssana şunun sesini biraz&#8230;</em>&#8221; dedi. Şoför biraz daha kıstı. Sonra şoför kırmızı ışıkta durdu ve yandaki minibüse kürtçe seslenerek bir şeyler anlattı. Anladığım kadarıyla şoförün yanında oturan adamın kendi arabasına geçmesini istiyordu. Anlayamadığım birkaç kelimeden sonra diğer minibüsteki adam indi ve bizim minibüste şoförün yanına oturdu. Kürtçe bir şeyler konuştular. Arada &#8220;<em>yolci&#8230;</em>&#8221; ve müzik benzeri bir kelime seçebildim. Sonra şoför sesi biraz açtı. Yanındaki arkadaşı kıstı, o açtı, diğeri kıstı. Şoför olan sesini yükselterek kürtçe bir şeyler söyledi. &#8220;açarım kardeşim sesi kimse karışamaz&#8221; der gibi, yeni binen arkadaş, müziği kıstıran adama sert bir bakış attı, ardından kürtçe bir şeyler söyledi ve sesi kıstı. İnerken &#8220;<em>Köşede ineyim</em>&#8221; dedim her zaman ki gibi, &#8220;<em>Tabii abi</em>&#8221; dedi şoför. &#8220;<em>Haydi kolay gelsin</em>&#8221; diye seslendim, &#8220;<em>Sağol abi iyi günler</em>&#8221; dedi şoför. işe gidene kadar, duyduğum o kürtçe şarkı çaldı kafamda tekrar tekrar. keşke söyleyenin kim olduğunu anlayabilseydim.</p>
<p>Şarkı bu değildi ama saatlerce aradıktan sonra ses ve müzik olarak benzeyen bir tek bunu bulabildim:<br />
<a href="http://www.yazartikanmasi.com/wp-content/uploads/2009/_mp3/Rojda-Le_Buke.mp3">Rojda &#8211; Le Burke</a></p>
<p>tüm bunlardan sonra, bir kısa dalga internet yayınında (blog) bunlardan bahsediyor olmanın ironik açmazında sürüklenirken, beni memnun eden ve aslında şu anda tutan şey ne bu blog&#8217;u yazıyor olmak, ne de herhangi bir teselli. sadece, o gün, o minibüste olmak ve o şarkıyı tam da duymam gereken yerde, çok şükür kulağımda kulaklık yokken dinlemiş olmak. &#8220;oradaydım&#8221; der ve bir rahatlık ya da bir üzüntü hisseder ya insanlar, işte öyle bir şey&#8230;</p>
<p>21.11.09</p>
<p><a href="http://www.yazartikanmasi.com">YAZAR TIKANMASI by Cyrettin Yureklikatir</a><br/><br/><a href="http://www.yazartikanmasi.com/index.php/anladim/yollardan-gecerken-duyulan-bir-zenci-muzigi.htm">Yollardan Geçerken Duyulan Bir Zenci Müziği</a></p>
        <p><center>&copy; %FIRST Yüreklikatır - visit the <a href="http://www.yazartikanmasi.com">author</a> for more great content.</center></p>      ]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.yazartikanmasi.com/index.php/anladim/yollardan-gecerken-duyulan-bir-zenci-muzigi.htm/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
<enclosure url="http://www.yazartikanmasi.com/wp-content/uploads/2009/_mp3/Rojda-Le_Buke.mp3" length="3780824" type="audio/mpeg" />
		</item>
		<item>
		<title>Gelmiş Geçmiş En İyi 10 Distopik Film</title>
		<link>http://www.yazartikanmasi.com/index.php/anladim/gelmis-gecmis-en-iyi-10-distopik-film.htm</link>
		<comments>http://www.yazartikanmasi.com/index.php/anladim/gelmis-gecmis-en-iyi-10-distopik-film.htm#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 28 Dec 2009 21:55:20 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Cyrettin Yüreklikatır</dc:creator>
				<category><![CDATA[anladıM]]></category>
		<category><![CDATA[düşündüM]]></category>
		<category><![CDATA[gördüM]]></category>
		<category><![CDATA[izlediM]]></category>
		<category><![CDATA[süzdüM]]></category>
		<category><![CDATA[öğrendiM]]></category>
		<category><![CDATA[distopik sinema nedir]]></category>
		<category><![CDATA[en iyi 10 film]]></category>
		<category><![CDATA[en iyi distopik filmler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.yazartikanmasi.com/?p=566</guid>
		<description><![CDATA[Dünyanın gidişatının pek de huzur verici olmadığı bu günlerde, pırıl pırıl bir gelecek tarifesi sunmaktansa insan doğasının karanlık yönünü de hesaba katarak, geleceğe dair umutsuzluğu betimleyen ve bazen de kaçınılmaz şekilde yine de bir umut olduğunu söyleyerek öyküsünü sonlandıran distopik filmlerin en akılda kalıcılarını, en önemlilerini ve en unutulmazlarını mainstream sinemanın benim bildiğim kısmı içerisinden [...]<p><a href="http://www.yazartikanmasi.com">YAZAR TIKANMASI by Cyrettin Yureklikatir</a><br/><br/><a href="http://www.yazartikanmasi.com/index.php/anladim/gelmis-gecmis-en-iyi-10-distopik-film.htm">Gelmiş Geçmiş En İyi 10 Distopik Film</a></p>
]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong><a href="http://www.yazartikanmasi.com/wp-content/uploads/2009/12/cogito-melancholia-by-kris.jpg"  rel="lightbox-566"><img class="alignright size-full wp-image-585" style="margin: 3px; border: black 5px solid;" title="cogito melancholia by kris" src="http://www.yazartikanmasi.com/wp-content/uploads/2009/12/cogito-melancholia-by-kris.jpg" alt="" width="241" height="342" /></a>Dünyanın gidişatının pek de huzur verici olmadığı bu günlerde, pırıl pırıl bir gelecek tarifesi sunmaktansa insan doğasının karanlık yönünü de hesaba katarak, geleceğe dair umutsuzluğu betimleyen ve bazen de kaçınılmaz şekilde yine de bir umut olduğunu söyleyerek öyküsünü sonlandıran distopik filmlerin en akılda kalıcılarını, en önemlilerini ve en unutulmazlarını mainstream sinemanın benim bildiğim kısmı içerisinden seçerek listelemek isterim.<br />
</strong></p>
<p>İnsanlığın gereklerini unutmuş kitleler, totaliter hükümetler, engellenemeyen hastalıklar, post-apokaliptik mekânlar, sibernetik teknolojiler, toplumsal kaos, kent içinde yaygın şiddet&#8230; bunlar geleceğin meşum gölgesini, geleceğe dair karamsar bir bakışı masaya yatıran distopik filmlerde kullanılan ortak temalardan bazıları.</p>
<p>Ütopya, bizlere kusursuz bir sosyal, politik ve teknolojik enfrastrüktür sunar. Kaosun, kavgaların ve açlığın olmadığı, kişisel özgürlük kavramının gerçekten yaşanabildiği ve tatmin edilebildiği refah dolu bir dünya&#8230;  Bu derece umutvar portreler dünyanın şu andaki halini bilen herkes için tozpembe bir hayalin çok ötesinde olduklarından, gerçek algımızla buluşmaz ve geride bir tutam &#8220;olsa ne güzel olurdu&#8221; hissi bırakarak unutulur giderler. Zira hepimiz, bizi ele geçiren tüm ütopik düşlerin hemen ardından gerçeğin tam da ortasında olduğumuzu hissettiren bir şeylerle karşılaşırız. Bir korna sesi, bir bardağın kırılması, konuşmak istemediğiniz birinin tam o anda cep telefonunuzdan sizi araması veya ikiz kulelere bir uçağın çarpması; niyet ne olursa olsun ütopik düşlere inanmak için fazla iyimser ya da çok romantik olduğumuzu hatırlatırlar. Yani aslında gerçeğimiz; içinde savrolduğumuz hayat, bilimsel olarak bir kaosun ortasında dönüp durduğunu bildiğimiz dünya, hali hazırda distopik bir varoluşta yaşadığımızı kabul etmektir zaten.<br />
<span id="more-566"></span></p>
<p>Buradan baktığımızda içinde olduğumuzu varsaydığımız, ütopyanın antitezi sayılabilecek, toplumsal bir kurgudur distopya: bilim-kurgu sinemasının yol göstericisidir ve kerhen şahit olduğumuz sanat, politika, finans gibi her türlü &#8216;endüstri&#8217;nin gelecek kurgularının şekillenmesinde önemli bir paya sahiptir. Ütopik hayat kurguları dünyayı şekillendiren her türlü ilim-bilim dalı için nelerin hayal edilmesi gerektiğini gösterirlerken, distopya içinde bulunduğumuz gerçeği anlatır ve aslında öncelikle bu gerçeklikler için önlemler alınır. Önlemler, sınırlar ve kurallarsa ütopik dünya tasarısının ve kişisel özgürlük havucunun gerçekl olabilme ihtimalini sıfıra daha fazla yaklaştırırlar.</p>
<p>Distopyanın dünya kontrastı, içinde varolmak istemeyeceğiniz türdendir. Yoksulluk ve eşitsizlik vardır. Hükümet ve hükümetin izin verdiği kişiler güçlü, geride kalanlar ise onlara tabî kölelerdir. Arka planda ise insanları hissizleştiren ya da canavarlaştıran teknoloji, insan kaynaklı felâketler, kaynak yetersizliği, doğanın tükenişi ve sınıf temelli devrim gibi senaryolar işlenir. Aslında, hem Türkiye&#8217;ye hem dünyaya şöyle bir bakarsanız, içinde bulunduğumuz habitattan pek de farklı değildir distopik senaryolar. Zira &#8220;<a href="http://www.derkenar.com/kitapkurdu/siyaset-kediyi-arkadan-duzmeye-benzer/" target="_blank">bombalar hiç patlamayabilir</a>&#8220;.</p>
<p>Tüm bunlara rağmen biz, aslında hep iyiyi ve güzeli umut etmeye alışık olduğumuzdan, hep bir kurtuluş düşlediğimizden ve aslında yaşadıklarımıza dayanamayıp sadece bu umutlara kaçabildiğimizden dolayı bu distopik kurgular bize garip, karanlık ve korkutucu gelirler. Bize bizi, halimizi, yaşadığımız dünyayı gösterdiklerinden değil, işin kötüsü, aynaya bakmamızı sağladıklarından ve onaylayacağımız bir gelecek tasviri sunarken bizi uyarmaya kalkışacak kadar küstah ve bilinçli olduklarından&#8230;</p>
<p><strong>10. <a href="http://www.torrentz.com/ccc0e408b26f1465ea07c170ecf7096724b516df" target="_blank">THX 1138 (1971)</a></strong></p>
<div id="attachment_573" class="wp-caption alignright" style="width: 230px"><a href="http://www.yazartikanmasi.com/wp-content/uploads/2009/12/10-Thx-1138-poster.jpg"  rel="lightbox-566"><img class="size-full wp-image-573" style="border: 4px solid black; margin: 3px;" title="girl with a pearl earring" src="http://www.yazartikanmasi.com/wp-content/uploads/2009/12/10-Thx-1138-poster.jpg" alt="THX 1138" width="220" height="324" /></a><p class="wp-caption-text">girl with a pearl earring</p></div>
<p>Yönetmen<strong>: <span style="color: #808080;">George Lucas</span></strong></p>
<p>George Lucas&#8217;ın yazıp yönettiği THX 1138 geleceğe dair en karamsar filmlerden biri. Hepsi beyaz giysili, robotlaştırılmış, kafaları tıraşlı karakterleriyle insanın kanını donduran, üstün bir hayal gücü ürünü.</p>
<p>Film 25. yüzyılda geçer. İnsanlar kullanımı yasal zorunluluğa bağlı kimi ilaçlar aracılığıyla benliklerine yabancılaştırılmaktadır. Bilinçleri ve tepkileri kontrol altına alınan bu insanlar, ancak üretim ve tüketim aracı kıymetinde döngüyü sağlayıcı unsurlar olarak kullanılmaktadırlar. İlaçlar sayesinde her türlü insani dürtü ve duygudan arındırılan organik canlılar aynı zamanda sevgi, nefret, heyecan gibi duygulardan bihaber giderek makineleşmektedirler. İnsanlardan bazıları bir gün kendilerini makineleştiren ilaçları almayarak, insani yönlerini keşfetmeye başlarlar ve olaylar isyana kadar sürüklenir.</p>
<p><strong> </strong>Edebiyat ve sinemaya çok defa esin kaynağı olmuş olan THX 1138, öyküsü ve sıra dışı anlatımıyla aradan 36 yıl geçmiş olmasına rağmen günümüz toplumu içinde halen geçerliğini kaybetmemiş bir sistem eleştirisi. Gençken bu derece etkileyici bir film yapabilmiş olan George Lucas&#8217;ın gün itibariyle Star Wars serilerinin gidişatından gördüğümüz kadarıyla hayal bile kuramayacak kadar ekonominin kölesi olmuş bulunması da distopik dünyanın bir kuralı sanki.</p>
<p><strong> </strong><strong>9. <a href="http://" target="_blank">Twelve Monkeys</a> (1995)</strong></p>
<p><strong>12 Maymun</strong></p>
<p>Yönetmen:<span style="color: #808080;"><strong> Terry Gilliam</strong></span></p>
<div id="attachment_574" class="wp-caption alignright" style="width: 233px"><a href="http://www.yazartikanmasi.com/wp-content/uploads/2009/12/09-12-monkeys-poster.jpg"  rel="lightbox-566"><img class="size-full wp-image-574  " style="margin: 3px; border: black 5px solid;" title="fotoğraf makinelerinde red eye özelliği yokken..." src="http://www.yazartikanmasi.com/wp-content/uploads/2009/12/09-12-monkeys-poster.jpg" alt="12 Monkeys" width="223" height="331" /></a><p class="wp-caption-text">fotoğraf makinelerinde red eye özelliği yokken...</p></div>
<p>Yıl 2035. Yeryüzünü yaşanmaz ve insanın geleceğini belirsiz kılan bir holokost sonucu dünya nüfusunun yüzde 99&#8242;u yok olmuş. Geriye kalanlarsa harap bir ara dünyada yaşıyorlar. Bir grup çaresiz bilim adamı da, gönülsüz bir aday olan Cole&#8217;u 1996 yılına geri dönüp, bu kıyamet kabusunu engellemesi için zorluyorlar.</p>
<p>Terry Gilliam&#8217;ın, Chris Marker&#8217;in 1961 tarihli <em><a href="http://www.kintespace.com/swf_video/?key=chris_marker0">La Jetée</a> </em>isimli kısa filminden esinlenerek senaryosunu yazdığı film &#8220;cassandra kompleksi&#8221; tabanına oturtulmuş, mitolojik temelli göndermeleri ve geleceği görmenin mutlaka eğlence değil, ıstırap verici bir deneyim de olabileceği yorumuyla oldukça etkileyici. Zaten düşünün ki, adamın biri 1961&#8242;de bir film yapıyor, bir diğeri bunu keşfediyor ve 34 yıl sonra o filmin kendisinde uyandırdıklarıyla ilgili yeni bir film yapıyor. 1995 tarihli bir film bu ve herkesin kabul edebileceği bir biçimde ütopik sinemanın şaheserlerinden. Fakat <a href="http://en.wikipedia.org/wiki/Chris_Marker">Chris Marker</a> amcam gelmiş 88 yaşına, 69 yaşındaki Terry Gilliam İngiliz televizyonuna komediyi öğretmiş, utopik portreler çizmiş ve sonra masal anlatmaya başlamış sinemanın gücünü en iyi kullanan insanlardan biri, metalci bi dede; biz de düdük gibi burda film izleyip, çekirdek çitliyor, internette geziyoruz. Distopik değil de ne lan bu&#8230; Arabesk, ama &#8220;ayıp di mi lan daha anlatacakları vardı bu insanların&#8221; diye isyan edebiliriz. orhan baba sözüm sana patlat bi <a href="http://www.dailymotion.com/video/x5d0p1_umit-yarkysy-orjinal-klibi_music">ümit şarkısı</a>.</p>
<p><strong>8. <a href="http://" target="_blank">Matrix</a> (1999)</strong></p>
<p>Yönetmen:<strong> <span style="color: #808080;">Andy &#8211; Larry Wachowski</span></strong></p>
<p>Ya etrafımızdaki her şey düzenli şekilde işleyen bir bilgisayar programıysa? Her şey bir yanılsamadan ibaretse ve mutlak gerçeği bilmiyorsak? Matrix bu gibi sorularla, yaşadığımız evrenin gerçekliğini sorgulayan bir film. Filmde kahramanımız Neo bir yazılım mühendisidir ve part-time hacker&#8217;lık yapmaktadır. Onunla iletişime geçen Morpheus, Neo&#8217;ya içinde yaşadığımız dünyanın bir sanal yanılsama olduğunu gösterir. Gerçek dünya robotların egemenliğindedir; insanlarsa sadece robotlara enerji sağlayan birer pildir.  Neo, Morpheus ve Trinity insanları kurtarmaya çalışırlarken, başta Ajan Smith olmak üzere kendilerini durdurmaya çalışan güneş gözlüklü ve conti takım elbiseli ajanların da üstesinden gelmek zorunda kalırlar. Etrafta çok sayıda dijital efekt uzmanı, karate kunfu, aşk meşk, gaz müzikler, teknoloji ve bolca silah vardır.</p>
<p style="text-align: center;"><a href="http://www.yazartikanmasi.com/wp-content/uploads/2009/12/08-Matrix-tipler-kesilecek.jpg"  rel="lightbox-566"><img class="size-full wp-image-575 aligncenter" style="border: black 5px solid;" title="toy story" src="http://www.yazartikanmasi.com/wp-content/uploads/2009/12/08-Matrix-tipler-kesilecek.jpg" alt="Matrix " width="738" height="294" align="center" /></a></p>
<p>2000 yılında ses, ses efekti, görüntü efekti ve kurgu dallarında Oscar alan film, sinema tarihinde ilk kez kullanılan efektlere sahip olmasıyla yeni bir çığır açtı. Ürkütücü gelecek tasarımı, zekice yazılmış ve uygulanmış senaryosu, ve özellikle dini referanslarıyla uzun süre tartışıldı ve ardından iki de devam bölümü çekildi. Matrix yapımcılarının tek hatası ortaya çıkarttıkları bu eseri popüler kültüre kurban etmeleri ve hikayelerini hızla tüketilen bir çereze dönüştürmeleri oldu.</p>
<p><strong> </strong><strong>7. <a href="http://" target="_blank">Children of Men </a>(2006)</strong></p>
<p><strong>Son Umut </strong></p>
<p><em><strong>Roman: P.D. James</strong></em></p>
<p>Yönetmen:<strong> <span style="color: #808080;">Alfonso Cuarón</span></strong></p>
<p>Hikaye 2027 yılında Londra&#8217;da başlar. Dünya&#8217;da büyük yıkımlar yaşanmıştır ve en sağlıklı kalmış yerlerden biri İngiltere&#8217;dir. Ülkeye her yerden mülteci akın etmektedir. Ayrıca kısırlık dünyanın üzerine bir felaket olarak çökmüştür. 19 yıldır tek bir bebeğin doğmadığı dünyada, yaşayan en genç insan 18 yaşına yeni basmıştır. Anarşi, kargaşa, savaşlar, göç, terör; insanların bezgin ve umutsuz ruh halleri, insanları koruduğuna inanan ve fakat bunu silahlarla yapan despot yönetim ve kamplara yollanan mülteciler&#8230; Kahramanlıkla uzaktan yakından alakası olmayan ve etliye sütlüye dokunmadan yaşayan kahramanımız Theo Faron kendini garip bir olayın içinde bulur. Mülteciler arasında hamile bir kadın vardır. Dünyadaki, hamile tek kadın.  Bu kadın, onu koruyacak olan ve &#8220;<strong>İnsan projesi</strong>&#8221; denen bir gruba gizlice teslim edilmelidir.</p>
<p style="text-align: center;"><a href="http://www.yazartikanmasi.com/wp-content/uploads/2009/12/07-Children-Of-Men-karsilastirmasi.bmp"  rel="lightbox-566"><img class="size-full wp-image-576 aligncenter" style="border: black 5px solid;" title="İngiltere'nin dünü bugünü" src="http://www.yazartikanmasi.com/wp-content/uploads/2009/12/07-Children-Of-Men-karsilastirmasi.bmp" alt="" width="336" height="362" /></a></p>
<p>Dünyamızın görmezden geldiğimiz sorunları ve bilim adamlarının geleceğe dair görüşleri hesaba katılarak senaryolaştırılan film, yakın geleceğimize dair olası korkuları net bir şekilde ekrana taşıyor. Kadınların bir süre sonra doğurmayacaklarını bildiğimiz ve nüfusun giderek arttığı bir dünyada, yeni bir canın öneminin altını çizen film, mesih yaratmak için çırpınan dine dair referansıyla da din ve faşizm tabanlı yeni savaşlar başlamadan evvel bir mesaj verme sorumluluğu üstleniyor ve &#8220;<em>Önemli olan mesih değil birader, bir tane insanın hayatı</em>&#8221; diyor&#8230; 2006 tarihli filmin ne denli etkileyici olduğu, sinema tarihinin en önemli filmleri arasına süratle girmesinden dolayı da gayet ortada. Öğretmen rolüne soyunan herkes için gelsin&#8230; <a href="http://" target="_blank">The Wall</a></p>
<p><strong> </strong><strong>6. <a href="http://" target="_blank">Mad Max 2: The Road Warrior</a> (1981)</strong></p>
<div id="attachment_577" class="wp-caption alignright" style="width: 358px"><a href="http://www.yazartikanmasi.com/wp-content/uploads/2009/12/06-Mad-Max-2-Yolda.jpg"  rel="lightbox-566"><img class="size-full wp-image-577 " style="margin: 3px; border: black 5px solid;" title="tarkan ve âtıl kurt" src="http://www.yazartikanmasi.com/wp-content/uploads/2009/12/06-Mad-Max-2-Yolda.jpg" alt="Mad Max 2" width="348" height="255" /></a><p class="wp-caption-text">tarkan ve âtıl kurt</p></div>
<p>Yönetmen:<strong> <span style="color: #808080;">George Miller</span></strong></p>
<p>Mad Max&#8217;in devam filminde Avustralya nükleer savaştan yonra yıkılmış; ilk filmden hatırladığımız Max, ailesini kaybettikten sonra kendisini yollara vurmuştur. Petrolün yaşama sebebi olduğu bir zamanda geçen filmde Max, bir petrol rafinerisini bir grup vahşi yağmacıya karşı savunan küçük bir gruba yardım eder. Bu büyük bir savaşın başlangıcıdır.  Savaş başladığında sonuç tüyler ürpertici ve bir o kadar da vahşi olur.</p>
<p>Post-apokaliptik dekorları, ilginç post-punk karakterleri, deri fetiş giysileri, canavar gibi kükreyen cümlesi modifiye araçları, gelecek tasviri ve çekim teknikleriyle kesinlikle yeni bir sinemasal türün, bir furyanın başlamasına ön ayak olmuştur Mad Max 2. Ardından birçok takliti yapılsa da, o çekim teknikleri edebiyat dersi gibi, her sinema okulunda okutulsa da tabii ki Mad Max 2&#8242;nin yeri bambaşka.</p>
<p><strong>5. <a href="http://thepiratebay.org/torrent/4678152/Blade.Runner.1982.FiNAL.CUT.720p.HDDVD.x264-SiNNERS" target="_blank">Blade Runner</a> (1982)</strong></p>
<p><strong>Bıçak Sırtı</strong></p>
<p><span style="color: #000000;"><em><strong>Esinç</strong><strong>: Philip K. Dick</strong></em></span></p>
<p>Yönetmen:<strong> <span style="color: #808080;">Ridley Scott</span></strong></p>
<p>Bilim-kurgu sinemasının en iyi örneklerinden biri olan Blade Runner&#8217;da geleceğin siberpunk bir tasavvurunu görüyoruz. Yıl 2019. İnsanlar teknolojik olarak hayli ilerlemiş, kopya insanlar/androidler yapılmıştır. Dünya dışındaki kolonilerde çalıştırılan bu kopyalar kendileri için belirlenen hayat süresi dolduğunda kendilerini yok edecekleri şekilde tasarlanmışlardır. &#8220;Replicant&#8221; ismi verilen bu kopyaların dünyaya ayak basmaları yasaktır. Eğer gelen olursa da &#8220;Blade Runner&#8221; isimli ajanlar onları avlamaktadır. Polislerin işi zordur çünkü kopyaları gerçek insandan ayırt etmek adeta bir zenaatkâr işidir. Halk ne halt yediğini bilmez bir şekilde, kim kopya kim değil ayırt edemeyecek kadar paranoyak olmuş, tüketmek için yaşamaktadır. Sınırlanmış yaşamlarına ve koyun gibi öldürülmelerine karşı çıkan bir grup kopya, yaşamaya hakları olduğu gerekçesiyle bir uçak kaçırıp dünyaya gelir ve bunun sorumlusunu aramaya başlarlar.</p>
<p style="text-align: center;"><a href="http://www.yazartikanmasi.com/wp-content/uploads/2009/12/05-Blade-Runner-rutger1.jpg"  rel="lightbox-566"><img class="size-full wp-image-583 aligncenter" style="border: black 5px solid;" title="2019 CHP Marduk Mitingi" src="http://www.yazartikanmasi.com/wp-content/uploads/2009/12/05-Blade-Runner-rutger1.jpg" alt="2019 CHP Marduk Mitingi" width="343" height="220" /></a></p>
<p>Film, kaotik ortamı, kusursuz işleyişi ve o zamanın teknolojisiyle nasıl yapıldığını halen idrak edemediğimiz efektleriyle bir bilim kurgu kültü olmayı başarmıştır.  Matrix&#8217;e dâhi esin olan &#8216;tasarımcı&#8217; nosyonu ve kopyaların hikayelerinin sonu itibariyle ateist bir distopyayı kurguladığı için kiliseden de tepki alan film, her ne kadar stüdyo baskısı dolayısıyla romantik bir sonla bitse de agnostiği sorgulayan bakışı, içeriği ve akılda bıraktığı sorularla halen tartışılmakta olan bir <a href="http://tr.wikipedia.org/wiki/B%C4%B1%C3%A7ak_S%C4%B1rt%C4%B1" target="_blank">devrimdir</a> adeta..</p>
<p>Filmi izleyen kimileri için, Rutger Hauer&#8217;in canlandırdığı Roy&#8217;un dilinden şöyle biter film: &#8220;<em>Korku içinde yaşamak bayağı bir şeymiş. İşte köle olmak da öyle bir şey. Öyle şeyler gördüm ki&#8230; siz insanlar inanamazdınız. Orion&#8217;un yamaçlarında yanan hücum gemilerini, Tannhauser geçidinin yakınında karanlıkta parıldayan C-ışınlarını seyrettim. Tüm o anlar zaman içinde yitip gidecek&#8230; tıpkı yağmurdaki gözyaşları gibi. Ölmek&#8230; zamanı.</em>&#8221; acayip acıklıdır. Hele ki etrafta sebepsiz görünen intihar oranı bu kadar artmışken. Ama tabii filmi izleyen kimileri aşkı bulan android rolüyle bitirirler filmi, kimi de &#8220;unicorn&#8221;lar hayal ederek.  Philip K. Dick&#8217;in bir öyküsünde geçen BladeRunner deyiminin öyküsünü anlatmam uzun sürer, ama söylemeliyim ki, Blade Runner&#8217;ın tasavvur ettiği dünya pek de öyle atların özgürce koşuştuğu, bulutlar üstünde gezinilecek bir dünyaya benzemiyor.</p>
<p><strong>4. </strong><a href="http://" target="_blank"><strong>Der Himmel über Berlin (1987)</strong></a></p>
<p><strong><a href="http://www.yazartikanmasi.com/wp-content/uploads/2009/12/04-der-hummer-uber-berlin-1.jpg"  rel="lightbox-566"><img class="alignright size-full wp-image-580" style="margin: 3px; border: black 5px solid;" title="berlin'de bi garip duygulanmalar" src="http://www.yazartikanmasi.com/wp-content/uploads/2009/12/04-der-hummer-uber-berlin-1.jpg" alt="berlin'de bi garip duygulanmalar" width="201" height="284" /></a>Berlin Üzerinde Gökyüzü</strong></p>
<p>Yönetmen:<strong> <span style="color: #808080;">Wim Wenders</span></strong></p>
<p>İki melek Berlin&#8217;de gezinmektedirler; gezindikleri kent savaş sonrası Berlin&#8217;le modern Berlin&#8217;in bir karışımıdır. Bu melekler insanlar tarafından görülemezler ama yine de karşılarına çıkan yalnız ve bunalımlı insanlara yardım edip, onları rahatlatırlar. Nihayetinde, meleklerden biri, yüzyıllar sonra bu ölümsüzlükten sıkılır ve gündelik hayatın zevklerini yaşayabilmek için sıradan bir insan olmak ister. Sirkte cambazlık yapan bir kadınla karşılaşır ve bu kadında bütün insani arzularının karşılığını bulur. Ayrıca meleklikten insanlığa geçen tek kişinin kendisi olmadığını, tümüyle tinsel bir varoluşun kimseyi tatmin etmediğini de öğrenecektir.</p>
<p>Bir halkın açık şekilde pes edişini, kabullenişini ve umutsuzluğunu dile getiren film postmodern sinemanın dönüm noktalarından biri. Filmin suluzırtlak tarzda, Nicolas Cage ve Meg Ryan&#8217;ın başrolde oynadığı City of Angels isimli bir de Hollywood versiyonu da yapılmıştı.</p>
<p><strong> </strong><strong>3.<a href="http://rarbg.com/torrents/filmi/download/d5dfa531f82e2a4117ea66163692aac162e57ce8/torrent.html" target="_blank"> Brazil</a> (1985)</strong></p>
<p><em><strong>Roman: 1984 &#8211; George Orwell (özgün uyarlama)</strong></em></p>
<p>Yönetmen:<strong> <span style="color: #808080;">Terry Gilliam</span></strong></p>
<p style="text-align: left;">20. yüzyılda, dünyanın herhangi bir yerinde geçen bir film Brazil. Çılgınlığa dönüşmüş ve hayatının her alanına yayılmış bürokrasiyi üst düzey görselliği ve keyifli anlatımıyla eleştirir. <strong>Jonathan Pryce</strong>&#8216;ın canlandırdığı baş karakter <a href="http://" target="_blank">Sam Lowry</a> kağıt yığınlarının içindeki işinden, aile içi formalitelerden boğulmuştur. Aynı labirentin içine hapsedilmiş ünlü mitolojik karakter <strong>İkarus </strong>gibi, kendisine bir çıkış yolu aramaktadır. Hayallerinde gördüğü kız gerçek hayatta da karşısına çıkacaktır ama o kız &#8220;istenmeyen kız&#8221;dır. Dalgınlığı yüzünden ofisteki bazı kağıtlar uçup gider ve bu yüzden suçsuz bir adam tutuklanır. Lowry bir yandan da bu problemi çözmek için uğraşırken gitgide herşey birbirine karışacaktır.</p>
<p style="text-align: center;"><a href="http://www.yazartikanmasi.com/wp-content/uploads/2009/12/ikarus-1.jpg"  rel="lightbox-566"><img class="size-full wp-image-567 aligncenter" style="margin-top: 3px; margin-bottom: 3px; border: black 5px solid;" title="ikarus-1" src="http://www.yazartikanmasi.com/wp-content/uploads/2009/12/ikarus-1.jpg" alt="Mitolojik Karakter Ikarus" width="430" height="286" /></a></p>
<p>Sinema tarihinin klasikleşmiş birçok sahnesini de bünyesinde barındıran film kara, karayı bırak kâbus gibi bir gelecek tablosu çizmesinin yanında son derece eğlenceli bir şekilde yapıyor eleştirisini. Fakat öyle ki filmin başlangıç jeneriğinde çalan &#8220;<a href="http://www.amazon.com/gp/recsradio/radio/B0000015G8/ref=pd_krex_dp_001_008?ie=UTF8&amp;track=008&amp;disc=001" target="_blank"><strong>Brazil</strong></a>&#8221; isimli parça bizi neşelendirerek filme soktuğu halde, filmin sonunda aynı parçayı dinlerken tarumar oluyoruz. George Orwell&#8217;in insanlaşan domuzlar alegorisiyle genç yaşımızda hayattan soğutan hikayesi Hayvanlar Çiftliği&#8217;nden dört yıl sonra yazdığı  ve öngörüsü halen tartışılan 1984 romanından esinlenen Gilliam&#8217;ın filmi adeta distopyanın resmi gibi, ki zaten film de bir resimle biter.</p>
<p><strong> </strong><strong>2. <a href="http://thepiratebay.org/torrent/4889284/A_Clockwork_Orange_1971_BRRip_H264_5.1_ch-SecretMyth_%28Kingdom-Re" target="_blank">A Clockwork Orange (1971)</a></strong></p>
<p><strong>Otomatik Portakal</strong></p>
<p><strong><em>Roman: Anthony Burgess</em> </strong></p>
<p>Yönetmen:<strong> <span style="color: #808080;">Stanley Kubrick</span></strong></p>
<p>Film, Anthony Burgess&#8217;in İngiltere&#8217;de totaliter bir yönetimin hüküm sürdüğü geleceği anlattığı rahatsız edici romanının Kubrick tarafından senaryolaştırılmasıyla ortaya çıkmış. Ahlaki değerlerin birbirine karıştığı, iyi ve kötünün ayırt edilemez hale geldiği bir toplumda Beethoven hayranı Alex&#8217;in başını çektiği çete insanlara işkence etmekte, terbiyesizce şiddet uygulamaktadır. Alex çetesiyle birlikte işlediği birçok suçtan sonra çetesiyle ayrılığa düşer ve ihbar edilir. Polis tarafından beyni yıkanan Alex&#8217;in üzerinde uygulanan topluma kazandırılma metodu ve sonrasına tanık olduğumuz filmde Alex üzerinden insan doğası ve toplumsal değerlerin çatışması konu ediliyor.</p>
<p style="text-align: center;"><a href="http://www.yazartikanmasi.com/wp-content/uploads/2009/12/disTOPya.jpg"  rel="lightbox-566"><img class="size-full wp-image-569 aligncenter" style="margin-top: 3px; margin-bottom: 3px; border: black 5px solid;" title="Beethoven Hayranı Alex de Souza" src="http://www.yazartikanmasi.com/wp-content/uploads/2009/12/disTOPya.jpg" alt="Beethoven Hayranı Alex de Souza" width="316" height="235" /></a></p>
<p>Kubrick&#8217;in en çok konuşulan eserlerinden biri olan distopik gelecek portesi Otomatik Portakal, içerdiği şiddet unsurları, şiddete bakış açısı ve sanatı şiddetle bağdaştırması/steril sanat anlayışını tokatlaması sebebiyle büyük tepki görmüş ve filmin mekân olarak seçtiği İngiltere&#8217;de 30 yıla yakın süre boyunca yasaklı kalmıştı.</p>
<p>Alex&#8217;in &#8220;Singing in the Rain&#8221; şarkısını söylerken yazar ve eşine saldırdığı sahneyi isterseniz bir <a href="http://www.youtube.com/watch?v=SWvWyYz9ttk" target="_blank">hatırlayalım</a>. Kubrick çekimlerini çok sıradan bulduğu bu sahneyi dört günde çekmiştir. En sonunda Malcolm McDowell&#8217;den &#8220;hatırladığı kadarıyla&#8221; şarkıyı söyleyip dans etmesini isteyen Kubrick, McDowell&#8217;ın bu çekiminden sonra Singing in the Rain&#8217;in filmde kullanım haklarının alınması için 10.000$ ödenmesini kabul etmiştir.</p>
<p>Sanat hayranı bir sanatçı tarafından çekilen filmin neticesinde, sanat hayranı Alex&#8217;in sanata ve sanatçıya karşı bu insafsız tavrını tartışırız. Aslında alegorik olarak bara sonradan giren grubun futbola ve futbolcuya karşı tavrıyla eşleştirebileceğimiz futbol hayranı bir yönetmenin filmi olan <a href="http://www.bardafilm.com/">Barda</a> filmini de aynı şekilde tartışabilmeliyiz.  Veya İngiltere&#8217;de 30 yıl yasaklanan film A Clockwork Orange ve bizde neden <a href="http://www.radikal.com.tr/1999/06/28/yazarlar/ardusk.html" target="_blank">Geceyarısı</a> <a href="http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=179776" target="_blank">Ekspresi</a>&#8216;dir? Hangi ülke, neden utanmalıdır/neyi görmeye tahammül edememektedir onu düşünebiliriz.</p>
<p><strong>1. <a href="http://www.h33t.com/details.php?id=6e1224149c49d588eb6e48834dab4059061d5699" target="_blank">Metropolis</a> (1927)</strong></p>
<p><em><strong>Roman: Thea von Harbou</strong></em></p>
<p>Yönetmen:<span style="color: #808080;"><strong> Fritz Lang</strong></span></p>
<p><a href="http://www.yazartikanmasi.com/wp-content/uploads/2009/12/01-metropolis-poster2.jpg"  rel="lightbox-566"><img class="alignright size-full wp-image-582" style="margin: 3px; border: black 5px solid;" title="01 - metropolis poster2" src="http://www.yazartikanmasi.com/wp-content/uploads/2009/12/01-metropolis-poster2.jpg" alt="omuzumda sevda yükü" width="225" height="317" /></a>Devasa binalar, uçan araçlar, binlerce insanı taşıyan asansörler, dev ve Tanrı&#8217;laştırılmış makineler&#8230; Bölünme konusuna futuristik bir bakış sunuyor Metropolis.</p>
<p>Endüstri ve teknolojinin gelişimi insanları birbirinden uzaklaştırmıştır. İnsanlar iki gruba bölünmüştür: Planları yapan ve makineler hakkında hiçbir fikri olmayan &#8220;düşünücüler&#8221; ve sadece üretim için çalışan ve herhangi bir vizyonu olmayan &#8220;işçiler&#8221;. Köleleştirilmiş insanlar Metropolis liderinin fabrikalarında vardiyalar halinde çalışmaktadırlar. Bir kurtarıcı beklemektedirler fakat geleceğe dair inançlarını yitirdiklerinde isyan eder ve bütün makineleri yok etmeye kalkışırlar. Lakin tüm kent makineler üzerine kurulmuş ve makineler insanların varlık sebebi haline gelmiştir. Bundan dolayı Metropolis felç olur. İnsan şeklinde bir makinenin yani bir robotun ilk kez göründüğü film Metropolis. Ayrıca ta ki Matrix serilerine kadar birçok bilim-kurgu öyküsünün esin kaynağı, bilim kurgu türünü ve sinemada distopyanın bizzat kendisini yaratan eserlerden biri.</p>
<p>Filmde sekiz yıldız oyuncu, 29 bin erkek oyuncu, 11 bin kadın, 1100 kel kafalı figüran, 250 çocuk, 25 zenci, 3500 çift özel ayakkabı ve 50 otomobil kullanılmış ki bu da Fritz Lang&#8217;in yaratmaya çalıştığı gelecek kurgusunun büyüklüğünü gösteriyor. Zamanının yüzlerce yıl ötesinde, insanın dünyaya bakışını etkileyebilecek yapıda, tüm zamanların en iyi filmlerinden biri, bir başyapıt Metropolis.</p>
<p><strong>Hakkını yiyemediklerim!</strong></p>
<p>Distopya filmlerinin hepsine yer vermek imkânsız. Zira yüzlerce yapıt vermiş distopya sineması onlarca kült ve klasik çıkarmış. Neredeyse boşa atılan kurşun yok gibi. Hepsi birbirinden etkileyici. Bunlar arasında bazılarını birkaç kelime ile de olsa anmadan geçmeyelim. Örneğin distopya öykülerinin atası <a href="http://thepiratebay.org/torrent/3398184/Fahrenheit_451_%281966%29" target="_blank"><strong>Fahrenheit 451</strong></a>. <a href="http://en.wikipedia.org/wiki/Fahrenheit_451" target="_blank">Ray Bradbury</a>&#8216;nin romanı, <a href="http://www.francoistruffaut.com/bio.html" target="_blank">François Truffaut</a> tarafından sinemaya uyarlanmıştı. Fahrenheit 451&#8242;de, kitapların yasaklandığı ve yakalandığında imha edildiği ama şehir dışında yaşayan ve kitapları ezberleyerek onları yok olmaktan kurtarmaya çalışan insanların varolduğu bir geleceğe gidiyoruz. Bir diğeri, 1968 yılında çekilen bilim kurgu klasiği <strong>Planet Of The Apes</strong> (Maymunlar Cehennemi). Özgürlük Heykeli&#8217;nin göründüğü sahneyi unutmak mümkün değil. Rus sinema dehası <a href="http://sozluk.sourtimes.org/show.asp?t=Andrei+Tarkovsky" target="_blank">Andrei Tarkovski</a>&#8216;nin <a href="http://thepiratebay.org/torrent/4231245/Solaris_%281972%29_-_full_Criterion_restored_edition" target="_blank"><strong>Solaris</strong> </a>ve <a title="http://btjunkie.org/torrent/1979-Stalker-Andrei-Tarkovsky/4358bf1856e85d9adaa299bd9ebd89beba8932e84200" href="http://" target="_blank"><strong>Stalker </strong></a>filmleri umutsuzluğun kol gezdiği, mutlaka izlenmesi gereken filmler. <a href="http://www.teknomag.com/avatar-filmi-3d-nerede-ve-nasil-izlenir_p4013_1.html" target="_blank"><strong>Avatar </strong></a>ile sinema dünyasına Titanic&#8217;ten sonra bir kez defibrilatörle can veren <strong>James Cameron</strong>&#8216;un yönettiği<strong> <a href="http://www.youtube.com/watch?v=obFpLK-uXFo" target="_blank">Terminator 2</a></strong> ve Paul Verhoeven&#8217;in 1987 tarihli  <a href="http://www.youtube.com/watch?v=clqK5OC3BWE" target="_blank"><strong>Robocop</strong></a>&#8216;u da çizdikleri gelecek tablosuyla bu kategoride yer alması gereken önemli filmlerden. İnsanın kendi ürettiği karmaşık bir bulmacaya esir olduğu <a href="http://www.iheartthecube.com/2009/05/andre-bijelic-writer-of-original-cube-movie/" target="_blank"><strong>Cube</strong></a>, <strong>Danny Boyle</strong>&#8216;un estetize görüntüleriyle dikkat çeken zombi hikâyesi <a href="http://www.youtube.com/results?search_query=28+days+later+alternative+ending&amp;search_type=&amp;aq=0&amp;oq=28+days+later+alt" target="_blank"><strong>28 Days Later</strong></a>, <strong>Godard</strong>&#8216;ın ve Fransız Yeni Dalgası&#8217;nın en etkileyici filmlerinden biri, kimsenin birbirini umursamadığı günümüz dünyasının aynası <a href="http://surrealismus.blogspot.com/2009/08/jl-godardn-week-end-filminden-bir-sahne.html" target="_blank"><strong>Week End</strong></a>; <strong>The Running Man</strong>, <strong>Alphaville</strong>, <strong>Logan&#8217;s Run</strong>, <strong>Akira</strong>, <strong>Gattaca</strong>, <strong>Death Race 2000</strong>, <strong>Idiocracy</strong>, <strong> </strong><strong>Soylent Green</strong>,<strong> Nineteen Eighty-Four </strong>(1984), <strong>Dark City</strong>, <strong>Total Recall</strong>, <strong>V for Vendetta</strong>,<strong> Delicetassen</strong> ve Will Smith&#8217;in başrolünde oynadığı<strong> I Am Legend, </strong>belki listede yok ama her geçen gün daha da hayranlıkla sevdiğim <strong> Strange Days</strong> saymadan geçmenin mümkün olmadığı filmler. Tabii ki her birinin referans aldığı <em>diğerleri </em>var bir de&#8230;</p>
<p>Bir gün burada ismi geçen bütün kitapları okuyacak, filmlerin hepsini izleyeceğiz; hepsini izleyecek kadar vaktimiz, memnun ve mutlu ve huzurlu olacağımız bir ortamımız, kocaman bir özgürlüğümüz, gıcır keyfimiz, gönül eğlendirecek kadar paramız, pırıldak bir dünyamız  falan da olacak&#8230; Eminim öyledir&#8230;</p>
<p>Bu da benim sana ayrılırken distopik gelecek portrem olsun ulan 2009.</p>
<p><a href="http://www.yazartikanmasi.com">YAZAR TIKANMASI by Cyrettin Yureklikatir</a><br/><br/><a href="http://www.yazartikanmasi.com/index.php/anladim/gelmis-gecmis-en-iyi-10-distopik-film.htm">Gelmiş Geçmiş En İyi 10 Distopik Film</a></p>
        <p><center>&copy; %FIRST Yüreklikatır - visit the <a href="http://www.yazartikanmasi.com">author</a> for more great content.</center></p>      ]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.yazartikanmasi.com/index.php/anladim/gelmis-gecmis-en-iyi-10-distopik-film.htm/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Türkiye İsrail&#8217;e Posta Koydu!</title>
		<link>http://www.yazartikanmasi.com/index.php/anladim/turkiye-israile-posta-koydu.htm</link>
		<comments>http://www.yazartikanmasi.com/index.php/anladim/turkiye-israile-posta-koydu.htm#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 13 Oct 2009 21:37:31 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Cyrettin Yüreklikatır</dc:creator>
				<category><![CDATA[anladıM]]></category>
		<category><![CDATA[düşündüM]]></category>
		<category><![CDATA[gördüM]]></category>
		<category><![CDATA[oyalandıM]]></category>
		<category><![CDATA[tiksindiM]]></category>
		<category><![CDATA[israil tavır]]></category>
		<category><![CDATA[ortadoğu projesi]]></category>
		<category><![CDATA[ortadoğu savaşı]]></category>
		<category><![CDATA[türkiye israil kriz]]></category>
		<category><![CDATA[türkiye israil savaş]]></category>
		<category><![CDATA[türkiye israil tavır]]></category>
		<category><![CDATA[üstümüzde oynanan oyunlar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.yazartikanmasi.com/?p=442</guid>
		<description><![CDATA[Bugün öğleden sonra ajanslarımıza bir haber düştü ki sormayın canlar. Türkiye ve İsrail Arasında Gerginlik diyorlardı. Son zamanlarda Türkiye&#8217;de olan olaylara gözümü kapatmaya karar vermiş ve keyifli keyifli Vimeo&#8217;dan Rob Hubbard&#8217;ın müziklerini dinliyordum. Tabii gözümü kapatmama rağmen, bilgisayarımdaki Hürriyet Haber Alarmı&#8216;nı kapatmadığımdan aşağıdan haber fırdönerek yukarı çıktı.
&#8220;Ne gerginliği lan, ortalık zaten karışık&#8221; demeye kalmadan tıklayıp [...]<p><a href="http://www.yazartikanmasi.com">YAZAR TIKANMASI by Cyrettin Yureklikatir</a><br/><br/><a href="http://www.yazartikanmasi.com/index.php/anladim/turkiye-israile-posta-koydu.htm">Türkiye İsrail&#8217;e Posta Koydu!</a></p>
]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.yazartikanmasi.com/wp-content/uploads/2009/10/80975.jpg"  rel="lightbox-442"><img class="alignright size-full wp-image-445" title="80975" src="http://www.yazartikanmasi.com/wp-content/uploads/2009/10/80975.jpg" alt="80975" /></a>Bugün öğleden sonra ajanslarımıza bir haber düştü ki sormayın canlar. <em>Türkiye ve İsrail Arasında Gerginlik </em>diyorlardı. Son zamanlarda Türkiye&#8217;de olan olaylara gözümü kapatmaya karar vermiş ve keyifli keyifli Vimeo&#8217;dan Rob Hubbard&#8217;ın müziklerini dinliyordum. Tabii gözümü kapatmama rağmen, bilgisayarımdaki <strong>Hürriyet Haber Alarmı</strong>&#8216;nı kapatmadığımdan aşağıdan haber fırdönerek yukarı çıktı.</p>
<p>&#8220;<em>Ne gerginliği lan, ortalık zaten karışık</em>&#8221; demeye kalmadan tıklayıp habere ulaştım. Ulaşırken de bi yandan düşünüyorum, &#8220;<em>Davos&#8217;taki mevzu uzuyor, orda bitmemiş herşey, belliydi bu tatbikatta bir halt olacağı</em>&#8221; diye.</p>
<p><span id="more-442"></span>Habere baktım; özetle, Konya&#8217;da &#8220;<strong>Anadolu Kartalı Tatbikatı</strong>&#8221; diye uçaklı bir tatbikat yapılacak. Türkiye var, İsrail var, ABD var, NATO mevzusu mu ne, orayı salladım okurken nasıl olsa tatbikat diye, Tayyip abim birden devreye giriyor. Direkt orduya komuta ederek &#8220;<em>İsrail&#8217;e tatbikat yaptırılmayacak</em>&#8221; diyor, İsrail&#8217;e tatbikat izni verilmiyor. İsrail de buna çok bozulup karşı etkinliklerde, lagalulagalarda, telefon görüşmelerinde bulunuyor ve bir anda mevzu dünya gündemine taşınıyor. Aradan 1 saat falan geçti bi baktım, Amerikan, İsrail, İngiliz gazeteleri yorumu köklemişler. Lan madem bu kadar çabuk dünyadan haberiniz oluyor, bi sürü dengesizlik yaşanıyor bu topraklarda niye yazmıyorsunuz? Hayatının baharında bir kadın toplumdaki acıya dayanamayıp intihar etti, yazınsana.</p>
<p>Neyse, ilerleyen saatlerde tatbikat sonlandırıldı. Sağlı sollu birkaç açıklama geldi dünyanın çeşitli bölgelerinden. İsrail olaya dair &#8220;<em>Türkiye aklıselim içinde hareket etmelidir</em>&#8221; gibi yorumlar yaparken; &#8220;<em>coşmanın zamanı değil, bak bi de  ortaklığımız var</em>&#8220;, falan diye konuşurken, Amerika&#8217;dan da &#8220;<em>Türkiye yapmaz öyle şey usludur o, kınıyoruz Türkiye&#8217;yi</em> bu yaptığı yanlıştır&#8221; gibisinden <a href="http://bit.ly/tEW2K" target="_blank">yorumları okudum.</a></p>
<p>Aralık 2008&#8242;de İsrail&#8217;in Gazze&#8217;de insanların başına F-16&#8242;larla bomba yağdırdığını, çoluk çocuğu acımadan öldürdüğünü unutmadık. Hamas&#8217;ı bahane ederek Gazze&#8217;yi yakıp yıkan İsrail halen Gazze&#8217;ye destek ulaşmasına izin vermiyor. Tabii ki Türkiye de melek değil. Güneydoğu&#8217;da kendi memleketinin insanını bombalayan bir ülke. Daha yeni 14 yaşında bir çocuk havan topu ile öldürüldü. İsrail de bunların farkında. Türkiye ne kadar İsrail&#8217;e Gazze&#8217;nin hesabını sormaya çalışırsa, İsrail de bir o kadar, var gücüyle, dünyaya Türkiye&#8217;de olanları, yapılanları gösterecek.</p>
<p>Herneyse; Haberlere şimdi baktığımda da görüyorum ki, Türkiye hiçbir açıklama yapmadan aynı olayın akşamı Suriye ile ortak tatbikat anlaşması yapmış.</p>
<p>Suriye&#8217;den ve Türkiye&#8217;den 10&#8242;ar bakan gitmiş, bayağı bi toplanılmış yani, 20 bakan ya işini gücünü bırakmış koşturmuş ya da bunun güvenliği ıvızırı zıvırı var dersen bu önceden planlanmış. Vecdi Gönül orda, Beşir Atalay orda kolay değil. Aynı zamanda yapılan Savunma Bakanları Toplantısı&#8217;nda da subay değişiminden, askeri mühimmat yenilenmesine kadar (ki milyar dolarlar demek) çeşitli anlaşmalara koşulmuş. Daha önceden İsrail ile benzer anlaşması bulunan ve onu iptal eden Türkiye&#8217;nin yaptığı bu yeni anlaşmanın önhazırlığı da olması gerek diye düşünürsek demek ki, bayağı bayağı önceden planlı bir görüşme bu.</p>
<p><a href="http://www.yazartikanmasi.com/wp-content/uploads/2009/10/41956_haber24_o.jpg"  rel="lightbox-442"><img class="alignright size-full wp-image-446" title="41956_haber24_o" src="http://www.yazartikanmasi.com/wp-content/uploads/2009/10/41956_haber24_o.jpg" alt="41956_haber24_o" width="237" height="200" /></a>Medya&#8217;ya bakarsak Habertürk Ankara Belediyesi&#8217;nin aldığı ödülü ve yarınki maçı manşete taşımış. Cumhuriyet olayı görmüş-manşeti patlatmış, Radikal&#8217;de bişey yok, Vatan&#8217;da maç bilmemne, Zaman&#8217;da hac mevzusu, Taraf uyuyor.</p>
<p>Kanaatimce bu, şu derece ciddiye alınmayacak bir olay değil. Basbayağı diplomatik kriz. Hadi bugünü geçtim, yarın bir sürü köşe yazarının bu olaydan bahsetmesi lâzım. Bakalım ne göreceğiz. Ama tabii Türkiye&#8217;de bir anda o kadar ciddi olay, dert edeceğimiz mevzu var ki, buna sıra gelir mi belli değil. Hele ki yarın Ermenistan maçı var, bütün gün onun siyasi gerginliği yaşanır, maçın sonunda da konuşmaya değer mevzular olursa bu olay arada erir gider.</p>
<p><strong>Peki bu olan nedir?<br />
</strong>Bugün olanlar gazetelere &#8220;<em>Türkiye İsrail&#8217;e tavır koydu</em>&#8221; diye yansısa da, Türkiye&#8217;nin ve ama en çok Tayyip abi&#8217;nin İsrail&#8217;e posta koymasıdır. Bu olay Şimon Perez&#8217;le Davos&#8217;ta yaşanan gerginliğin uzantısıdır. İsrail&#8217;in Filistin&#8217;e yaptıklarını kınama mahiyetindedir ama bir yandan Tayyip abi&#8217;nin kişisel meselesi ve egosal bir artisliği gibi görünmektedir. Fakat kabul etmeliyiz ki bu bütün ülkeyi hatta ortadoğuyu ve dünyayı ilgilendiren bir adımdır. Öyledir ki, bütün dünyada anında manşetlere taşınmıştır.</p>
<p>Peki bu olaydan ordunun haberi var mıdır? Tayyip abi orduya direkt emir verdiğine göre olmayabilir. Birden çıkıp basmıştır emri mesela. Ne diyeceksin, adam başbakan. Tatbikatlar da savaştan sayıldığına göre, savaşlarda en büyük komutan o. Ama bir yandan da akşama Suriye ile toplantıya giden savunma bakanları var. Duymuşlardır herhalde. Peki herkesin bu olaydan-olacaklardan ve olası sonuçlarından haberi varsa benim niye haberim yok lan?</p>
<p>Ben bu ülkenin vatandaşı değil miyim? Ülkeyi tutup ateşe atıyorsunuz, bir ağalık paşalık oynuyorsunuz; bir rol üstleniyor, ahkâm kesiyor, popülist başkaldırışlarla &#8220;ılımlı islam&#8221;ın popstarı olmaya kalkışıyor, anlaşmalar yapıyorsunuz, benim niye haberim yok. Bir sor bakalım ben istiyor muyum Suriye anlaşmasını, ödediğim vergiyle silahların yenilenmesini, bunu da Suriye&#8217;nin yapmasını. Kim istiyor? Kimin yerine?</p>
<p>Ülke global konjonktüre göre kararlar almalıdır. Ülkenin liderleri bunu yapmak için ordadır. Ama bunlar yiğitlikler yaparak, boy göstererek, paşa rolüne soyunarak, insanlara hatta kendi vatandaşına bile dünyanın önünde trip atarak, böylesine öne çıkarak, ordulara emir vererek yapılmaz. Bu diktatörlüktür. Bu, bir amaca hizmet etmektir. Kanaatimce varsa bildiğin bir şey olaydan sonra çıkar söylersin, Amerika bunu istiyor, İsrail şunun derdindeydi tavrımızı koyduk, şunun için yaptık  falan dersin, kendi hatalarını söyler, onlarla yüzleşirsin, hem ülken, hem dünya arkanda durur. Ama böyle olmaz&#8230;.</p>
<p><strong>Biz kimiz?<br />
</strong><a href="http://www.yazartikanmasi.com/wp-content/uploads/2009/10/turkiye_harita_asker_bayrak_logo_logosu.jpg"  rel="lightbox-442"><img class="alignright size-full wp-image-447" title="turkiye_harita_asker_bayrak_logo_logosu" src="http://www.yazartikanmasi.com/wp-content/uploads/2009/10/turkiye_harita_asker_bayrak_logo_logosu.jpg" alt="turkiye_harita_asker_bayrak_logo_logosu" width="215" height="239" /></a>Biz Osmanlı devletinin bir uzantısı değiliz. 86 yıl olmuş kurulalı, Türkiye diye bi memleketiz. Kendimize yetecek kadar toprağımız, vatandaşımız, sahilimiz, ihracatımız var. İstanbul da bizde, mevzu oysa eğer. Daha niye kaşınıyoruz, neyin peşindeyiz? Biz silah yenilemek yerine okul yaptırması gereken, küresel ısınmaya hazırlanması gereken, depreme hazırlanması gereken, Avrupa Birliği&#8217;ne girmek istediğini söyleyen, reformlar yapması gereken, insan hakları adına adımlar atması gereken, demokrasiyi arayan, anlamaya çalışan, anayasaya göre &#8220;<span style="color: #333333;">sosyal</span>&#8221; yani hem vatandaşlarıyla hem diğer ülkelerle iletişim kurması elzem olan genç bir devletiz. Bir üçüncü dünya ülkesiyiz. Henüz daha ergenlik çağında falanız. Etrafta bazı genç, bazı çocuk devletler var ama hem arap yarımadası&#8217;nda, hem asya&#8217;da, amerika&#8217;da, avrupa&#8217;da varolan, aşık atmaya kalkıştığımız birçok devletten daha küçüğüz. Bağımsız, etkili bir ekonomik modelimiz yok. Toprağımız küçük, toprak reformumuz yok, boyumuz küçük, bilgimiz küçük, ilimimiz küçük, evrenimiz küçük. Paramız da yok üstelik&#8230; Tarihimiz kocaman, ama daha tarihimize sahip çıkmayı bile bilmiyoruz. Hem zaten bizim de değil o tarih. Osmanlı İmparatorluğu&#8217;nun, 500 yıl önce Türkiye değildi o devlet, başka bir şeydi. Yönetim şekli başkaydı, rolü başkaydı, uygarlığı başkaydı, dünyadaki imgesi başkaydı, insanı başka. Bizim Türkiye&#8217;nin önüne bakmamız lâzım, Osmanlı&#8217;nın değil. Birilerinin yolunu temizlememiz gerekmez, kendi yollarımızı temizleyelim yeter. Ama kendimizi arap ülkelerinin model alacağı bir ülke, ortadoğu&#8217;nun abisi, amerika&#8217;nın gözbebeği, islamı en uygar şekilde yaşayan devlet gibi görürsek, hani bir kez uluslararası defileye çıktı diye havasından geçilmeyen mankenler gibi havalara girer, yükseklerden uçarsak olmaz&#8230;</p>
<p>Askerde bize videolar izlettirdiler, Suriye dostumuz değil, İran&#8217;dan bu gelebilir falan filan dediler. Avrupa&#8217;da da yokmuş dostumuz. Onlar hep birlikmiş falan. Biz neye güvenip oyunlar çeviriyoruz o zaman? Bu neyin mücadelesi?</p>
<p>Ben bu ülkenin gerginliklere sebep olmasını, İsrail&#8217;e kafa tutmasını, yarın birgün savaşmasını istemiyorum arkadaş. İsrail insanı beni düşman bilsin de istemem. Bu gerginliklerin uzantısı olarak bir yerler bombalansın, askerler ölsün, insanlar zarar görsün, ortalık karışsın, iç savaşlar çıksın istemiyorum, olmaz mı?</p>
<p>Olmaz&#8230; Zira başbakanımızın bizim bilmediğimiz planları var. O Türkiye&#8217;nin başbakanı. Ortadoğunun popstarı, dünyanın tanıdığı, Türkiye&#8217;de ışıklara itibar etmeyen ama Amerika&#8217;da kırmızı ışıkta paşa paşa bekleyen kabadayısı.</p>
<p>Fakat bu planlara girerken bilmeli ki, dünyanın bir düzeni vardır. Bu düzende ülkelerin çeşitli görevleri ve tanımları vardır. Çin çok para kazanmamalıdır, Hindistan dünyaya açılmamalıdır, Türkiye kendi içindeki kavgalarla boğuşmalıdır. Bir süre sonra kendisini dev aynasında görüp kahramanlıklara kalkışmalıdır&#8230;</p>
<p>Artık Çin gibi, Hindistan hatta bizim gibi  üçüncü dünya ülkelerinin halkları Avrupa&#8217;daki insanların yaşadığı hayatı görmüştür. Onların içinde olduğu konforu, sahip oldukları teknolojiyi, besin çeşitliliğinden tut, öğrenim imkânlarına kadar, eğlence ortamlarından tut, vatandaşların hürriyetine kadar herşeyi bilmektedir insanlar. İnsandan oluşan bu halklar artık, Avrupa&#8217;nın tüm dünyaya özenle sergilediği aristokrat yaşamına seyirci kalmaya isyan ediyorlar. Zira hiç kimsenin insanları bu haklardan yoksun bırakma hakkı yok. Artık bu üçüncü dünya ülkeleri büyüyorlar. Çin, her ne kadar Amerika tilkiliklerle elindeki parayı kuşa çevirse de, eşşek gibi çalışıyor, Hindistan vatandaşı dünyanın her yerinde okuyor, öğreniyor, çalışıyor, üretiyor. Amerika ve Avrupa Çin&#8217;in yükselen ekonomisini durdurmak için, &#8220;Çin malı kullanmayın&#8221;, &#8220;çocuklarınıza Çin malı oyuncak elletmeyin, kanserojen&#8221;, &#8220;Hindistan malı dandiktir&#8221; gibi propagandalarla üçüncü dünya ülkelerinde üretilen malları lanetleseler de, artık Avrupa&#8217;daki en önemli okullarda çocuklarını okutan, vatandaşlarını ilim öğrenmeye cesaretlendiren bu ülkeler kaliteyi yükseltmekteler ve büyümeleri durdurulamaz. Peki biz ne yapıyoruz, 80 milyonluk nüfusla ciddi bir tüketici kitlesi olduğumuz aşikâr, peki ne üretiyoruz? Türkiye tutuculuğu, üzerinde spot ışıkları olmasına rağmen dünyanın pek de kendisini izlemediğini ne zaman öğrenecek, ne zaman yaşadığı bozgunlardan, aşağılanmalardan, halkın yoksul oluşundan, gelir uçurumundan ders çıkararak geleceğe kafa tutmaya niyetlenecek? Yok öyle bir gelecek.</p>
<p>Artık bu ülkenin insanlarının, yöneticilerinin sürekli dünyaya yukardan bakmak yerine, biraz da oturup etraflarına bakmaları lâzım. Hatta çöküp&#8230; Dizlerini kırıp. Hani yer sofrası görünce hemen rol çalarak &#8220;Anadolu&#8217;m, yer sofram&#8221; diye yere kapaklananlar var ya, onların dünya sofrasına yiğitlenmeden önce, pilava kaşık saplamadan önce, oturup yer sofrasında bir yemeleri, etrafındaki insanlarla konuşmaları, onların dertlerini dinlemeleri, o sofrayı kaldırmaları lâzım. Önce bizim memlekette ne oluyor, ona bakılması gerekli. Dünya bizi seyretsin diye, bu kadar artislik gereksiz geliyor bana.</p>
<p>Biz, ekonomik olarak büyüdüğüne inanan bir milletiz. Bizi büyütürler mi acaba? Bu dandik gerilimlerle, uluslararası krizlerde başrol oynayarak zaten büyüyemeyiz ama büyümeyi bekleyen, ekonomik ve yaşam standardı olarak dünyanın çok gerisinde olduğunu gören bir ulus da ekonomik durgunluk süresinceki yumuşak tavrını daimi olarak korumaz. Bir süre sonra Çin&#8217;de, Hindistan&#8217;da, ürettiğini satamayan tüm ülkelerde, hakettiği gibi yaşayamayan tüm vatandaşlarda bunalım başgösterecektir. Bunlar artık bir süre ülkelerde çıkarılan iç savaşlarla, siyasal kargaşalarla falan geçiştiririliyor. Fakat bugün dünyanın geldiği noktada, bitmeyen ekonomik resesyon ve kitlesel mutsuzluk, insanları isyana sürüklemektedir. 1929&#8242;daki Büyük Bunalım&#8217;ı tekrar okuyalım. Bu bunalımın uzantısı olarak, sesi çıkan işçi sınıfını ülkesini koruması gerektiği için savaşlara yollayıp eriten, sessizleştiren, dünyaya yamyamlığı öğreten, açgözlülüğün tavan yaptığı, dünyada en fazla acının yaşandığı zamanlar başlamış, ikinci dünya savaşı çıkmıştır.</p>
<p>Burada hayale getirilen, savaş çağrışımı yaptırılan uçuk senaryolar belki artık bu dünyada gerçekleşmez. Dünya hayatı -uygarlıklar kurulur-uygarlıklar yıkılır-yeniden kurulur- yasasında kendini tekrar eden bir yapıya sahip olsa bile, belki artık bir &#8216;dünya savaşı&#8217; olmaz. Fakat bilmeliyiz ki, dünya çok büyük bir sarsıntıyla karşı karşıyadır. İsrail&#8217;e düşman görünüp, arap ülkelerinin sempatisini kazanarak bir rol oynamak, kahraman olmaya kalkmak, liderlik taslamak, çok daha ciddi meseleler ortaya çıktığında bize hiçbir artı sağlamaz. Yıllarca İsrail&#8217;i koruyan Amerika bir bakarsın çeker desteğini, sana &#8220;Konuş aslanım!&#8217;&#8221; der, öbür gün &#8220;Vur aslanım, yanındayım, arkandayım!&#8221; der, harcarsın paranı, askerini, ihtiyacın olur, arkanda kimseyi bulamazsın&#8230; İsrail&#8217;in yaptığına ettiğine, vahşetine karşı çıkmak iyi. Dilinde barış, ülke ülke dolaşmak iyi. Ama Türkiye&#8217;nin bir &#8220;İslam&#8221; ülkesi olduğunu bilen ve öyle olmasını isteyen bir hükümet bilmelidir ki, &#8220;Ya Allah&#8221; diyerek yanına kattığı halk İsrail&#8217;i Yahudilik&#8217;le bir tutar. Yarın bir gün Türkiye&#8217;de ciddi bir anti-semitik yükseliş olduğunda, dünya buna eyvallah etmez. Bir gün gelir, o dakika yanında kimseyi bulamazsın ve o dakikadan sonra hiçbir ülke, dünyada bir başka ülkeye dost değildir Ki zaten hiçbir ülke bir diğerinin bekâsını, iyiliğini düşünmez, kendi çıkarları yoksa.</p>
<p>Bu yüzden bu kadar önemlidir İsrail gerginliği ve bu yüzden bizim kral pohpohuyla kandırılıp piyon rolünü üstlenmemiz yanlıştır.</p>
<p><strong>Netice nedir?<br />
</strong>Netice&#8230;. Biliyorum ki ömrüm sınırlı. Ve bu dünyanın ömrü, hatta belki bu ülkedeki, şu güzelim havaların da. Neticede, yarın sabah bilgisayarımdan Hürriyet Haber Alarmı&#8217;nı da kaldırıyorum. Artık kendim için düşünüp, üretip, kendi keyfime bakacağım.</p>
<p>Yarın için hayattan ne bekliyorum? Sevgiliden bir sabah öpücüğü, iş yerinde bir kahve, öğlen yemeğinde güzel bir sohbet, gece de Arjantin Uruguay&#8217;ı yenip Dünya Kupası&#8217;na gitmeyi başarabilirse, ne mutlu bana.</p>
<p><a href="http://www.yazartikanmasi.com/index.php/denedim/maradona-icin-ne-yapabilirsin.htm" target="_self">Maradonayı destekleyin!</a></p>
<p><a href="http://www.yazartikanmasi.com">YAZAR TIKANMASI by Cyrettin Yureklikatir</a><br/><br/><a href="http://www.yazartikanmasi.com/index.php/anladim/turkiye-israile-posta-koydu.htm">Türkiye İsrail&#8217;e Posta Koydu!</a></p>
        <p><center>&copy; %FIRST Yüreklikatır - visit the <a href="http://www.yazartikanmasi.com">author</a> for more great content.</center></p>      ]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.yazartikanmasi.com/index.php/anladim/turkiye-israile-posta-koydu.htm/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>vefa küçük&#8217;ün kafasına rakı kadehi konduğu an</title>
		<link>http://www.yazartikanmasi.com/index.php/suzdum/vefa-kucukun-kafasina-raki-kadehi-konmasi.htm</link>
		<comments>http://www.yazartikanmasi.com/index.php/suzdum/vefa-kucukun-kafasina-raki-kadehi-konmasi.htm#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 11 Aug 2009 08:37:26 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Cyrettin Yüreklikatır</dc:creator>
				<category><![CDATA[düşündüM]]></category>
		<category><![CDATA[süzdüM]]></category>
		<category><![CDATA[ali şen]]></category>
		<category><![CDATA[ali şen rakı]]></category>
		<category><![CDATA[fenerbahçe rakı]]></category>
		<category><![CDATA[rakı olayı]]></category>
		<category><![CDATA[vefa küçük]]></category>
		<category><![CDATA[vefa küçük rakı]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.yazartikanmasi.com/?p=359</guid>
		<description><![CDATA[türkiye, 90&#8242;ların sonu&#8230;
türkiye&#8217;de magazin programlarının atası televole bütün mevzuunu futbola dayamıştı o günlerde. futbolcu ne yer, ne içer, kimle sevişir falan. bir de bu televolelerin ağır topları vardı. &#8220;başkanlar ne yapıyor?&#8221; temalı bu önemli görüntülerde galatasaray başkanı alp yalman elinde purosu, viskisi takılıyordu. o zamanlar televizyonda sigara, içki yasak değil tabii. bir de ali şen [...]<p><a href="http://www.yazartikanmasi.com">YAZAR TIKANMASI by Cyrettin Yureklikatir</a><br/><br/><a href="http://www.yazartikanmasi.com/index.php/suzdum/vefa-kucukun-kafasina-raki-kadehi-konmasi.htm">vefa küçük&#8217;ün kafasına rakı kadehi konduğu an</a></p>
]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>türkiye, 90&#8242;ların sonu&#8230;<a href="http://www.yazartikanmasi.com/wp-content/uploads/2009/08/vefakucuk_iconic_moments_in_history.jpg"  rel="lightbox-359"><img class="alignright size-full wp-image-396" title="vefakucuk_iconic_moments_in_history by kris" src="http://www.yazartikanmasi.com/wp-content/uploads/2009/08/vefakucuk_iconic_moments_in_history.jpg" alt="vefakucuk_iconic_moments_in_history by kris" width="192" height="264" /></a></p>
<p>türkiye&#8217;de magazin programlarının atası <a href="http://sozluk.sourtimes.org/show.asp?t=televole">televole</a> bütün mevzuunu futbola dayamıştı o günlerde. futbolcu ne yer, ne içer, kimle sevişir falan. bir de bu televolelerin ağır topları vardı. &#8220;başkanlar ne yapıyor?&#8221; temalı bu önemli görüntülerde galatasaray başkanı alp yalman elinde purosu, viskisi takılıyordu. o zamanlar televizyonda sigara, içki yasak değil tabii. bir de ali şen tarafı var tabii ağır toplar arasında, daha doğrusu ali şen &#8211; vefa küçük ikilisi.</p>
<p>bu ikili sürekli eğlencede, dalgada, rakı kadehleriyle görüntüye gelirlerdi. dıştan bakınca tam bir patronculuk oyunu havası hakim etrafa, vefa küçük yaramaz bir çocuk gibi etrafta olana bitene ve ali şen gibi cüsseli bir adamın dalgalarına, havasına cıvasına bakıp eğleniyordu. mikrofon vefa küçük&#8217;e gelince hep müstehzi bir sırıtma olurdu yüzünde. gerçi hakeme sinirlendiğinde de sağolsun gollumcasına ürkütürdü.</p>
<p><a href="http://sozluk.sourtimes.org/show.asp?t=ali+%c5%9fen">ali şen</a> &#8211; <a href="http://sozluk.sourtimes.org/show.asp?t=vefa+k%c3%bc%c3%a7%c3%bck">vefa küçük</a> ikilisi kişisel futbol ilgisi tarihimin en acayip ilişkilerinden birine sahipti. <a href="http://sozluk.sourtimes.org/show.asp?t=fareler+ve+insanlar">fareler ve insanlar</a>&#8216;ı o aralar okuyordum ve bu ikiliden ali şen iri yarı lennie&#8217;ye, vefa küçük ise ikilinin beyni olan george karakterine benziyorlardı. ali şen fenerbahçe promosyonu yaparken, demeç verirken, basınla ilişkileri yürütüp, laf dalaşı akınlarla güreşirken, vefa küçük transfer kovalar, proje yapar, para getirirdi. tabii transfer edilen futbolcuyu bağlamaya en son cüsseli ali şen, kimi zaman kendi özel uçağıyla gider, alır gelir, havaalanında taraftara emanet ederdi.<br />
<span id="more-359"></span></p>
<p>türkiye wingman mevzusunun ne demek olduğunu o günlerde daha iyi kavrıyordu aslında. ufak tefek vefa küçük, ali şen&#8217;e bağlılığı ve hep yanında oturuşuyla daima ali şen&#8217;in dev gibi görünmesini sağlıyordu. vefa küçük&#8217;te komik duran puro, hemen yanıbaşındaki ali şen&#8217;in elinde pek karizmatik görünüyor, tabii bir yandan da eski leman tarzı fabrikatör çizimlerini anımsatıyordu. yani kısaca vefa küçük, ali şen&#8217;e yanında durduğu müddetçe +15 karizma ve +9 zekâ puanı ekliyordu. ekol oturmuştu. türkiye eküri mevzuunun sadece atlarda olmadığını anlıyordu. ekrana kankalı çıkmalar, ekranda kankaya giydirmeler falan filan aldı yürüdü. aslında ali şen &#8211; vefa küçük ikilisine öyle alışmıştık ki, <a href="http://sozluk.sourtimes.org/show.asp?t=ninja+kaplumba%c4%9falar">ninja kaplumbağalar</a>&#8216;daki o vücudu iri yarı, kafa bölümündeki camlı bölmede beyin diye bir herifin oturduğu ismini hatırlayamadığım o karakterle neredeyse çok benziyorlardı. keşke ali şen vefa küçük&#8217;ü bir omzuna alsaydı da şı benzetme daha rasyonel olsaydı.</p>
<p>günler geçti paso eğlence, dalya, bu ikili her taraftan futbolcu topluyorlar, kendilerine kim gol atıyor, arabayla kaçırıp dağda iki tokat, beş tehdit fenerbahçe&#8217;li yapıyorlar falan. ortamlar acayip. gazetelerde doğal bir şeymiş gibi &#8220;<em>kim hangi futbolcuyu nasıl kaçırdı?</em>&#8221; haberleri yapılıyor. zaten üstadı ali şen&#8217;den öğrenerek yetişen aziz yıldırım hemen bu sezon başında mehmet topuz kaçırmasıyla o eski günleri pek güzel hatırlattı bizlere. o da güzel detaydı. her neyse, zamanla ali şen&#8217;in işler biraz kötü gitti, bir yandan da silah tüccarı olduğu haberleri medya tarafından arada sızdırılıyor. atadan dededen soylu gibi gezinen galatasaray camiasının contiliği karşısında fener tayfasında bir gariplik var. o da ali şen&#8217;i sonradan görmeymiş gibi gösteren eğlence anlayışı, tavırları vesaire. biraz nezâket diyor birileri, ali şen nerde kabalık yapıyor hemen haber yapılıyor. bir yandan da aziz yıldırım sıkıştırıyor tabii. ali şen daraldı. ortamdan uzaklaşmaya karar verdi. hem ne de olsa fener camiası için yarı tanrı gibi bir şey olmuştu.</p>
<p>tam da o sıralarda silah satan yeni bir isim, aziz yıldırım, ağa oturum açtı. aziz yıldırım ali şen için büyük tehdit. fenerbahçe başkanı olmanın bir sürü artısı var.devlet başkanlarıyla görüşürsün en azından. dünyanın en zenginleri kulüp sahibidir aynı zamanda, onlarla görüşürsün, onlar sana gelir, sen onlara gidersin, iş bağlarsın falan. sonra o iş bağlamalar piyasayı bozar, ali şen çocuklarına &#8220;<em>ha o tayfa eskiden bizden silah alırdı ama sonra aziz yıldırım&#8217;la anlaştılar</em>&#8221; diye buruk hikâyeler anlatmak zorunda kalabilir.</p>
<p>yeri geldi iş vefa küçük&#8217;e düştü. küçük&#8217;ün büyümesinin zamanı gelmişti. aday olacak, hem ali şen&#8217;in fenerbahçe&#8217;deki ağırlığını koruyacak, hem zengin parası var, kulübü besleyecek, hem de o kadar zaman beklemiş, e artık sınıf başkanı olsun tabii.</p>
<p>işte tam da bu sıralarda, bir kutlama gecesi, neyin kutlaması olduğunu hatırlamıyorum, yine televole benzeri bir programda bir akşam fenerbahçe için ali şen&#8217;in bitişini izledik. fakat daha kötü bir şey vardı! aynı akşam, aynı görüntülerle vefa küçük neredeyse tüm türkiye için bitiyor, az biraz cepte duran karizmasını da kaybediyordu.</p>
<p><a href="http://www.yazartikanmasi.com/wp-content/uploads/2009/09/33.jpg"  rel="lightbox-359"><img class="alignright size-medium wp-image-361" style="border: 3px solid black; margin: 4px;" title="vefa küçük" src="http://www.yazartikanmasi.com/wp-content/uploads/2009/09/33.jpg" alt="vefa küçük" width="300" height="225" /></a>bir kutlama gecesi, ali şen fenerbahçe başkanlığından çekilecek, belli, ali şen konuşma yapıyor, eğleniyor. vefa küçük yanıbaşında oturuyor. gazeteler daha o gün vefa küçük&#8217;ün başkan olacağını yazmışlar. vefa küçük&#8217;e başkanlıkla ilgili konuşması için bir mikrofon geliyor. ali şen ise ayakta rakı içiyor. vefa küçük tam en bomba konuşmasını yapacakken, ali şen dalga geçer gibi kafasına rakı bardağı koyup göbek atıyor, hatta vefa küçük&#8217;ün de göbek atmasını istiyor. buna hangi karizma dayanır, hangi yürek dayanır, şu görüntüyü tüm türkiye gördükten sonra kimin karizmatik olduğu düşünülebilir? adam zaten zor bela bir açıklama yapacak, sıkıntı içinde, gözlükler dev gibi, ceket ekose, saçlar yandan çıkıyor orta açık, bir de kafada rakı bardağı. kim dayanır ağalar, kim dayanır dostlar.</p>
<p>vefa küçük dayandı. <a href="http://sozluk.sourtimes.org/show.asp?t=aziz+y%c4%b1ld%c4%b1r%c4%b1m">aziz yıldırım</a>&#8216;a karşı seçimi &#8220;1&#8243; oyla kaybettiği söylendi. ali şen yılmadı, yıllar sonra bile vefa küçük&#8217;ü sanki aşağılar gibi, &#8220;benim 2 oğlan da tatildeydi ama kongre üyesi ikisi de, bilseydim çağırırdım vefa küçük kazanırdı.&#8221; dedi.</p>
<p>aslında soyadları, bu tür tiplerin anahtarıdır&#8230; ya da şöyle düşünebilirsiniz. &#8220;bu olayda ali&#8217;nin şen&#8217;liği küçük vefa&#8217;nın daha da küçülmesinin sebebidir!&#8221;. sanki isimler, soyadlar, olaylar, özellikle kurgulanmış gibi. güzel bence. ama o bambaşka bir konu.</p>
<p>işte o rakı bardağı, o eğlence anlayışı; etrafı, şartları, estetiği, imajı önemsemeyen o dalgacılık, keyifçilik, yanındaki insanı eğlenirken madara etme arzusu, işte o küçümseyerek eğlenme, &#8220;ben sizin babanızım&#8221; halleri, etrafındaki insanlara çocuk muamelesi yapan o tavır türkiye&#8217;de neleri değiştirdi bir bilseniz. küçücük bir olay, 10 saniyelik bir görüntüdür akılda, gülüp geçersin amma detayıyla, berisiyle ötesiyle bambaşka mevzular doğuran bir an. kelebeğin kanat çırpması falan&#8230; misal, tayyip erdoğan&#8217;ın sonradan uyduruk bir gazetenin muhabirine &#8220;ya yanlış anlaşıldı&#8221; dediği ama tüm türkiye&#8217;ye karşı söylediği acayip sözler. gaflar. neleri değiştirdi, değiştiriyor? eski düdük solcuları reklamcı yaparlar gizli gizli, eski faşistleri ülkenin en saygı duyulacak insanı konumuna taşırlar yavaş <a href="http://www.yazartikanmasi.com/wp-content/uploads/2009/09/vefakucukax3.jpg"  rel="lightbox-359"><img class="alignright size-full wp-image-360" style="border: 3px solid black; margin: 4px;" title="vefakucukax3" src="http://www.yazartikanmasi.com/wp-content/uploads/2009/09/vefakucukax3.jpg" alt="vefakucukax3" width="122" height="144" /></a>yavaş, hapse atıp hapisten çıkarıp uyduruk bir seçim düzenleyip milletvekili yapar, sonra başbakana dönüştürürler 15 günde, biz bakarız. neler neleri değiştirir, haber neleri değiştirir, haberin anlatımı, içeriği neleri değiştirir bilemeyiz. kim bizden habersiz neyi planlar? kim bizden habersiz bunlara başkaldırır haberimiz olmaz.</p>
<p><a href="http://sozluk.sourtimes.org/show.asp?t=kalabal%c4%b1k">kalabalık</a> der geçeriz, eylemcinin neye başkaldırdığını bilmeyiz. üniversiteli gençler okuyalım diye haykırırken sokakta, polisten dayak yerken, biz &#8220;lan birine çarpıp on tane köy yumurtasını kırmayalım şimdi&#8221; diye düşünerek sinsi sinsi eve yollanırız, haksızlığı saçmalığı bağıranı deliye dönüştürürler ve bir süre sonra kanıt bile gösterirler, &#8220;deliymiş&#8221; der geçeriz.</p>
<p>biz burada nefilim gibi, observer gibi gözleyip dururken, bu saçmalaşmış, bu antin kuntin tarihin yazılışına tanıklık ederken; bir şeye, yepyeni duyarsız bir canlıya, yepyeni hissetmeyen bir yaratığa, robotik ve ekranlarla uyuşturulmuş bir topluma dönüşürken aslında ne yapmalıyız?</p>
<p>bir rakı kadehi bir insanı nasıl bitiriyor gördün mü?<br />
hah işte, bir şeyleri değiştirmek isteyene bir hareket yeter. iş ki düşün de yap, planla da yap.</p>
<p>bugün berlusconi&#8217;ye soruyorum o villadaki fotoğraflarda neden tayyip yok? zirvelerde neden kadehini tayyibin kafasına koyup dansa kaldırmıyorsun? reddedecek değil ya, koca devlet başkanısın. neyse mevzu o değil.</p>
<p>yıl 2000&#8242;lerin sonu, etrafta bir olaylar oluyor, takip ediyor musunuz? hani biz yıllar sonra anladık aslında neler olduğunu, siz uyumayın, erken anlayın ya da birilerini uyandırın demek isterdim.</p>
<p>oysa sorduğum şu: şovu yapan kim, onun şovunu coşturan kim?</p>
<p>bugün bülent arınç tayyip erdoğan&#8217;ın bir konuşmasına ağladı. o kitleye konuşan deniz baykal olsaydım ve ağlayan da yine chp&#8217;li biri olsaydı ne değişecekti? hiçbir şey. insanlar hissedecekti ki &#8220;bunlar vatan duygusu taşıyorlar falan filan&#8221;.</p>
<p><a href="http://sozluk.sourtimes.org/show.asp?t=%c5%9fevki+y%c4%b1lmaz">şevki yılmaz</a> vardı bir ara, kimse ağlamazsa destekçilerden kendi ağlardı.</p>
<p>ekürili karizma adamlarına dikkat edin demek diyorum. kaçırmayın, kim beyin, kim cüsse&#8230;</p>
<p><a href="http://www.yazartikanmasi.com">YAZAR TIKANMASI by Cyrettin Yureklikatir</a><br/><br/><a href="http://www.yazartikanmasi.com/index.php/suzdum/vefa-kucukun-kafasina-raki-kadehi-konmasi.htm">vefa küçük&#8217;ün kafasına rakı kadehi konduğu an</a></p>
        <p><center>&copy; %FIRST Yüreklikatır - visit the <a href="http://www.yazartikanmasi.com">author</a> for more great content.</center></p>      ]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.yazartikanmasi.com/index.php/suzdum/vefa-kucukun-kafasina-raki-kadehi-konmasi.htm/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>yalnız yürüyenler hep yalnız yürümek zorunda kalırlar!</title>
		<link>http://www.yazartikanmasi.com/index.php/dusundum/yalniz-yuruyenler-hep-yalniz-yurumek-zorunda-kalirlar.htm</link>
		<comments>http://www.yazartikanmasi.com/index.php/dusundum/yalniz-yuruyenler-hep-yalniz-yurumek-zorunda-kalirlar.htm#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 09 Jul 2009 12:16:33 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Cyrettin Yüreklikatır</dc:creator>
				<category><![CDATA[düşündüM]]></category>
		<category><![CDATA[fail olmak]]></category>
		<category><![CDATA[istekler]]></category>
		<category><![CDATA[keyif mesneti]]></category>
		<category><![CDATA[toplumsal arzu]]></category>
		<category><![CDATA[toplumsal saygı]]></category>
		<category><![CDATA[yalnız yürümek]]></category>
		<category><![CDATA[yalnızlık]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.yazartikanmasi.com/index.php/genel/yalniz-yuruyenler-hep-yalniz-yurumek-zorunda-kalirlar.htm</guid>
		<description><![CDATA[her hayat kendine yalan söyler. her yalan ait olduğu kişinin gerçeklik algısını değiştirir. daha sonra bu gerçekliği kalmamış sanrısal hayatın sahipleri, merkeze yönelim arzusuyla, ötekilerin gerçeklediği ve gerçek dediği şeyleri kendi yalan ya da ‘başka’ dünyalarında bulamadıkları için toplumsal çoğunluğun gerçeğini kendi hayatları için de isteyerek, kendilerini en azından toplumda gerçeklemek isterler. nedir bu istekler? [...]<p><a href="http://www.yazartikanmasi.com">YAZAR TIKANMASI by Cyrettin Yureklikatir</a><br/><br/><a href="http://www.yazartikanmasi.com/index.php/dusundum/yalniz-yuruyenler-hep-yalniz-yurumek-zorunda-kalirlar.htm">yalnız yürüyenler hep yalnız yürümek zorunda kalırlar!</a></p>
]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-family: verdana;">her hayat kendine yalan söyler. her yalan ait olduğu kişinin gerçeklik algısını değiştirir. daha sonra bu gerçekliği kalmamış sanrısal hayatın sahipleri, merkeze yönelim arzusuyla, ötekilerin gerçeklediği ve gerçek dediği şeyleri kendi yalan ya da ‘başka’ dünyalarında bulamadıkları için toplumsal çoğunluğun gerçeğini kendi hayatları için de isteyerek, kendilerini en azından toplumda gerçeklemek isterler. nedir bu istekler? toplumun, toplumda saygı görebilmen veya toplumdaki yerini kaybetmemen için sahip olmanı öğütlediği, hatta alkışladığı şeyler… okul, eğitim, iş, sevgili, para, evlilik, araba, ev, çocuk… şablonlaşabilmek, kendi küçük uygarlığını yaratabildiğini sanmak ve daha sonra da sisteme besin, zihin, çocuk yetiştirmek, tüketmek ve en sonunda tükenmek olur çıkar amacın.<br />
<span id="more-283"></span></span></p>
<p><span style="font-family: verdana;">yıllarca yaşadıktan sonra kendini sisteme yetiştiremediğini görüyorsun. seni geçiyor, seni eziyor, yok ediyor. öleceğini düpedüz gösteriyor. zamanla başa çıkamayacağını anlamak zorunda kalıyorsun. yarışabilirsin ama çok yorucudur. zamanla yarışanlara hayrandır insanlar ama bunu milyonlar önünde ve tamamen tanımlanmış bir biçimde yaparsan. bu yüzden önemlidir 100 m. koşucuları. onlar göz göre göre, herkesin önünde, kaslarıyla, tüm çalışmışlıklarıyla, azimleri ve hırslarıyla, kendilerine inanmaları ve savaşçılıklarıyla, başarıya açlıklarıyla bu koşuya çalışır ve zamanla yarışırlar. ama eğer sen sokakta yavaş yavaş yürürken, geceleri uyumayıp televizyonda film izlerken, yaşlanmayı reddederken zamanla yarıştığını söylüyorsan bu anlaşılmazdır. bu tanımlanmamış olandır. kasların, hırsın, iraden, azmin somut bir biçimde ortada olmadıkları için, insanlar “<em>bravo, yürü be koçum</em>” demedikleri için, onları “<em>göz açıp kapayıncaya kadar nasıl oldu ya bu yarış</em>” hissine sevk etmediğin için, onların &#8220;ispat&#8221; olarak kabul ettiği biçimlerde bir mücadele vermediğin için senin yarışını yarıştan saymaz, hastalıklı bir davranış olarak yorumlarlar.</span></p>
<p>burada yapabileceğin iki şey vardır; herkese aslında senin de kendi zaman algında, zamanla<a href="http://www.yazartikanmasi.com/wp-content/uploads/2009/07/pddarkness071029msprevibz5.jpg"  rel="lightbox-283"><img class="alignright size-thumbnail wp-image-285" title="pddarkness071029msprevibz5" src="http://www.yazartikanmasi.com/wp-content/uploads/2009/07/pddarkness071029msprevibz5.jpg" alt="pddarkness071029msprevibz5" width="198" height="198" /></a> bir yarış içinde olduğunu göstermek, itiraf etmek, anlatmak… ama yapabileceğin sadece biraz da olsun anlamalarını ummak. kısaca sosyalleşmek zira belki birileri anlasa, daha rahat olursun&#8230; bir diğer alternatifin de ummaktan sıyrılmak ve kendi içine kapanmak. bu “atletizm”sel zaman yarışını, bu çöreklenmiş şablon gerçeklikleri, dikte edilmiş ve genetik olarak da öğrenilmiş yaşam biçimlerini, alternatifsiz varoluş biçimi olarak görünen sanrıları yok sayabilirsin. ve fakat tanımlanmış bunca şeyi yok saymak, artık kendini toplumsaldan sıyırışını doğurma ihtimali yarattığı için etrafta tedirginlik yaratır. sen artık o topluma ait olmadığında, yalnız kalmaktan başka çaren yoktur. çocuğunu terk eden bir anne, yerine göre bir dinsiz, babasına saygı duymayan bir adam, otobüste büyüklerine yer vermeyen bir çocuk, minibüste kendi söylediği şarkıyla dans eden bir clubber tinerci rahatsızlık yaratır. çünkü toplum bunları tanımlamamıştır, sosyal yaşam sınırlarına idrak ettiğini göstermez. bu insanlar tedirginlik yaratırlar. onlar gibi, senin gibi insanlar vardır. fakat herbiri başkadır. çünkü “senin gibi”ler, onun gibiler ancak, ortak bir şeylerle ilgilenebilirler. algılama ve ifade etme şekilleri başkadır. ola ki yarışta koşma zamanı gelip piste çıkıldığında herkesin farklı bir stili olduğu görülür. farklı yetenekleri vardır, finişte yapacakları hareketler kendilerine dairdir ve bilinmezler. eğer böyle olmasaydı şimdiye dek yüzlerce kez, aynı anda, ve aynı biçimde bitmiş yarışlar görmüş olmamız gerekirdi.</p>
<p>uyumsuzluk bizim doğamızdadır, <strong>kendiliğimiz</strong> uyumsuzluğu yaratandır. sadece yontarak, törpüleyerek, benzemeye çalışarak belki de müdahale ederek benziyor olabiliriz. şu bir gerçek ki, müdahale her sistem için kaçınılmaz olarak ortadadır. siyasal sistemlerden, vücut ya da algı sistemine her kurgulanmış gerçeklik müdahaleye tabiidir. zira hiç absorbasyon tercihi sürecinde sistemin içinde varolanları anlamak imkânsızlaşır. içinde olmadığın bir sistemi kavrayamazsın. ve sistem de seni&#8230; devletler müdahalelerle veya yarattıkları sanal düşmanların –olası- müdahalelerine hazırlanarak var olurlar. bu yüzden düşmanı içlerine alıp ona karşı bir savunma sistemi geliştirirler. beynin tüm bildikleri de kurgusal bir gerçeklikten ibarettir. tamamen öznel bir hayat algısı. hiç benzemez. örtüşebilir, başka anlatılardan, ifadelerden yol bulabilir. ama çıkarımsal olarak kendi yapılandırdığı algı süzüntüleri benzersizdir.</p>
<p>bilinç akışı metodunun bu derece önemli gelmesinin sebebi belki de budur. ikinci yeni ile birlikte türkiye’de ve post-anarşist-dekonstruksiyonist arayışlarla dünya bilincinde şiir de bilinç akışının öznelden evrensele yayılmadaki ve ruha dokunuştaki becerilerini keşfederek formasyondan sıyrılmış ve özgürleşmiştir. artık kurallarla sınırlandırılamayan ve içerisinde ne aranması, nasıl anlamlandırılması gerektiğini bilemeyeceğiz şiirler yazılmaktadır. bilinç akışı ile ortaya çıkarılmış eserler, ki nedense yine de yapısal olarak önceden tanımlanmış formatlara uydurulmuş ve onlar içinde sunulmuşlardır-  aslında tamamen kişiye dairlerdir. burada bir olayın anlatılmasından ayrı, önemli olan bilincin yakaladığı geçişleri -<em><span style="color: #003300;">ya da istersen film karelerinin altındaki “altyazı”ları da diyebilirsin</span></em>- kağıda/ekrana [dolayısıyla dışarı] dökmektir. ve fakat bildiğimiz bir gerçek var ki, kelimeler, sözler, diller aslında şifrelerdir.</p>
<p>kriptokaligrafi. aslında yazı yazarken aklındaki şeyleri şifreli bir şekilde kağıda aktarırsın. bunu okuyanlar kendilerince şifreyi çözer ve bir şeylere ulaşırlar. onlar için bu anlamdır. kişilerin seni ne kadar tanıdığına, insanları ve kendilerini ne kadar tanıdıklarına, tabii ki kültürel deneyimlerine göre bu kriptograf çözümünde birebir’e maksimum yakınlaşma oranı artar. şöyle örneklersek eğer, antik mısır’daki hiyeroglifleri çözmek için halen uğraşan insanoğlu halen net olarak yüzde yüz doğru bir metin ortaya koyamamıştır. evet çözülen diller olmuştur, hammurabi yazıtları anlaşılmıştır, peki ya piramitler, peki ya paskalya adası? çözülememiştir çünkü arkeolog bunları çözmek için kendi geçmişinden, öğrendiklerinden gelen bilgiler kullansa da, hiyerogliflerdeki anlayış, ifade, sezgi, duygu, kavrayış ona dair değildir. her arkeoloğun hiyeroglif çözümü farklıdır. uyuşamazlar. artık arkeolojide bilgisayarlar vasıtasıyla çok daha fazla veriyi harmanlayarak çözümleme yapabilme şansından dolayı hiyerogliflerin şifreleri daha net dünyasal/arkeolojik anlamlarla eşleşebilir. yine de şu bir gerçek ki, basit ifade edilmemiş hiçbir şeyi ve dahi şifreyi, basit algılarla, kavramlarla, temellerle anlayamayız. nasıl enigma&#8217;yı çözen turing bir formül geliştirdiyse, bu tür şifreleri çözmek için de formüller geliştirilir. fakat ya o ifade formüle edilemez biçimdeyse? demem o ki, bilinç akışının (isterse bu sözle olsun) ifade ettiği şey olsa olsa, yazıya dönüştürülmüş şifrelerdir. fakat ifade eden tarafından milyonlarca değişken barındırdığından formüle edilemezler. asla birebir anlam bilinemeyeceğinden ifadenin asıl anlamı sadece ifade edende, yazanda, çizende kalır. semantikse ancak arayışta gezinir; sıcak-soğuk oynar. bilinç akışının sağladığı şeyse, anlaşılma kaygısını yok ederek kendine anlatmanın, kendi şifrelerini çözerken bunları şifreli bir şekilde kağıda/metne dökmenin somutlaştırıcılığıdır. bunun intihara götürmesi mümkün. zira çok daha önce anladığını tekrar okuyuşlarla çok daha sonra idrak etmek, kendini dinlememek ve tabii ki tanımamak dolayısıyla kendini istemediği, istemeyeceği bir hayata, bir sisteme, bir forma yerleşmiş bulunca çok ağır gelebilir.</p>
<p>şu halde geldiğimiz noktada, kendini başkaları üzerinden tanımlamayan ve kendi şifre algısıyla kendini anlatan bir insan ancak yalnız olabilir. evet birileri onu anlar, birileri yazdıklarında/söylediklerinde “kendinden” bir şeyler bulabilir ya da “<em>çok acı çekiyor</em>” diyerek, “<em>çok duygulu, hisli</em>” diyerek, “<em>zeki, cevval</em>” diyerek ona yakın hissedebilirler. birileri, kendilerini “onun” üzerinden tanımlamayı ve böyle karmaşıklaşabilmeye rağmen böyle ifadenemesel çabalamayı hayran olunacak bir arayış görebilirler. fakat ancak, kendilerini anlar, kendilerine acır, bambaşka bir ‘asıl’ kurgusuna sahip olurlar.  örneğin wagner&#8217;in siegfried&#8217;inde ben kendimce wagner&#8217;in nelerden bahsettiğini sezebilirim. bunu kavramışlığımı net ifade edişlerle insanlara kabul de ettirebilirim, ama wagner&#8217;in duygusunu asla bilemem.</p>
<p>genel geçer belki de geleneksel ifadelerle, anlatmak istediğini net olarak, herkesin anlayabileceği şekilde, 6 yaşında bir çocuğa anlatır gibi* anlatabilenlerin yolu açıktır. onlar herkeste aynı anlamı taşıyan, artık “kesin”leşmiş sözcük ve ifadelerle, yapılarla anlatırlar davalarını. bu gibi insanlarla iletişim kurarlar. ve sonucunda çeşitli gelenekleri gerçekleştirirler. bizim geleneğimiz yetkinliktir, başarıdır, beceridir, mesela yetenek değil beceridir önemli olan, bir şeyi yıkmak değil yapmak önemlidir bizde, bir bina dikmek mesela… fakat “<strong>bu berbat ulan</strong>” diye bir binayı yıkarsan alkışlamazlar. bir sistem yapmak, bunu kendince yapmak ya da yorumlamak başarıdır. çünkü önceden tanımlanmıştır, benzerdir. olacağın şeyse bu tanımlanmışlıklardan çok da uzakta değil. toplumda erkeğin karşılığı başarıdır ve otoritedir. kadın için beceri, anaçlık. ya da birkaç şey daha. bunları reddettiğinde, reddedilenlerden olursun. olacağın şeye dair bir sıfat kazanırsın mutlaka ama &#8220;onlardan&#8221; olmadığını bilirler. ve sonunda o gelenekseli kavramışlar tarafından hiçbir anlamla eşleştirilemediğinden yalnız kalır, yok olursun.</p>
<p>hiçbir yol bilmem ki, yanındaki insanla birebir aynı hisleri paylaşasın. aynı yolculuğa birlikte çıkmış ama yolculuk boyunca hiç konuşmamış 20 kişinin hikayesini dinlesen 20 ayrı hikaye çıkar. binlerce benzersiz detay. -her ne kadar bu yol metaforundan her ne kadar hoşlanmasam da kaçınılmaz olarak bildiğimiz ifade biçimleri arasında, düşüncemizi şifrelemeye çalışırken veya “net anlaşılabilir” kılmaya çalışırken kaçınılmaz olarak bu metaforları kullanmak zorunda kalıyoruz.- neticede yol tek kişiliktir. diyalog harbiden keyifli, tanımak, anlamak, çözmek, anlaşmak, uzlaşmak ve hele ki anlaşıldığını hissedebilmek. etrafta ben gibi, sen gibi, “asla anlaşılamam, beni anlamıyorlar, ben anlaşılabilir bir canlı değilim” figanları sayısızca bulunsa da anlaşılabilmek vardır ve keyiflidir. ama elde var bu. umut işte&#8230; ne yapacaksın? değilsin ki atlantis’te, atlantis’in telepatik “şifresiz”liğinde varolmanın tüm bu sistemleri, kurguları, sanrıları ortadan kaldırdığı bambaşka bir düzlükte. ararsın, bakarsın, yürürsün, bir bakarsın etrafta kimse yok, herkes aslında bambaşka bir şeyin derdinde. küt diye ölürsün.</p>
<p>kendimize bir dünya yaratmamıza araç olan yalanların, bizim için önceden düşünülmüş ve yaratılmış nefis soslu yalanların içinde yaşamak çok rahat. bize “şuna şuna ihtiyacın var” denmesini çok sevecek kadar zavallı olduğumuz için, hayvandan gelişimizle bağdaştırılarak söylenen &#8220;senin barınman lazım, güçlü olman lazım, yemen-içmen, üremen lâzım&#8221; ‘gerçek’ diktelerini damarlarımızda hissedecek kadar neye ihtiyacımız olduğunu ve ne istediğimizi tanımlayamamış, tam anlayamamış durumdayız. her neye dönüşsek de, yeri geldiğinde en ilkel hislerimizle yüzleşmeyi psikopatça bir hayranlık duyarak seviyoruz. çünkü bu ilkel duyguları hissetmek, eti sevmek, sevişirken hayvanlaştığımızda böğürdüğümüzde, çığlıklar attığımızda o sevişmenin daha doyurucu olması, çok rahat bir yatakta, kral dairesinde en güzel barınmamızı yaşadığımızı hissetmek, tüm bu ilkel duygularımıza ne kadar ait olduğumuzu gerçekleyen hissiyatlar. ilkel bir canlı olduğumuzu ama o ilkel canlıdan çok daha zeki, kültürlü, bilgili, eylemsel olduğumuzu görmeyi çok seviyoruz. fakat reddediyorsan? et yemeyi reddediyorsan, barınmayı reddediyorsan, üremeyi reddediyorsan… gün gelince başarılı olmayı, doğurganlığı, güçlü olmayı, hâkim olmayı, anaçlığı ve muhtaçlığı, seni sen doğmadan çok daha önce tanımlayan, çok daha önce sana haddini bildiren, görevlerini fısıldayan tüm bu tanımlamalardan sıyrılıyor, reddediyorsan. bu hayvansal güdüleri varoluşunun amacı yapmayı reddediyorsan nesin sen? öteki herkes için, hepsi için “garip” bir şeysin. bir canlısın. ama tanımlanamıyorsun. o zaman seni dışlıyor ve seni yeni bir hayvan modeli olarak görüyorlar. pek hoşlanmıyorlar; vejetaryenlerden, sokakta yatıp kalkanlardan, şarapçılardan, lezbiyenlerden, gaylerden, 50 yaşında ama balon uçuran adamlardan, 55 yaşında çocuk doğurmamış kadınlardan. üstelik öyle de acımasızlar ki, bu sistemlerden, bu tanımlardan isteyerek ayrılanları farkedemedikleri gibi, istemeden ayrılmak zorunda kalanları, bir türlü uyamayanları da umursamıyorlar&#8230; “<a href="http://failblog.org/" target="_self">fail</a>” deyip geçiyorlar. başarısızlık olarak görüyorlar. kendini varedememiş, kurallara uyamamış vesaire.<br />
reddetmiş diyen yok.</p>
<p>onlar, onlar gibilerle karşılaşırlar. kendileri gibilerle anlaşırlar, kendilerine tahammül edebilenlere yakın durup biraz kendilerini iyi hissetmek isterler.</p>
<p>onlar yalnız olduklarını bilirler. yalnız yürümek zorunda kalacaklarını hiç düşünmez, hiç istemez, bundan hoşlanmazlar ama yalnız yürümek zorunda kalırlar.</p>
<p>judy garland’dan mı istersin, jonny cash’ten mi, elvis’ten mi, megadeth’den mi,<br />
liverpool maçlarında bile bağırıyorsun belki “you&#8217;ll never walk alone…”</p>
<p>ama öldüler, nerdesin?<br />
bbbbgbbbdad</p>
<p>öbürü de demiş ki<br />
kendime gel.<br />
“amaaan” demiş gitmiş.<br />
sonra da tabii; tebercüklü neskürker endessala yubauz, raiz düsa vesteuyendu egbendu senge ogzge helan jhoga zveoyrund.<br />
dem.<br />
dema tıkırdema <strong>dem</strong>.</p>
<div class='wp_likes' id='wp_likes_post-283'><a class='like' href="javascript:wp_likes.like(283);" title='' ><img src="http://www.yazartikanmasi.com/wp-content/plugins/wp-likes/images/like.png" alt='' border='0'/>Okşa</a><span class='text'></span>
<div class='unlike'><a href="javascript:wp_likes.unlike(283);">Kakşa</a></div>
</div>
<p><a href="http://www.yazartikanmasi.com">YAZAR TIKANMASI by Cyrettin Yureklikatir</a><br/><br/><a href="http://www.yazartikanmasi.com/index.php/dusundum/yalniz-yuruyenler-hep-yalniz-yurumek-zorunda-kalirlar.htm">yalnız yürüyenler hep yalnız yürümek zorunda kalırlar!</a></p>
        <p><center>&copy; %FIRST Yüreklikatır - visit the <a href="http://www.yazartikanmasi.com">author</a> for more great content.</center></p>      ]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.yazartikanmasi.com/index.php/dusundum/yalniz-yuruyenler-hep-yalniz-yurumek-zorunda-kalirlar.htm/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>akademik makalelerdeki konuyla ilgisiz alıntı problemi</title>
		<link>http://www.yazartikanmasi.com/index.php/dusundum/akademik-makalelerdeki-konuyla-ilgisiz-alinti-problemli.htm</link>
		<comments>http://www.yazartikanmasi.com/index.php/dusundum/akademik-makalelerdeki-konuyla-ilgisiz-alinti-problemli.htm#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 04 Jul 2009 15:20:53 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Cyrettin Yüreklikatır</dc:creator>
				<category><![CDATA[düşündüM]]></category>
		<category><![CDATA[tiksindiM]]></category>
		<category><![CDATA[akademik alıntı]]></category>
		<category><![CDATA[akademik makale]]></category>
		<category><![CDATA[türkiye makale]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.yazartikanmasi.com/?p=274</guid>
		<description><![CDATA[tartan bakkallık yaptığım için günde en az 5 yerli 7 yabancı akademik makale okumak zorunda kalıyordum. bundan dolayı algımdaki milletsel kıyaslamacı böcük de kendince bu makale okuduğum süreçten birşeyler çıkarmaya çalışıyordu. böcük bir süre sonra bir majör ayrım fark edince artık beni dürtüklemeye başladı, ona göre yerli ve yabancı makaleler arasında çok ciddi bir fark [...]<p><a href="http://www.yazartikanmasi.com">YAZAR TIKANMASI by Cyrettin Yureklikatir</a><br/><br/><a href="http://www.yazartikanmasi.com/index.php/dusundum/akademik-makalelerdeki-konuyla-ilgisiz-alinti-problemli.htm">akademik makalelerdeki konuyla ilgisiz alıntı problemi</a></p>
]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>tartan bakkallık yaptığım için günde en az 5 yerli 7 yabancı akademik makale okumak zorunda kalıyordum. bundan dolayı algımdaki milletsel kıyaslamacı böcük de kendince bu makale okuduğum süreçten birşeyler çıkarmaya çalışıyordu. böcük bir süre sonra bir majör ayrım fark edince artık beni dürtüklemeye başladı, ona göre yerli ve yabancı makaleler arasında çok ciddi bir fark vardı. o da akademik makalecilerimizin, makale yazarken bir şeyi düşünmek, anlatmaya çalışırken anlamaktan çok vermek istedikleri mesajları ya da aradıkları anlamı alıntılarla vermeye çalışmalarıydı.</p>
<p><span id="more-274"></span></p>
<p>yabancı makalelerde genellikle &#8220;alıntı&#8221;nın üzerine düşünülen bir öğe olarak kullanıldığını gördüm. bizim makalecilerde<a href="http://www.yazartikanmasi.com/wp-content/uploads/2009/07/3229053852_3f3cacc249.jpg"  rel="lightbox-274"><img class="alignright size-thumbnail wp-image-275" style="border: 5px solid black; margin: 5px;" title="3229053852_3f3cacc249" src="http://www.yazartikanmasi.com/wp-content/uploads/2009/07/3229053852_3f3cacc249.jpg" alt="3229053852_3f3cacc249" width="220" height="220" /></a> ise sıklıkla alıntılar, &#8220;bak adam da böyle demiş zaten&#8221; amaçlı yerleştiriliyordu. makale yazarı alıntıladığı söylemin sahibini pek tartışmıyor, onun düşüncesi üzerinden veya düşüncesine karşı bir muhakeme yapmıyordu.</p>
<p>daha sonra bunun daha kötüsüyle karşılaştım. akademik kariyerine yol açmanın yazdığı/yayımlanan akademik makale sayısı ile doğru orantılı olduğunu çözen birkaç uyanık, çılgınlar gibi bir seri makale üretimine geçmişlerdi.</p>
<p>bizzat kendim yaptığım için sipariş yazının ne denli kolay formüle edilebildiğini biliyordum. bu formülasyonu oluşturmak zorundalılığının sebebi, sipariş yazılarda gayri ihtiyari her konuyla karşılaşabilme olasılığıydı. ya her konuda bir basılı yayın yazısı yazabilmenin bir formülünü bulacaktım ya da her konuyu derinlemesine araştırıp öğrenip sonra yazacaktım. buysa zaman problemini doğuruyordu. ilgimi çekmeyen bir konuda yazacağım yazı için saatlerce araştırma yapmaktansa, önce formülüme uygun bir şekilde yazıyı yazıp, sonra canımın istediği şeyi araştırıyordum. sonra bu canımın istediği şeyle ilgili yazdığım yazıları hem ben hem de &#8216;obiri&#8217; daha çok seviyordu.</p>
<p>türkiye&#8217;de akademik makale üreticilerinin amacı en az eforla, şablona en uygun makaleyi üretmek olup çıkmıştı. bu sayede makale hızlı üretiliyor, fazla düşünmeye gerek kalmıyor, zamandan tasarruf ediliyor, kişi &#8216;üretken&#8217; sıfatı kazanıyor, öte yol&#8217;a geçiş hızlandırılıyor ve işler durumdaki &#8220;makale formatı&#8221; hiç zorlanmıyor, bozulmuyordu. bu hoşgörülebilir bir durum, herkesin doçent etiketi takacaklar diye kıçını yırtması, beyninde fosfor bırakmaması anlamsız olurdu.</p>
<p>fakat bu formülize makalelerde rahatsız eden iki öğe var. birincisi makale yazarlarının alıntıları içeriğin/düşüncenin uyumundan entelektüel sunum kazandırması için seçmeye çalışmaları. bu durumda, çoğu zaman makale yazarının diline ve alıntının diline bakınca ortada kabak gibi bir &#8220;<em>yav sen eğer bunu okuyan, anlayan bir şahıssan, makalede kullandığın dil neden bu kadar yavan?&#8221;</em> farkedişi oluyor. bir yandan da &#8220;entelektüel&#8221; olarak tanımlanan şeyin &#8220;ne kadar anlaşılmazsa o kadar entelektüeldir&#8221; olarak betimlenmesi. kendine &#8216;aydın&#8217; diyebilmek isteyenlerin aslında toplum için çabalayacakken toplumun sorunlarını görmezden gelmesine benzer bir şekilde, alıntıyı yapan da, makalenin anlaşılabilir ve düşünceyi net ortaya koyabilirliğinden çok, ne kadar anlaşılmazsa, o kadar yukarıda konumlanırım düşüncesi içindeydiler.</p>
<p>ikinci bir sorunsa yine aynı sorunla bağdaşık olarak alıntının alakasızlığı sorunu. çoğu zaman türkçe makalelerde öyle alıntılara rastlıyorum ki bağlamla en ufak bir korelasyonu yok desem yeridir. nasıl kaynaklar araştırıyor, bu alıntıları nereden yapıyorlarsa (ki genellikle direkt kaynağa gitmektense daha önceden benzer bir konuda alıntı yapan birinin alıntısı alıntılanıyor) okuyorsun, okuyorsun, birden karşına -belki alt başlığın isminin geçtiği- neredeyse tamamen alakasız bir alıntı çıkıyor. yav kardeşim konumuz bu değildi ki? yani google&#8217;a yazmak istediğin konu başlığını yazıp karşına çıkan ilk kitaptan alıntı yapamazsın. zaten alıntılar anlık yapılan şeyler de değildir. kafanda bir kurgun vardır bir de bildiğin, okuduğun şeyler vardır. bir konuda düşünürken, yazarken, benzer bir değininin, kafa yormanın, söylemin bir yerde geçtiğini hatırlar, oradan alırsın. bir ara kapitali(zmi) daha iyi tanıyan post foucault gibi bir rolle birden dünyada parlayan chomsky&#8217;i herkes bilir. o ara nerde makale okusan, nerede tez okusan karşında chomksy alıntısı. chomksy yanlış anlayıp alınmasın ama, hocam senin kablosuz teknolojinin geleceğiyle ilgili yazdığın makalede allahın dilbilimcisinin alıntısının ne işi var? adama ipod versen nereye basacağını sana sorar. makaleyi okuyorsun, okuyorsun, &#8220;yok kablosuz şöyle böyle&#8221; derken&#8221; chomsky diyor ki &#8217;semantik dümentik.&#8217;&#8221; alıntı bitiyor, &#8220;abimlere airties wav-140 router taktırdık&#8221; diye devam ediyor. n&#8217;oluyo lan? bi bak ne yaptığına be.</p>
<p>neyse hocam, bu alıntıyla kimlik yaratma çabasının, otomatik döşenişin arasına alıntı serpiştirerek makale formatlama gibi tilkiliklerin bitmesi lazım. düşünce basarlarının, yayımcıların bu tür formülizasyon insanlarına şablon makalelerini yayımlatabilme şansının verilmemesi lâzım. böyle lâzım ki bunlar harbiden düşünsünler, alıntıyı doğru, yerinde, anlamında, kıvamında yapabilmek, alıntıyı tartışabilmek veya onaylayabilmek için okumak, araştırmak zorunda kalsınlar.</p>
<p>ama işte ortam cins.<br />
kaç kişi düşünüyor, bunlardan kaçı makale yazıyor ki, seçim yapacaksın da yayımlamayacaksın.<br />
senin işin de zor.<br />
ama anla ki, böyle yaparsen benimki daha zor.</p>
<div class='wp_likes' id='wp_likes_post-274'><a class='like' href="javascript:wp_likes.like(274);" title='' ><img src="http://www.yazartikanmasi.com/wp-content/plugins/wp-likes/images/like.png" alt='' border='0'/>Okşa</a><span class='text'></span>
<div class='unlike'><a href="javascript:wp_likes.unlike(274);">Kakşa</a></div>
</div>
<p><a href="http://www.yazartikanmasi.com">YAZAR TIKANMASI by Cyrettin Yureklikatir</a><br/><br/><a href="http://www.yazartikanmasi.com/index.php/dusundum/akademik-makalelerdeki-konuyla-ilgisiz-alinti-problemli.htm">akademik makalelerdeki konuyla ilgisiz alıntı problemi</a></p>
        <p><center>&copy; %FIRST Yüreklikatır - visit the <a href="http://www.yazartikanmasi.com">author</a> for more great content.</center></p>      ]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.yazartikanmasi.com/index.php/dusundum/akademik-makalelerdeki-konuyla-ilgisiz-alinti-problemli.htm/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>
