﻿﻿<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>YAZAR TIKANMASI &#187; gördüM</title>
	<atom:link href="http://www.yazartikanmasi.com/index.php/category/gordum/feed" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.yazartikanmasi.com</link>
	<description>tam da başladım, yazıyorum derken...</description>
	<lastBuildDate>Wed, 23 Jun 2010 14:11:39 +0000</lastBuildDate>
	<generator>http://wordpress.org/?v=2.9.2</generator>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
			<item>
		<title>Sorma Neden&#8230;</title>
		<link>http://www.yazartikanmasi.com/index.php/gordum/sorma-neden.htm</link>
		<comments>http://www.yazartikanmasi.com/index.php/gordum/sorma-neden.htm#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 22 Mar 2010 07:39:54 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Cyrettin Yüreklikatır</dc:creator>
				<category><![CDATA[gördüM]]></category>
		<category><![CDATA[burçlar]]></category>
		<category><![CDATA[fal]]></category>
		<category><![CDATA[harun kolçak]]></category>
		<category><![CDATA[saba tümer]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.yazartikanmasi.com/?p=703</guid>
		<description><![CDATA[Vejeteryanlıkla çıktığı sanat yolculuğunda binbir şekilden geçen Harun Kolçak geçen gün Saba Tümer&#8217;in programına Jabba The Hutt olarak konuk olmuştu. Bir vejeteryanda bu şekil bir göbeğe ilk defa şahit olduğum için 1,5 dakika dinledim. Fotoğrafta görünen anda &#8220;canım başak burcu çok farklı bir burç. Başaklar canlı, duygusal&#8230;&#8221; gibisinden bir şeyler diyor, izleyicilerin burçlara dair sorularını [...]<p><a href="http://www.yazartikanmasi.com">YAZAR TIKANMASI by Cyrettin Yureklikatir</a><br/><br/><a href="http://www.yazartikanmasi.com/index.php/gordum/sorma-neden.htm">Sorma Neden&#8230;</a></p>
]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Vejeteryanlıkla çıktığı sanat yolculuğunda binbir şekilden geçen Harun Kolçak geçen gün Saba Tümer&#8217;in programına Jabba The Hutt olarak konuk olmuştu. Bir vejeteryanda bu şekil bir göbeğe ilk defa şahit olduğum için 1,5 dakika dinledim. Fotoğrafta görünen anda &#8220;<em>canım başak burcu çok farklı bir burç. Başaklar canlı, duygusal&#8230;</em>&#8221; gibisinden bir şeyler diyor, izleyicilerin burçlara dair sorularını cevaplıyordu.  Harun Kolçak, Jabba, burçlar, koltuğa örtü gibi serilme falan derken araya da bir şarkı patlatınca tam donanımlı duygu yüklü falcılığın mihmandarı olmaya aday bir görüntü çizdi. Ayrıca fotoğraftan anlaşılacağı gibi bir zamanlar yeşil olan Harun şu an mavi.</p>
<p style="text-align: center;"><a href="http://www.yazartikanmasi.com/wp-content/uploads/IMG00004-20100319-23211.jpg"><img class="size-full wp-image-702 aligncenter" title="IMG00004-20100319-2321" src="http://www.yazartikanmasi.com/wp-content/uploads/IMG00004-20100319-23211.jpg"  alt="" width="716" height="419" /></a></p>
</p>
<div class='wp_likes' id='wp_likes_post-703'><a class='like' href="javascript:wp_likes.like(703);" title=''  rel="lightbox-703"><img src="http://www.yazartikanmasi.com/wp-content/plugins/wp-likes/images/like.png" alt='' border='0'/>Okşa</a><span class='text'></span>
<div class='unlike'><a href="javascript:wp_likes.unlike(703);">Kakşa</a></div>
</div>
<p><a href="http://www.yazartikanmasi.com">YAZAR TIKANMASI by Cyrettin Yureklikatir</a><br/><br/><a href="http://www.yazartikanmasi.com/index.php/gordum/sorma-neden.htm">Sorma Neden&#8230;</a></p>
        <p><center>&copy; %FIRST Yüreklikatır - visit the <a href="http://www.yazartikanmasi.com">author</a> for more great content.</center></p>      ]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.yazartikanmasi.com/index.php/gordum/sorma-neden.htm/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Şaşı Baktıran Manşetler: Habertürk 01.03.2010</title>
		<link>http://www.yazartikanmasi.com/index.php/gordum/sasi-baktiran-mansetler-haberturk-01-03-2010.htm</link>
		<comments>http://www.yazartikanmasi.com/index.php/gordum/sasi-baktiran-mansetler-haberturk-01-03-2010.htm#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 01 Mar 2010 12:20:10 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Cyrettin Yüreklikatır</dc:creator>
				<category><![CDATA[gördüM]]></category>
		<category><![CDATA[habertürk manşetleri]]></category>
		<category><![CDATA[harf oyunlu manşetler]]></category>
		<category><![CDATA[şaşırtan manşetler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.yazartikanmasi.com/?p=658</guid>
		<description><![CDATA[Harf oyunlu espri üzerinden ekmek yemiş biri olarak harf oyunlu esprilerin miyadını doldurduğunu fark ettiğimde karşımdaki insanlar &#8220;ne işim var burada&#8221; dercesine ufka bakıyorlardı. Çocukken birilerinin çok güldüğü Adnan Ersan esprilerinin ben ve yaşıtdaşlarım için pek de komik olmadığını farketmem ve harf oyunlu espriler arasında bir bağ var. Zira bir zamanlar komik olan Adnan Ersan [...]<p><a href="http://www.yazartikanmasi.com">YAZAR TIKANMASI by Cyrettin Yureklikatir</a><br/><br/><a href="http://www.yazartikanmasi.com/index.php/gordum/sasi-baktiran-mansetler-haberturk-01-03-2010.htm">Şaşı Baktıran Manşetler: Habertürk 01.03.2010</a></p>
]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Harf oyunlu espri üzerinden ekmek yemiş biri olarak harf oyunlu esprilerin miyadını doldurduğunu fark ettiğimde karşımdaki insanlar &#8220;ne işim var burada&#8221; dercesine ufka bakıyorlardı. Çocukken birilerinin çok güldüğü Adnan Ersan esprilerinin ben ve yaşıtdaşlarım için pek de komik olmadığını farketmem ve harf oyunlu espriler arasında bir bağ var. Zira bir zamanlar komik olan Adnan Ersan esprileri zamanla espri olmaktan çıkmış; karşılaşılmak bile istenmeyen içi boş laflara dönüşmüşlerdi. Birisi böyle bir espri yaparsa ufka baktığım da oluyordu. Harf oyunlu esprilerin iyi &#8211; kötü popülarite sağlaması ve bunların manşet formuna dönüşmesi arada sırada yakalanan  manşetlerin İnternet&#8217;e taşınmasıyla başlar. Efsane Star Gazetesi harf oyunlu manşetleri sıkça kullanan ilk gazetedir. Fakat şu gün artık harf oyunlu manşet  &#8220;espri&#8221; olarak algılanmıyor. İnsanda sadece &#8220;ne işim var burada&#8221; hissi yaratıyor. Habertürk ise çeşitli medyaların daha önce denediği, yaptığı bir sürü şeyi, cilalı sayfalarda tekrar yapıyor. Bu resimleri buraya koymak aslında denedikleri şeyde başarıya ulaştıklarının göstergesi gibi. Ama aslında kanımca -ölçek umursamadan- tutmuş formüller üzerinden karındeşmeye çalışma çiğliğinin en açık ifadesi.</p>
<p>Sadece benim için bile şu paragrafın belki yarın, belki yarından da yakın, miyadının dolma ihtimali var. Yarın bakıp, &#8220;böyle düşünmek, böyle ifade etmek eskide kalmış&#8221; diyebilim. Yani ne kadar kaçarsak kaçalım, ne kadar ufka bakarsak bakalım kendimizi tekrar aynı paradoksun artık bayağılaşmış bir hali içinde bulmamız an meselesi.</p>

<a href="http://www.yazartikanmasi.com/wp-content/uploads/0301131901.jpg" title='Haberi anlamsızlaştıran manşet' rel="lightbox-658"><img width="150" height="150" src="http://www.yazartikanmasi.com/wp-content/uploads/0301131901-150x150.jpg" class="attachment-thumbnail" alt="Haberi anlamsızlaştıran manşet" title="Haberi anlamsızlaştıran manşet" /></a>
<a href="http://www.yazartikanmasi.com/wp-content/uploads/0301131501.jpg" title='İlaç niyetine manşet' rel="lightbox-658"><img width="150" height="150" src="http://www.yazartikanmasi.com/wp-content/uploads/0301131501-150x150.jpg" class="attachment-thumbnail" alt="İlaç niyetine manşet" title="İlaç niyetine manşet" /></a>
<a href="http://www.yazartikanmasi.com/wp-content/uploads/0301131401.jpg" title='Şaşı baktıran manşet' rel="lightbox-658"><img width="150" height="150" src="http://www.yazartikanmasi.com/wp-content/uploads/0301131401-150x150.jpg" class="attachment-thumbnail" alt="Şaşı baktıran manşet" title="Şaşı baktıran manşet" /></a>
<a href="http://www.yazartikanmasi.com/wp-content/uploads/0301131201.jpg" title='Şifa dağıtan manşet' rel="lightbox-658"><img width="150" height="150" src="http://www.yazartikanmasi.com/wp-content/uploads/0301131201-150x150.jpg" class="attachment-thumbnail" alt="Şifa dağıtan manşet" title="Şifa dağıtan manşet" /></a>

<p><a href="http://www.yazartikanmasi.com">YAZAR TIKANMASI by Cyrettin Yureklikatir</a><br/><br/><a href="http://www.yazartikanmasi.com/index.php/gordum/sasi-baktiran-mansetler-haberturk-01-03-2010.htm">Şaşı Baktıran Manşetler: Habertürk 01.03.2010</a></p>
        <p><center>&copy; %FIRST Yüreklikatır - visit the <a href="http://www.yazartikanmasi.com">author</a> for more great content.</center></p>      ]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.yazartikanmasi.com/index.php/gordum/sasi-baktiran-mansetler-haberturk-01-03-2010.htm/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Yollardan Geçerken Duyulan Bir Zenci Müziği</title>
		<link>http://www.yazartikanmasi.com/index.php/anladim/yollardan-gecerken-duyulan-bir-zenci-muzigi.htm</link>
		<comments>http://www.yazartikanmasi.com/index.php/anladim/yollardan-gecerken-duyulan-bir-zenci-muzigi.htm#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 07 Jan 2010 02:18:51 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Cyrettin Yüreklikatır</dc:creator>
				<category><![CDATA[alıştıM]]></category>
		<category><![CDATA[anladıM]]></category>
		<category><![CDATA[denediM]]></category>
		<category><![CDATA[dinlediM]]></category>
		<category><![CDATA[duyduM]]></category>
		<category><![CDATA[düşündüM]]></category>
		<category><![CDATA[gördüM]]></category>
		<category><![CDATA[güldüM]]></category>
		<category><![CDATA[hatırladıM]]></category>
		<category><![CDATA[oyalandıM]]></category>
		<category><![CDATA[sevdiM]]></category>
		<category><![CDATA[süzdüM]]></category>
		<category><![CDATA[tiksindiM]]></category>
		<category><![CDATA[öğrendiM]]></category>
		<category><![CDATA[şaştıM]]></category>
		<category><![CDATA[b]]></category>
		<category><![CDATA[beğendim]]></category>
		<category><![CDATA[bir]]></category>
		<category><![CDATA[çok]]></category>
		<category><![CDATA[doğru]]></category>
		<category><![CDATA[döndüm]]></category>
		<category><![CDATA[evime]]></category>
		<category><![CDATA[giderken]]></category>
		<category><![CDATA[ir]]></category>
		<category><![CDATA[kafayı]]></category>
		<category><![CDATA[keşfe]]></category>
		<category><![CDATA[kürtçe]]></category>
		<category><![CDATA[minibüste]]></category>
		<category><![CDATA[şarkı]]></category>
		<category><![CDATA[sonra]]></category>
		<category><![CDATA[türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[uzaklaştım]]></category>
		<category><![CDATA[üzerine]]></category>
		<category><![CDATA[ve]]></category>
		<category><![CDATA[yakınlaştım]]></category>
		<category><![CDATA[yazıp]]></category>
		<category><![CDATA[yeni]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.yazartikanmasi.com/?p=476</guid>
		<description><![CDATA[Son zamanlarda o kadar kendi içimdeyim ki, dışarıda ne olup bitiyor haberim yok. İşe giderken, işten dönerken, hatta iş yerindeyken de etrafta olan biten hiçbir şeyi görmüyorum desem yeridir. Üstelik benim kadar detay kovalayan, watcher etiketli bir insan böyle kapatsın herşeye gözünü; olacak şey değil&#8230; Bu içte kalmanın sebebi aslında biraz kafa dinlemekti. Malumunuz, kozmopolit insanı [...]<p><a href="http://www.yazartikanmasi.com">YAZAR TIKANMASI by Cyrettin Yureklikatir</a><br/><br/><a href="http://www.yazartikanmasi.com/index.php/anladim/yollardan-gecerken-duyulan-bir-zenci-muzigi.htm">Yollardan Geçerken Duyulan Bir Zenci Müziği</a></p>
]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.yazartikanmasi.com/wp-content/uploads/2009/11/br0125bs.jpg"  rel="lightbox-476"><img class="alignright size-full wp-image-619" style="margin: 3px 4px; border: black 3px solid;" title="•School Dilemma: Charlotte, N.C. (1957)" src="http://www.yazartikanmasi.com/wp-content/uploads/2009/11/br0125bs.jpg" alt="•School Dilemma: Charlotte, N.C. (1957)" width="253" height="299" /></a>Son zamanlarda o kadar kendi içimdeyim ki, dışarıda ne olup bitiyor haberim yok. İşe giderken, işten dönerken, hatta iş yerindeyken de etrafta olan biten hiçbir şeyi görmüyorum desem yeridir. Üstelik benim kadar detay kovalayan, watcher etiketli bir insan böyle kapatsın herşeye gözünü; olacak şey değil&#8230; Bu içte kalmanın sebebi aslında biraz kafa dinlemekti. Malumunuz, kozmopolit insanı kafa dinlemeye pek zaman bulamıyor. Her taraftan paldır yardır bilgiler, kaynak bağımsız günde 50 kere değişen gündem (birkaç farklı kaynağı takip ediyorsan daha beter), dev ekranlar, monitörler; yaptığınız sohbeti, deneyimlediğiniz anı yok etmek istercesine dışarıdan gelen gürültüler; herbiri bambaşka şeylerden bahseden, farklı hassasiyetlere, ideolojilere, ideal kurgulara sahip, farklı dertlerini ya da mutluluklarını paylaşmak isteyen insanlar falan&#8230; e herkes de anlatmak istiyor tabii, hangi birini dinleyeceksin, yoruyor bir yerden sonra. Bu curcunaya kapılıp gitmektense, biraz kendimi dinleyesim, acaba o ne yapıyor, ne arıyor diye seyre dalasım vardı&#8230;</p>
<p><span id="more-476"></span></p>
<p>Tüm bu hengame içinde, ben, psikolog karşısında kendimi dinlemeye başlamadan evvel son çare olarak kendimi dinlemeye nasıl vakit bulacağımı ararken, telefonuma bir güzel kulaklık aldım, başladım yolda serde, iş yerinde vesaire müzik dinlemeye. Sonra dedim ki, &#8220;<em>öyle saldın gidiyon emme memlekette neler oluyor acaba bro?</em>&#8220;. Bıraktım MP3&#8242;leri sardım radyolara. Herbiri başka dertte&#8230; Açık Radyo &#8220;dünya yokoluyor&#8221;u anlatırken, insanları bilinçlendirici ama daimi aynı yerden muhaliflik yapan yayınlarına devam ediyor, bir şekilde beni de etkiliyordu. Başka bir radyo açıyorum, tek dertleri &#8220;<em>maçlar n&#8217;olacak&#8230;</em>&#8221; herkes maaşallah simon kuper havasında, yorumculara bakıyorsun, sanırsın futbol kritiği yapan bir kendileri var dünyada&#8230; Başka bi kanalda kendilerini acayip komik sanan bir grup insan, kendi aralarında eğleniyorlar, beni güldürmese de, &#8220;<em>haa</em>&#8221; dedim &#8220;<em>bunlar da ayrı bi bkm mutfak kafası.&#8221; </em>Bir süre sonra baktım ki amaç kendimi dinlemekken, belli amaçlarla, belli belirsiz bir şeyleri anlatmak için &#8220;yayın&#8221; yapan vericiler arasında dolaşıp duruyorum. Benim gibi birileri var, o an o radyoyu dinleyen, arayıp konuşan, &#8220;<em>seviyorum anlar mısınız, istiyorum çalar mısınız?</em>&#8221; falan diyenler mesela, acayip. Elbette dinleyip işine gücüne devam eden de var aynı şekilde, tabii onlar da radyoda dinledikleri şeyleri anlatmak gereği duyuyorlar.</p>
<p>O sıralarda <strong>Lost</strong>&#8216;taki French Chick&#8217;in yaptığı radyo yayınını yakalayan kadro aklıma geldi. Bazıları çok takıldı bu yayına, peşinden koştu, bazısı sklemedi kendi &#8216;dalga&#8217;sına baktı. Ben hangilerindendim acaba?</p>
<p>Yapım gereği duyduğu, gördüğü, izlediği herşey üzerinde ister istemez düşünen bir insanım. Dolayısıyla kendimi hepsi üzerinde düşünüyor buldum&#8230; Açık Radyo&#8217;nun &#8220;<em>dengesiz bu ülke, bu millet ayarsız</em>&#8221; söylemlerini dert edinip, neyin nasıl olması gerektiğine dair fikirler yürütürken, futbol konuşan radyocuları dinledikten sonra etraftaki kimi insanlarla &#8220;<em>Dinledin di mi hoca, öyle diyor ama aslında Elano&#8217;yu yanlış pozisyonda oynatıyor, o yüzden&#8230;</em>&#8221; diye ahkâm kesme turlarında dolanıyordum. Bir süre sonra anladım ki, dinlemek üzerine bir seçim yapmış olsam bile, onların benim için seçtiklerini dinliyorum. Kendimi değil. İşin kötüsü, bir de edepsizce, onlardan dinlediğimi, bunlara anlatıyorum aynen şimdi olduğu gibi.</p>
<p>Uzun zaman kendini dışarıdan soyutlayınca ve radyo olsun, televizyon ya da sinema olsun, seçtiğin &#8220;yayın&#8221;larla sınırlandırınca dünyanı, dışarıdaki hayat, koşuşturma, belli belirsiz dertler, sıradan olaylar hep birden anlamsız gelmeye başlıyor. Sen başka bir ilgiler/bilgiler dünyasında geziniyorsun, başkaları daha başka mevzuların defterini tutuyor&#8230; Bu yüzden de senin ilgin dışındaki mecraları seyreden herşeye karşı duyarlılığını sıfır noktasına yaklaştırarak kendini yalıtıp, koruyorsun. İlgini çekmeyen bir şey varsa konuşulan &#8220;<em>Haaa. evet, yine şahit oldukları bir yayından (internet, tv, radyo, gazete, twitır, sözlük, vs&#8230;) bahsediyorlar. sigiym, boşver&#8230;</em>&#8221; deyip kendi yolunu tutuyorsun.</p>
<p>Herneyse, o dinleme aralıklarında fark ettim ki, işten eve dönerken radyoda o an kulak kesilmemi gerektiren bir sohbet varsa etrafta gördüğüm üstü başı yırtılmış bir insana &#8220;<em>yazık ula</em>&#8220;, sahibinin gezdirdiği hiperaktif bir köpeğe &#8220;<em>bak şunun şirinliğine hahaha</em>&#8220;, ayak üstü alışveriş yaptığım bakkala &#8220;<em>bunun işi de akşama kadar gelene sarma, gidene dolma, kuru muhabbet</em>&#8221; deyip devam ediyorum. Yani hissettiğim hiçbir şeyde 1 dakikadan fazla durmuyor, etraftaki hiçbir şeyi, o anda asıl olarak hayatla bağım olarak tanımladığım yayının kendisinden fazla önemsemiyor ve tekrar yayının kendisine dönüyordum. Çalan müziğe göre kimi zaman yürürken geçtiğim yollar &#8220;<em>evet ya, dünya böyle akıp giden bi yer, bak ben de aradan süzülüyorum</em>&#8221; dercesine keyifli, kimi zaman &#8220;<em>şu hayata bak, kirlilik, zehir, insanlar anlamsız anlamsız dolaşıyorlar, hepsi zombi, ben de soundtrack&#8217;ımı koymuş keyifle evime gidiyorum, ne mutlu bana</em>&#8221; diyecek kadar memnun edici, kimi zaman da canımı acıtacak kadar karamsar gelebiliyordu. Bir şeyler hissettiğim doğruydu ama hangi hissi ne kadar? Acaba &#8220;<em>yazık</em>&#8221; deyip geçtiğim bir insanı görünce yapmam gereken bu muydu? Sevimli köpeği eğilip sevsem olur muydu? Bakkalın yerine kendimi koymaktansa gülümsemesine karşılık versem, <em>&#8220;nassın amıca?&#8221;</em> diye sorsam daha iyi değil miydi? Şimdi öyle gibi geliyor. İçerisinde insan etkeni olan davranışların tepkileri her zaman planlandıkları gibi olmazlar. &#8220;Yazık&#8221; diye üzüldüğüm insana yemek ısmarlamaya kalksam dolandırıcı çıkabilir, eğilip köpeği sevsem sahibi emekli teyze &#8220;<em>gelirken gördüm taşşaklarını düzelttin, o pis ellerini çek köpeğimden</em>&#8221; diye çıngar çıkarabilir, bakkala nasılsın diye sorsam can sıkıntısından anlatmaya başlayıp kâr marjlarına girebilir ve beni programı dinlemekten alıkoyabilir. Daha birçok şey olabilir, zira bilindiği gibi insanda herşey mümkündür.</p>
<p>Çok şükür tam da o sıralarda kulaklığım bozuldu. Gürültünün tam ortasına tekrardan düştüm. Bu kadar uzun süre ya da en azından yukarıdaki paragraflar kadar kendi içinde yaşarsan, gerçekte varolan, görmediğin, duymadığın, umursamadığın dolayısıyla doğru düzgün hissedemediğin herşey seni dengeni bozacak kadar sarsabiliyormuş. Kulaklıkla ses sonda dolaşırken hiç sallamadığım araba kornaları, motor sesleri, duymadığım, görmezden geldiğim, insanlar, insanlar arası anlaşmazlıklar, yüzler, mimikler, ifadeler o kadar net ve dibimdeydi ki, benim dışımda hayatta-her gün gidip geldiğim yolda bunların yaşandığına alışmam acayip zor oldu.</p>
<p>O sıralarda bünyedeki hissiyatın üstüne Tim Robbins&#8217;in oynadığı <a href="http://www.apple.com/trailers/thinkfilm/noise/" target="_blank">Noise</a> filmini de keşfedince, gürültü tahammülsüzlüğümü ve bizzat kendimde de hissettiğim &#8220;ben! umursamazlığı&#8221;nı şiddet ile dışarıya vursam mı vurmasam mı diye kendimi cıncıklamaya başladım. Bir minibüs şoförüne &#8220;<em>doğru kullan lan arabayı artislik yapma</em>&#8221; diyerek ayar çekmeye kalkışmam da o zamana rastlar. Allahtan adam mantıklı çıktı, alttan aldı, konu uzamadı. Bir süre sonra fark ettim ki etrafa, &#8220;<em>adaletsiz, haysiyetsiz, cins bir hadise vuku bulsa da, direkt dalsam birine ense kökünden</em>&#8221; niyetiyle bakıyorum&#8230; Yani düpedüz kaşınıyorum&#8230;</p>
<p>Evet, ben belki kaşınıyordum, belki dayanamaz; fazladan hisseder olmuştum ama diğer taraftan onlar da hiçbir şeyi umursamıyorlardı ki kardeşim. Okuduğum ve dinlediğim ve izlediğim kadarıyla dünya yok olurken, devir değişirken, dünyada her gün birbirinden acayip olaylar yaşanırken, Türkiye&#8217;deki kaos, diktatorlük, sorunlar, empatisizlik, adaletsizlik, eşitsizlik, dayatmacılık bu kadar rahatsız ediciyken, dünyada ekonomi yeniden şekillenirken, insanlar delicesine intihar ederken, lise çağındaki çocuklar kafa keserken, pompalı silahla okula dalıp arkadaşlarını öldürürken, kıtalar yeniden şekillenirken, bir sürü canlı türü yok olurken ve en kötüsü herbirimiz layık görüldüğümüz; yetinmekle sevinmeye alıştırıldığımız, hakkımız olan şeylerin göstermelik, taviz gibi sunulmasıyla neredeyse mutlu olmaya çalıştığımız halde etraftaki tüm bu insanların neden halen hiçbir şey garip değilmiş gibi davrandıklarını anlayamıyordum. herkes yüzünde/ifadesizliğinde, bir günde ve etrafında insanlarla yaşıyor olmanın yorgunlukla karışık nefretini  taşırken tüm bunları değiştirmek adına bir ekstradan bir mimik bile kullanmayacak kadar hımbıl, duyarsız, ve tahammülsüz görünüyordu gözüme. kimilerinin &#8220;<em>ya bu hummer&#8217;ın yenisi var ya yola sığmıyor</em>&#8221; çimdiklemesi üzerine bir minibüs yolculuğu boyunca konuşmaları, halen &#8220;<em>omo&#8217;nun yeni reklamı güzel olmuş</em>&#8221; üzerinden sohbet işletebilmeleri de bir süre bana kabul edilebilir gelmedi. benim sırf şahsi seçimlerle biçimlendirip içine saklandığım dünyaya yabancı olan tüm bu gündelik sıradan olaylar, yüzler, tavırlar, haller ve insanlar bana yabancıydı. ben, moebius halkasının altyüzünde takılmış, asıl günün gördüğü üst yüzeyde ne olup bittiğinden habersiz ve durduk yere, kendimi tekrar içerisinde bulduğum dışarıya tahammülsüz; kanıksadığım şeylere yabancı herşeyden işkillenen bir yabancı korkusuyla moebius döngüsüne devam edip edemeyeceğim konusunda hiçbir fikrim olmadığı halde dımdızlak ortada kalmıştım.</p>
<p>Bunun üzerine gidip bir kulaklık almaktansa, insanların içinde yine observer moduna dönmeye karar verdim. İzleyecektim. Neler konuşuyorlar, neleri dert ediyorlar, nelerden medet umuyorlar, neyi takip ediyor, ne dinliyorlar&#8230;  Böylece ben de herkes gibi olabilecek, herkes gibi dertleri olan bir insana dönüşebilecek, dolayısıyla herkesin içinde yaşarken rahat bir hayat sürebilecektim. çünkü herkes, o kadar zattirizot mevzulara takılıyordu ki, etrafta bunca dert, keder, acı, gariplik vs. varken bu derece umursamaz ve hımbıl olmayı özler olmuştum. bir ulvi rahatlık gibi geliyordu bana, halen bir reklamı, bir klibi, bir maçı konuşabilen insanların boşvermişliği.. Bir süre bu tiyatroyu oynadım. Ama bildiğim gerçekleri unutamıyor olmamdan dolayı, herkes gibi davranmaya çalıştığım anlar pek de keyifli geçmiyordu. Zira en dutturikten mevzuda, dalgasına sarmak varken bile ben konuyu &#8220;<em>dünyada aslında neler oluyor?&#8221;</em>a bağlayabiliyordum. Hatta aslında şu cümleye kadar da bunu göstermeye çalıştım&#8230;</p>
<p>Şimdi. Elbette ki şu an değil, bir süredir. Burada, şimdide, bu ülkede, etrafımda bunlar oluyor ve bunlar yaşanıyorken yaşadığımı idrak etmiş durumdayım. Biliyorum ki çok keyif alsam da <em>Californication</em>&#8216;ı ya da <em>The Riches</em>&#8216;ı izlemek sonrası edindiğim bilgi, keyif, mutluluk, eğlence, herkes <em>Kapalı Çarşı</em>, <em>Kurtlar Vadisi</em> izlediği için kimselere bir anlam ifade etmiyor. Ben Ezel ve Canım Ailem izlesem berikiler <em>Ihlamurlar Altında Yaprak Dökümünden Aşk-ı Mevzu</em> havasında. konu, ben yabancı dizi izliyorum konusu değil. Ben <em>Californication</em> izliyorsam öbürü <em>Sopranos</em> izliyor, Ben <em>G.I. Joe</em> izlediysem beriki <em>The Hangover</em>&#8216;a takılmış, bir diğeri önden gidip filmleri sinemaya gelmeden, dayanamamış nasıl ettiyse dizileri televizyonda yayımlanmadan önce izlemiş, kimi daha o bölüme gelmemiş, kimi kendini belgesele vermiş. Kimi hürriyet&#8217;ten takip etmiş haberi, öbürü sözlükten çok daha önce öğrenmişmiş, berikisi ise zaten şu an işi yoğun olduğu için onlara ancak gelecek hafta sonu bakabilecekmişmiş. Lan&#8230; Ben ne kadar şimdide olursam olayım, benim zamanım, zamanı kurgulayışım, yaşayışım, bir başkasının zamanıyla eşlenik değil.</p>
<p>Artık eskisi gibi herkes <strong>He-Man</strong> izleyip sokağa koşup He-Man&#8217;den bahsetmiyor; <strong>Kara Şimşek</strong> ya da <strong>Çalıkuşu</strong> izlemiyor, aynı gazeteyi takip etmiyor, haberi aynı kaynaklardan, aynı haliyle (bir haberin metni gün içinde birkaç kez değişebiliyor) okumuyor, aynı filmleri izlemiyor, benzer müzikleri dinlemiyor, bir şeylerden benzer zaman aralıklarında haberdar olmuyor. Her biri kendi zaman evreninde yaşayan bir sürü insan etrafta, bir yerlerden bir yerlere gidiyor, arada olursa arabanın balatasını yaptırmak, lavabonun sızdıran borurusunu değiştirmek, akan çatıyı onartmak gibi şeyler yapmak için şimdiki zamana dönüyorlar. Ha, bir de herkes evine dönüyor. Evinde, aynı zaman algısıyla yaşayabildiği insanın/ların yanına. Birlikte evde, aynı şeyleri takip edip aynı şeylere kafa yorup, aynı şeylerden bahsedebiliyor, aynı şeylere üzülüp/sevinebiliyorlar. Tabii bir de yalnızlar var; sadece kendilerine dönebilenler&#8230; ki, ara sıra rahatlatıcı, çok zaman hüzünlü olabiliyor onların hali.</p>
<p>Neticede zamanın göreceliliği, herkesin &#8220;önce ben&#8221; olmak üzere maksimumda iki kişilik bir zaman kurgusu yaratması sebebiyle neredeyse bir kaosa dönüşüyor ve aynı anda, aynı ilgi/bilgilerle yaşamayan insanlar artık kendi zaman aralıklarına bölünüyorlar. buna artık miyoz ve mayozdan sonra, nasıl bir bölünme adını koyalar bilmem ama gerçek şu ki, hepimiz ayrı bir zaman algısına bölünüyoruz bir süredir. </p>
<p>Dediğim gibi tüm bunları kulaklarım tıkalıyken düşünüyordum. Oysa şimdi, şimdideyim&#8230; Memlekette demokratik açılım yapmışlar, duysam da üzerinde 5 dakika düşünmedim. Her taksici gibi benim de sorulsa söyleyecek fikrim vardı ama ne takip ettim, ne peşine düştüm.</p>
<p>Fakat bu sabah işe gelirken Türkiye&#8217;de yaşayan kürtlerin Türkiye&#8217;nin zencileri olduğunu bizzat gördüm. Türkiye&#8217;nin kurak yerde yaşayan, dışlanan, hor görülen, ikinci sınıf insan olarak sınıflandırılan, sevilirken acıma hissiyle, gelişmemiş bir çocuğu sever gibi sevilen, üstüne conti cila çekmeyi bilmeyen, dünyayı takip etmeyen, tarlalarda boğuşan, beyaz türk toplumbilimcilerimize göre bilinçsizce üreyip duran, batı kültürü, medeniyet görmemiş güzel konuşma ve yazma, toplum içinde nezakêt gibi kavramları idrak etmemiş oldukları düşünüldüğünden ikinci sınıf insan muamelesi yapılan bu vatandaşları Türkiye&#8217;nin zencileriydi.</p>
<p>Kendi dilleri, kendi müzikleri, kendi kültürleri, el işleri, ilişki kurma biçimleri, dertleri, arayışları vardı bu insanların. Ama bu insanların gelip de aramıza katılacağı, dağdan inip soframıza oturacakları, bizimle aynı iş yerinde, aynı haklarla (bunlara hak denirse) çalışacakları gerçeği henüz kimsenin aklında ucundan bile geçmiyordu. Onlar askerlimizi vuran katillerdi, elleri kanlıydı, her kürt pkk&#8217;lı, her kürt gelişmemiş canlı, her kürt açgözlü, içi düşmanlık hissiyle dolu bir yabancıydı. üstelik biz kendimizi &#8220;modern insan&#8221; olarak tanımlarken, onları tüm kibirimizle sanki bambaşka bir zamandan gelen, aramıza karışmalarından korktuğumuz, az gelişmiş insanlar olarak görmekten de imtina etmiyorduk.</p>
<p>demokratik açılım&#8230; yani, kutuplaştırma. Şimdi etrafta görüyorumki insanlar kürt kökenli vatandaşların kendi aralarına karışmaları olasılığından korkuyorlar. Yabancıdan, onun cesaretinden, onun sürüp giden bu saçmasapan düzende bir şeyleri değiştireceğinden, alışık oldukları kim kime dum duma hayatlarına müdahale edilmesinden, medeniyet diye sarıldıkları sosyal kodların onlar tarafından kavranamayacağından, adını saygı koyup benimsetmeye çalıştıkları o yalan ve bencil hoşgörü taklidini dağdan gelen, doğulu insanların anlayamayacak olmalarından ve aç olmaları, görmemiş olmaları vesaireden dolayı kendilerine saygı duymayacaklarından falan&#8230; Dün Devlet Bahçeli -ki onun konuşmasını neye benzeteceğimi siz daha iyi bilirsiniz- hatta Deniz Baykal bile &#8220;<em>Terörizmle mücadele terörizmle müzakereye dönüşmüştür</em>&#8221; diye konuşurlarken hiç utanmadan <em>uzlaşmama</em>yı bir çözüm onarak önerdiler. İnsanların laflarını dinlediği bu liderler topluma doğulu düşmanlığı aşıladıklarının bilincinde olarak ve daha kötüsü bunu hiç mi hiç umursamadan saçma sapan yargılarda bulundular. Sonuçta işte bu insanların kurduğu, anlattığı, varsaydığı düzene alışmış insanlar da dağdan inecek insanlardan, kürtçe&#8217;den, doğulu bir insanın görünüşünden korkacak, onları yabancılayacak ve paraları varsa aşağılayacaklar.</p>
<p>Şimdide bu ülkede bunu gördüm. Canım sıkıldı. Yine de artık silahsız, toprak kavgası yapmadan müzakereyi zorlamalarını umduğum Türkiye&#8217;nin zencilerinden umutluyum. Tüm Türkiye evvela insan olduklarını, hangi şartlarda yaşadıklarını, yaşamaya zorlandıklarını, nasıl bir kültürleri olduğunu, neleri dert ettiklerini gösterebileceklerini umuyorum. Fakat Amerika&#8217;daki zencilerin mücadelesini bilen biri bunun da zor olmayacağını bilir. Amerika&#8217;da kimi beyazlar, sarılar, morlar, düşünenler, üretenler, söyleyenler, toplum önünde konuşabilenler, insanları etkileme gücü olanlar destek olmasa, bütün zenciler insan olduklarını söylemeye çalışan diğer insanlarla bir hareket etmese, artık yapılan o saçmalıkların, deri renginden, doğum yerinden dolayı insan asmanın, yargılamanın, horlamanın artık &#8220;bu zaman&#8221;a ait olmadığını bas bas bağırmasalar, bugün Amerika&#8217;da barıştan bahseden bir siyahi başkan görmemiz mümkün değildi. (<em>tırışkadan tümevarım</em>)</p>
<p>İşin bir de arabesk tarafı var elbette. O da Amerika&#8217;daki fakir zencilerin halen beyaz olan diğerlerine &#8220;<em>sizin yüzünüzden, ne bakıyon pis beyaz, zenciyiz diye aşağılıyon di mi?</em>&#8221; edebiyatı yapmaları. Türkiye&#8217;nin zencileri bu kozu, &#8220;<em>bize bunları yaptınız, bizi böyle yargıladınız, böyle işkence ettiniz</em>&#8221; söylemleri üzerinden uzun süre devam ettireceklerdir. Ettirmeliler de. Herşey, yapılanlar, adaletsizlikler herkes tarafından bilinmeli. Ama yeni nesiller artık ayrımcılık dürtüsüyle, &#8220;<em>biz ve onlar</em>&#8221; diye, &#8220;<em>sen kürtsün o türk, siz başkasınız</em>&#8221; öğütleriyle yetiştirilmemeli. Maalesef kendini medeni sanan İstanbul&#8217;da yaşayan türk&#8217;ler her ne kadar metropol olduğu söylense de, Türkiye&#8217;nin medeni yaşayışının aynası gibi görünse de, türk insanının aristokratlığa düşkünlüğü nedeniyle son derece ırkçı, kendini beğenmiş, ukala bir topluluk. Herkes daha zengin, daha cicili bicili, daha elit olmak istiyor ya da kendini öyle sanıyor. cadde sarışını gibi yapay duran bu elitist tavırlar, bu pragmatik yalakalık yüzünden de, dış görünümünde kibarlık, zenginlik, nezâket bulamadıkları insanları dışlıyor, onlarla dalga geçiyor, insan yerine koymuyorlar.</p>
<p>İsterseniz Tahtakale&#8217;deki kürt esnaflara, oradan alışveriş yapan ve beyaz türk olma hayaliyle yaşayan diğerlerinin  nasıl davrandıklarını bir inceleyin. &#8220;insan nedir?&#8221; diye şaşar kalırsınız. Biliyorum ki bu bir günde çözülecek bir sorun değil. Bir zamanlar kendisini kardeşliğin, sosyalizmin, net ifadesiyle olmasa da tarzıyla sol görüşün temsilcisi olarak lanse etmiş, akıllara ilerici, cesur, ezilenlerin sözcüsü,  olarak yerleşmiş Leman dergisini hatırlamanızı öneririm. 80&#8242;li yıllarda, İstanbul&#8217;un çok göç aldığı zamanlarda dilimize kro, zonta gibi kelimeleri sokan, doğulu insanları yaratık gibi karikatürize eden, onları aşağılayan ve onların hep küfürlü konuştuğu algısını yaratan Leman dergisiydi işte. onlar hep tecavüz ederlerdi falan. Bir yel eserdi savunurlardı bir şeyi ama neyi, neden ve nereye kadar savunacaklarını bilemeyecek kadar duyarsız, ayarsız bir kültürün mimarıydı Leman ki zaten o kültür de, düşmanlıktır.</p>
<p>Şahsen arada bir kafamdan, kendimizi varsaymak için kurduğumuz rafine, korunaklı hücreden, son derece kişiye öz an algısından çıkıp, şimdi&#8217;den uzaklaşıp geçmişe bakmayı seviyorum. Arada topladığım herşeyle, her bilgiyle, geçmişi yeniden anlamak, o andan sonrasını farklı algılamayabilmem ya da en azından saatleri ayarlama enstitüsü&#8217;nün artık yapamadığını yapabilmem açısından faydalı oluyor. fakat biliyorum ki, sen, barda&#8217;daki gençler misali <em>TGG</em> derdine düşmüşken birden bir dış etken gelir, her şeyi darmadağın eder, çük gibi kalırsın hayatın karşısında; olur, hayat oldurmuştur, vazgeçmeye sebep değil.</p>
<p>Herneyse, adet olduğu üzere her yazının giriş gelişme ve sonuç bölümleri olmalı. Yukarıdaki tüm metin için giriş/gelişme/sonuç kaygısı taşımadım. Kimsenin de yazarken bu formel disiplin kaygısını taşımasını istemem.</p>
<p>Son derece kişisel blog deneyinde, önceden de olduğu gibi, şu akıntıyı &#8220;t<em>üm bu yazdıklarımdan ne anladım, şimdi ne yapacağım?</em>&#8221; sorusunu kendime sorarak bitirmek isterim.</p>
<p>Bir süre kulaklık almayacağım. <span style="color: #000080;">(2 hafta sonra edit: <em>Kris&#8217;cim aldığın efsane kulaklık için çok çok teşekkür ederim, evet, planladığın gibi olmaz hiçbir şey :</em></span>)</p>
<p>Çünkü bu sabah minibüse bindiğimde şahane bir Kürtçe şarkı çalıyordu. Minibüsteki tek yolcu bendim, ses rahatsız edici olabilecek düzeyde açıktı, ama 15 saniye sabrederek dinledim ve şarkıyı çok sevdim. Şarkıyı dinlerken &#8220;<em>Acaba şimdi bir emekli subay ya da daha beteri emekli subay eşi minibüse binse ne olur?</em>&#8221; diye düşündüm. Muhtemelen gerginlik olurdu. Birileri binmeden şarkıyı kimin söylediğini öğrenmeliydim. Ama şarkı da güzeldi ve dinleyesim vardı. Şarkının ara solosu girince şoföre sordum:</p>
<p>- Kim bu çalan?<br />
- Rorşahn<br />
- Kim usta?<br />
- Roşayn&#8230;<br />
- Rojarn mı?<br />
- Rojaeyan&#8230;<br />
- Haa. Tamam. Çok güzel şarkı ha!<br />
- Valla yeni albüm çok güzel abi.<br />
- Gitarlar süper olmuş.</p>
<p>Sesi açtı. &#8220;<em>Eyvallah</em>&#8221; dedim. Arkama yaslanıp boş minibüste yola devam edip şarkıyı dinliyordum. Şoför de sanırım şarkıyı dinlemek istiyordu ki, birkaç durakta durmadan geçti. o ara gördüm ki, bir zamanlar minibüslerin içini dolduran orhan/ferdi/müslüm arabeski yerini kürtçe şarkılara bırakmıştı. o zamanlar isteseniz de istemeseniz de, şoför hangi moddaysa, ona uygun bir dj&#8217;lik yapar, en neşeli halinizde, en cabbar arabeskle bayıltırdı yol boyu. seven de, sevmeyen de bunu dinlemeye mecbur kalırdı. şimdi o hükümdarlık ve o müzikler bitti. artık kimseye hitap etmiyor orhan, ferdi vesaire. belki biraz nostaljik tat niyetine arada bir atılıyorlar mideye o kadar. fakat artık, kendi dinlediği müziği duyurmak isteyen, kendi duygusunu, bağıran şarkıcılara eşlik ederek göstermek isteyen ve güne bu şarkılarla katlanmak isteyen hakir görebileceğimiz yeni &#8220;alt-insan&#8221;larımız var. türkiye&#8217;nin zencilerini kürtçe şarkılar dinlerken gördükçe, &#8220;<em>oh be onlar gibi değilim linkin park dinliyorum</em>&#8220;,&#8221;<em>kızım çok şükür yabancı müzik seviyor</em>&#8221; gibi düşüncelerle mastürbasyon yapabiliriz. kendi bomboş suratlarımızı aynada hasetle seyredip, onların yaban duruşlarını, para verdikçe onlara hükmetme gücünü kendimizde buluşumuza aşık olarak horlayabiliriz hem de&#8230;</p>
<p>Şoför ikinci şarkıda durdu ve bir yolcu aldı. Bir teyze&#8230; Daha kıçını koyar koymaz -ki zaten bilirsiniz teyzeler minibüse önce ayaklarıyla değil kıçlarıyla binip, kıçlarını su aramaya yarayan ağaç dalları gibi kullanarak sığdırabilecekleri uygun bir yer aranırlar- &#8220;<em>müziği biraz kısar mısınız?</em>&#8221; dedi. Şoför bana baktı, &#8220;<em>Eee, işte&#8230;&#8221;</em> dercesine bir mimik yaptı ve &#8220;<em>Tabii hanımefendi</em>&#8221; deyip kıstı sesi. İkinci şarkı ilki kadar güzel olmasa da nakaratı acayip sempatik geldi bana. &#8220;<em>MıymıyDıydıyFıydıy Zindane&#8230;</em>&#8221; Şarkıyı söylenin ne dediğini bilmiyordum, o sesleri çıkarmam da bir hayli zordu ama içimden nakarat geldikçe tekrarlamayı denedim. Bir sonraki durakta birkaç kişi birden bindi. Binenlerden biri &#8220;<em>Kıssana şunun sesini biraz&#8230;</em>&#8221; dedi. Şoför biraz daha kıstı. Sonra şoför kırmızı ışıkta durdu ve yandaki minibüse kürtçe seslenerek bir şeyler anlattı. Anladığım kadarıyla şoförün yanında oturan adamın kendi arabasına geçmesini istiyordu. Anlayamadığım birkaç kelimeden sonra diğer minibüsteki adam indi ve bizim minibüste şoförün yanına oturdu. Kürtçe bir şeyler konuştular. Arada &#8220;<em>yolci&#8230;</em>&#8221; ve müzik benzeri bir kelime seçebildim. Sonra şoför sesi biraz açtı. Yanındaki arkadaşı kıstı, o açtı, diğeri kıstı. Şoför olan sesini yükselterek kürtçe bir şeyler söyledi. &#8220;açarım kardeşim sesi kimse karışamaz&#8221; der gibi, yeni binen arkadaş, müziği kıstıran adama sert bir bakış attı, ardından kürtçe bir şeyler söyledi ve sesi kıstı. İnerken &#8220;<em>Köşede ineyim</em>&#8221; dedim her zaman ki gibi, &#8220;<em>Tabii abi</em>&#8221; dedi şoför. &#8220;<em>Haydi kolay gelsin</em>&#8221; diye seslendim, &#8220;<em>Sağol abi iyi günler</em>&#8221; dedi şoför. işe gidene kadar, duyduğum o kürtçe şarkı çaldı kafamda tekrar tekrar. keşke söyleyenin kim olduğunu anlayabilseydim.</p>
<p>Şarkı bu değildi ama saatlerce aradıktan sonra ses ve müzik olarak benzeyen bir tek bunu bulabildim:<br />
<a href="http://www.yazartikanmasi.com/wp-content/uploads/2009/_mp3/Rojda-Le_Buke.mp3">Rojda &#8211; Le Burke</a></p>
<p>tüm bunlardan sonra, bir kısa dalga internet yayınında (blog) bunlardan bahsediyor olmanın ironik açmazında sürüklenirken, beni memnun eden ve aslında şu anda tutan şey ne bu blog&#8217;u yazıyor olmak, ne de herhangi bir teselli. sadece, o gün, o minibüste olmak ve o şarkıyı tam da duymam gereken yerde, çok şükür kulağımda kulaklık yokken dinlemiş olmak. &#8220;oradaydım&#8221; der ve bir rahatlık ya da bir üzüntü hisseder ya insanlar, işte öyle bir şey&#8230;</p>
<p>21.11.09</p>
<p><a href="http://www.yazartikanmasi.com">YAZAR TIKANMASI by Cyrettin Yureklikatir</a><br/><br/><a href="http://www.yazartikanmasi.com/index.php/anladim/yollardan-gecerken-duyulan-bir-zenci-muzigi.htm">Yollardan Geçerken Duyulan Bir Zenci Müziği</a></p>
        <p><center>&copy; %FIRST Yüreklikatır - visit the <a href="http://www.yazartikanmasi.com">author</a> for more great content.</center></p>      ]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.yazartikanmasi.com/index.php/anladim/yollardan-gecerken-duyulan-bir-zenci-muzigi.htm/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
<enclosure url="http://www.yazartikanmasi.com/wp-content/uploads/2009/_mp3/Rojda-Le_Buke.mp3" length="3780824" type="audio/mpeg" />
		</item>
		<item>
		<title>Gelmiş Geçmiş En İyi 10 Distopik Film</title>
		<link>http://www.yazartikanmasi.com/index.php/anladim/gelmis-gecmis-en-iyi-10-distopik-film.htm</link>
		<comments>http://www.yazartikanmasi.com/index.php/anladim/gelmis-gecmis-en-iyi-10-distopik-film.htm#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 28 Dec 2009 21:55:20 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Cyrettin Yüreklikatır</dc:creator>
				<category><![CDATA[anladıM]]></category>
		<category><![CDATA[düşündüM]]></category>
		<category><![CDATA[gördüM]]></category>
		<category><![CDATA[izlediM]]></category>
		<category><![CDATA[süzdüM]]></category>
		<category><![CDATA[öğrendiM]]></category>
		<category><![CDATA[distopik sinema nedir]]></category>
		<category><![CDATA[en iyi 10 film]]></category>
		<category><![CDATA[en iyi distopik filmler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.yazartikanmasi.com/?p=566</guid>
		<description><![CDATA[Dünyanın gidişatının pek de huzur verici olmadığı bu günlerde, pırıl pırıl bir gelecek tarifesi sunmaktansa insan doğasının karanlık yönünü de hesaba katarak, geleceğe dair umutsuzluğu betimleyen ve bazen de kaçınılmaz şekilde yine de bir umut olduğunu söyleyerek öyküsünü sonlandıran distopik filmlerin en akılda kalıcılarını, en önemlilerini ve en unutulmazlarını mainstream sinemanın benim bildiğim kısmı içerisinden [...]<p><a href="http://www.yazartikanmasi.com">YAZAR TIKANMASI by Cyrettin Yureklikatir</a><br/><br/><a href="http://www.yazartikanmasi.com/index.php/anladim/gelmis-gecmis-en-iyi-10-distopik-film.htm">Gelmiş Geçmiş En İyi 10 Distopik Film</a></p>
]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong><a href="http://www.yazartikanmasi.com/wp-content/uploads/2009/12/cogito-melancholia-by-kris.jpg"  rel="lightbox-566"><img class="alignright size-full wp-image-585" style="margin: 3px; border: black 5px solid;" title="cogito melancholia by kris" src="http://www.yazartikanmasi.com/wp-content/uploads/2009/12/cogito-melancholia-by-kris.jpg" alt="" width="241" height="342" /></a>Dünyanın gidişatının pek de huzur verici olmadığı bu günlerde, pırıl pırıl bir gelecek tarifesi sunmaktansa insan doğasının karanlık yönünü de hesaba katarak, geleceğe dair umutsuzluğu betimleyen ve bazen de kaçınılmaz şekilde yine de bir umut olduğunu söyleyerek öyküsünü sonlandıran distopik filmlerin en akılda kalıcılarını, en önemlilerini ve en unutulmazlarını mainstream sinemanın benim bildiğim kısmı içerisinden seçerek listelemek isterim.<br />
</strong></p>
<p>İnsanlığın gereklerini unutmuş kitleler, totaliter hükümetler, engellenemeyen hastalıklar, post-apokaliptik mekânlar, sibernetik teknolojiler, toplumsal kaos, kent içinde yaygın şiddet&#8230; bunlar geleceğin meşum gölgesini, geleceğe dair karamsar bir bakışı masaya yatıran distopik filmlerde kullanılan ortak temalardan bazıları.</p>
<p>Ütopya, bizlere kusursuz bir sosyal, politik ve teknolojik enfrastrüktür sunar. Kaosun, kavgaların ve açlığın olmadığı, kişisel özgürlük kavramının gerçekten yaşanabildiği ve tatmin edilebildiği refah dolu bir dünya&#8230;  Bu derece umutvar portreler dünyanın şu andaki halini bilen herkes için tozpembe bir hayalin çok ötesinde olduklarından, gerçek algımızla buluşmaz ve geride bir tutam &#8220;olsa ne güzel olurdu&#8221; hissi bırakarak unutulur giderler. Zira hepimiz, bizi ele geçiren tüm ütopik düşlerin hemen ardından gerçeğin tam da ortasında olduğumuzu hissettiren bir şeylerle karşılaşırız. Bir korna sesi, bir bardağın kırılması, konuşmak istemediğiniz birinin tam o anda cep telefonunuzdan sizi araması veya ikiz kulelere bir uçağın çarpması; niyet ne olursa olsun ütopik düşlere inanmak için fazla iyimser ya da çok romantik olduğumuzu hatırlatırlar. Yani aslında gerçeğimiz; içinde savrolduğumuz hayat, bilimsel olarak bir kaosun ortasında dönüp durduğunu bildiğimiz dünya, hali hazırda distopik bir varoluşta yaşadığımızı kabul etmektir zaten.<br />
<span id="more-566"></span></p>
<p>Buradan baktığımızda içinde olduğumuzu varsaydığımız, ütopyanın antitezi sayılabilecek, toplumsal bir kurgudur distopya: bilim-kurgu sinemasının yol göstericisidir ve kerhen şahit olduğumuz sanat, politika, finans gibi her türlü &#8216;endüstri&#8217;nin gelecek kurgularının şekillenmesinde önemli bir paya sahiptir. Ütopik hayat kurguları dünyayı şekillendiren her türlü ilim-bilim dalı için nelerin hayal edilmesi gerektiğini gösterirlerken, distopya içinde bulunduğumuz gerçeği anlatır ve aslında öncelikle bu gerçeklikler için önlemler alınır. Önlemler, sınırlar ve kurallarsa ütopik dünya tasarısının ve kişisel özgürlük havucunun gerçekl olabilme ihtimalini sıfıra daha fazla yaklaştırırlar.</p>
<p>Distopyanın dünya kontrastı, içinde varolmak istemeyeceğiniz türdendir. Yoksulluk ve eşitsizlik vardır. Hükümet ve hükümetin izin verdiği kişiler güçlü, geride kalanlar ise onlara tabî kölelerdir. Arka planda ise insanları hissizleştiren ya da canavarlaştıran teknoloji, insan kaynaklı felâketler, kaynak yetersizliği, doğanın tükenişi ve sınıf temelli devrim gibi senaryolar işlenir. Aslında, hem Türkiye&#8217;ye hem dünyaya şöyle bir bakarsanız, içinde bulunduğumuz habitattan pek de farklı değildir distopik senaryolar. Zira &#8220;<a href="http://www.derkenar.com/kitapkurdu/siyaset-kediyi-arkadan-duzmeye-benzer/" target="_blank">bombalar hiç patlamayabilir</a>&#8220;.</p>
<p>Tüm bunlara rağmen biz, aslında hep iyiyi ve güzeli umut etmeye alışık olduğumuzdan, hep bir kurtuluş düşlediğimizden ve aslında yaşadıklarımıza dayanamayıp sadece bu umutlara kaçabildiğimizden dolayı bu distopik kurgular bize garip, karanlık ve korkutucu gelirler. Bize bizi, halimizi, yaşadığımız dünyayı gösterdiklerinden değil, işin kötüsü, aynaya bakmamızı sağladıklarından ve onaylayacağımız bir gelecek tasviri sunarken bizi uyarmaya kalkışacak kadar küstah ve bilinçli olduklarından&#8230;</p>
<p><strong>10. <a href="http://www.torrentz.com/ccc0e408b26f1465ea07c170ecf7096724b516df" target="_blank">THX 1138 (1971)</a></strong></p>
<div id="attachment_573" class="wp-caption alignright" style="width: 230px"><a href="http://www.yazartikanmasi.com/wp-content/uploads/2009/12/10-Thx-1138-poster.jpg"  rel="lightbox-566"><img class="size-full wp-image-573" style="border: 4px solid black; margin: 3px;" title="girl with a pearl earring" src="http://www.yazartikanmasi.com/wp-content/uploads/2009/12/10-Thx-1138-poster.jpg" alt="THX 1138" width="220" height="324" /></a><p class="wp-caption-text">girl with a pearl earring</p></div>
<p>Yönetmen<strong>: <span style="color: #808080;">George Lucas</span></strong></p>
<p>George Lucas&#8217;ın yazıp yönettiği THX 1138 geleceğe dair en karamsar filmlerden biri. Hepsi beyaz giysili, robotlaştırılmış, kafaları tıraşlı karakterleriyle insanın kanını donduran, üstün bir hayal gücü ürünü.</p>
<p>Film 25. yüzyılda geçer. İnsanlar kullanımı yasal zorunluluğa bağlı kimi ilaçlar aracılığıyla benliklerine yabancılaştırılmaktadır. Bilinçleri ve tepkileri kontrol altına alınan bu insanlar, ancak üretim ve tüketim aracı kıymetinde döngüyü sağlayıcı unsurlar olarak kullanılmaktadırlar. İlaçlar sayesinde her türlü insani dürtü ve duygudan arındırılan organik canlılar aynı zamanda sevgi, nefret, heyecan gibi duygulardan bihaber giderek makineleşmektedirler. İnsanlardan bazıları bir gün kendilerini makineleştiren ilaçları almayarak, insani yönlerini keşfetmeye başlarlar ve olaylar isyana kadar sürüklenir.</p>
<p><strong> </strong>Edebiyat ve sinemaya çok defa esin kaynağı olmuş olan THX 1138, öyküsü ve sıra dışı anlatımıyla aradan 36 yıl geçmiş olmasına rağmen günümüz toplumu içinde halen geçerliğini kaybetmemiş bir sistem eleştirisi. Gençken bu derece etkileyici bir film yapabilmiş olan George Lucas&#8217;ın gün itibariyle Star Wars serilerinin gidişatından gördüğümüz kadarıyla hayal bile kuramayacak kadar ekonominin kölesi olmuş bulunması da distopik dünyanın bir kuralı sanki.</p>
<p><strong> </strong><strong>9. <a href="http://" target="_blank">Twelve Monkeys</a> (1995)</strong></p>
<p><strong>12 Maymun</strong></p>
<p>Yönetmen:<span style="color: #808080;"><strong> Terry Gilliam</strong></span></p>
<div id="attachment_574" class="wp-caption alignright" style="width: 233px"><a href="http://www.yazartikanmasi.com/wp-content/uploads/2009/12/09-12-monkeys-poster.jpg"  rel="lightbox-566"><img class="size-full wp-image-574  " style="margin: 3px; border: black 5px solid;" title="fotoğraf makinelerinde red eye özelliği yokken..." src="http://www.yazartikanmasi.com/wp-content/uploads/2009/12/09-12-monkeys-poster.jpg" alt="12 Monkeys" width="223" height="331" /></a><p class="wp-caption-text">fotoğraf makinelerinde red eye özelliği yokken...</p></div>
<p>Yıl 2035. Yeryüzünü yaşanmaz ve insanın geleceğini belirsiz kılan bir holokost sonucu dünya nüfusunun yüzde 99&#8242;u yok olmuş. Geriye kalanlarsa harap bir ara dünyada yaşıyorlar. Bir grup çaresiz bilim adamı da, gönülsüz bir aday olan Cole&#8217;u 1996 yılına geri dönüp, bu kıyamet kabusunu engellemesi için zorluyorlar.</p>
<p>Terry Gilliam&#8217;ın, Chris Marker&#8217;in 1961 tarihli <em><a href="http://www.kintespace.com/swf_video/?key=chris_marker0">La Jetée</a> </em>isimli kısa filminden esinlenerek senaryosunu yazdığı film &#8220;cassandra kompleksi&#8221; tabanına oturtulmuş, mitolojik temelli göndermeleri ve geleceği görmenin mutlaka eğlence değil, ıstırap verici bir deneyim de olabileceği yorumuyla oldukça etkileyici. Zaten düşünün ki, adamın biri 1961&#8242;de bir film yapıyor, bir diğeri bunu keşfediyor ve 34 yıl sonra o filmin kendisinde uyandırdıklarıyla ilgili yeni bir film yapıyor. 1995 tarihli bir film bu ve herkesin kabul edebileceği bir biçimde ütopik sinemanın şaheserlerinden. Fakat <a href="http://en.wikipedia.org/wiki/Chris_Marker">Chris Marker</a> amcam gelmiş 88 yaşına, 69 yaşındaki Terry Gilliam İngiliz televizyonuna komediyi öğretmiş, utopik portreler çizmiş ve sonra masal anlatmaya başlamış sinemanın gücünü en iyi kullanan insanlardan biri, metalci bi dede; biz de düdük gibi burda film izleyip, çekirdek çitliyor, internette geziyoruz. Distopik değil de ne lan bu&#8230; Arabesk, ama &#8220;ayıp di mi lan daha anlatacakları vardı bu insanların&#8221; diye isyan edebiliriz. orhan baba sözüm sana patlat bi <a href="http://www.dailymotion.com/video/x5d0p1_umit-yarkysy-orjinal-klibi_music">ümit şarkısı</a>.</p>
<p><strong>8. <a href="http://" target="_blank">Matrix</a> (1999)</strong></p>
<p>Yönetmen:<strong> <span style="color: #808080;">Andy &#8211; Larry Wachowski</span></strong></p>
<p>Ya etrafımızdaki her şey düzenli şekilde işleyen bir bilgisayar programıysa? Her şey bir yanılsamadan ibaretse ve mutlak gerçeği bilmiyorsak? Matrix bu gibi sorularla, yaşadığımız evrenin gerçekliğini sorgulayan bir film. Filmde kahramanımız Neo bir yazılım mühendisidir ve part-time hacker&#8217;lık yapmaktadır. Onunla iletişime geçen Morpheus, Neo&#8217;ya içinde yaşadığımız dünyanın bir sanal yanılsama olduğunu gösterir. Gerçek dünya robotların egemenliğindedir; insanlarsa sadece robotlara enerji sağlayan birer pildir.  Neo, Morpheus ve Trinity insanları kurtarmaya çalışırlarken, başta Ajan Smith olmak üzere kendilerini durdurmaya çalışan güneş gözlüklü ve conti takım elbiseli ajanların da üstesinden gelmek zorunda kalırlar. Etrafta çok sayıda dijital efekt uzmanı, karate kunfu, aşk meşk, gaz müzikler, teknoloji ve bolca silah vardır.</p>
<p style="text-align: center;"><a href="http://www.yazartikanmasi.com/wp-content/uploads/2009/12/08-Matrix-tipler-kesilecek.jpg"  rel="lightbox-566"><img class="size-full wp-image-575 aligncenter" style="border: black 5px solid;" title="toy story" src="http://www.yazartikanmasi.com/wp-content/uploads/2009/12/08-Matrix-tipler-kesilecek.jpg" alt="Matrix " width="738" height="294" align="center" /></a></p>
<p>2000 yılında ses, ses efekti, görüntü efekti ve kurgu dallarında Oscar alan film, sinema tarihinde ilk kez kullanılan efektlere sahip olmasıyla yeni bir çığır açtı. Ürkütücü gelecek tasarımı, zekice yazılmış ve uygulanmış senaryosu, ve özellikle dini referanslarıyla uzun süre tartışıldı ve ardından iki de devam bölümü çekildi. Matrix yapımcılarının tek hatası ortaya çıkarttıkları bu eseri popüler kültüre kurban etmeleri ve hikayelerini hızla tüketilen bir çereze dönüştürmeleri oldu.</p>
<p><strong> </strong><strong>7. <a href="http://" target="_blank">Children of Men </a>(2006)</strong></p>
<p><strong>Son Umut </strong></p>
<p><em><strong>Roman: P.D. James</strong></em></p>
<p>Yönetmen:<strong> <span style="color: #808080;">Alfonso Cuarón</span></strong></p>
<p>Hikaye 2027 yılında Londra&#8217;da başlar. Dünya&#8217;da büyük yıkımlar yaşanmıştır ve en sağlıklı kalmış yerlerden biri İngiltere&#8217;dir. Ülkeye her yerden mülteci akın etmektedir. Ayrıca kısırlık dünyanın üzerine bir felaket olarak çökmüştür. 19 yıldır tek bir bebeğin doğmadığı dünyada, yaşayan en genç insan 18 yaşına yeni basmıştır. Anarşi, kargaşa, savaşlar, göç, terör; insanların bezgin ve umutsuz ruh halleri, insanları koruduğuna inanan ve fakat bunu silahlarla yapan despot yönetim ve kamplara yollanan mülteciler&#8230; Kahramanlıkla uzaktan yakından alakası olmayan ve etliye sütlüye dokunmadan yaşayan kahramanımız Theo Faron kendini garip bir olayın içinde bulur. Mülteciler arasında hamile bir kadın vardır. Dünyadaki, hamile tek kadın.  Bu kadın, onu koruyacak olan ve &#8220;<strong>İnsan projesi</strong>&#8221; denen bir gruba gizlice teslim edilmelidir.</p>
<p style="text-align: center;"><a href="http://www.yazartikanmasi.com/wp-content/uploads/2009/12/07-Children-Of-Men-karsilastirmasi.bmp"  rel="lightbox-566"><img class="size-full wp-image-576 aligncenter" style="border: black 5px solid;" title="İngiltere'nin dünü bugünü" src="http://www.yazartikanmasi.com/wp-content/uploads/2009/12/07-Children-Of-Men-karsilastirmasi.bmp" alt="" width="336" height="362" /></a></p>
<p>Dünyamızın görmezden geldiğimiz sorunları ve bilim adamlarının geleceğe dair görüşleri hesaba katılarak senaryolaştırılan film, yakın geleceğimize dair olası korkuları net bir şekilde ekrana taşıyor. Kadınların bir süre sonra doğurmayacaklarını bildiğimiz ve nüfusun giderek arttığı bir dünyada, yeni bir canın öneminin altını çizen film, mesih yaratmak için çırpınan dine dair referansıyla da din ve faşizm tabanlı yeni savaşlar başlamadan evvel bir mesaj verme sorumluluğu üstleniyor ve &#8220;<em>Önemli olan mesih değil birader, bir tane insanın hayatı</em>&#8221; diyor&#8230; 2006 tarihli filmin ne denli etkileyici olduğu, sinema tarihinin en önemli filmleri arasına süratle girmesinden dolayı da gayet ortada. Öğretmen rolüne soyunan herkes için gelsin&#8230; <a href="http://" target="_blank">The Wall</a></p>
<p><strong> </strong><strong>6. <a href="http://" target="_blank">Mad Max 2: The Road Warrior</a> (1981)</strong></p>
<div id="attachment_577" class="wp-caption alignright" style="width: 358px"><a href="http://www.yazartikanmasi.com/wp-content/uploads/2009/12/06-Mad-Max-2-Yolda.jpg"  rel="lightbox-566"><img class="size-full wp-image-577 " style="margin: 3px; border: black 5px solid;" title="tarkan ve âtıl kurt" src="http://www.yazartikanmasi.com/wp-content/uploads/2009/12/06-Mad-Max-2-Yolda.jpg" alt="Mad Max 2" width="348" height="255" /></a><p class="wp-caption-text">tarkan ve âtıl kurt</p></div>
<p>Yönetmen:<strong> <span style="color: #808080;">George Miller</span></strong></p>
<p>Mad Max&#8217;in devam filminde Avustralya nükleer savaştan yonra yıkılmış; ilk filmden hatırladığımız Max, ailesini kaybettikten sonra kendisini yollara vurmuştur. Petrolün yaşama sebebi olduğu bir zamanda geçen filmde Max, bir petrol rafinerisini bir grup vahşi yağmacıya karşı savunan küçük bir gruba yardım eder. Bu büyük bir savaşın başlangıcıdır.  Savaş başladığında sonuç tüyler ürpertici ve bir o kadar da vahşi olur.</p>
<p>Post-apokaliptik dekorları, ilginç post-punk karakterleri, deri fetiş giysileri, canavar gibi kükreyen cümlesi modifiye araçları, gelecek tasviri ve çekim teknikleriyle kesinlikle yeni bir sinemasal türün, bir furyanın başlamasına ön ayak olmuştur Mad Max 2. Ardından birçok takliti yapılsa da, o çekim teknikleri edebiyat dersi gibi, her sinema okulunda okutulsa da tabii ki Mad Max 2&#8242;nin yeri bambaşka.</p>
<p><strong>5. <a href="http://thepiratebay.org/torrent/4678152/Blade.Runner.1982.FiNAL.CUT.720p.HDDVD.x264-SiNNERS" target="_blank">Blade Runner</a> (1982)</strong></p>
<p><strong>Bıçak Sırtı</strong></p>
<p><span style="color: #000000;"><em><strong>Esinç</strong><strong>: Philip K. Dick</strong></em></span></p>
<p>Yönetmen:<strong> <span style="color: #808080;">Ridley Scott</span></strong></p>
<p>Bilim-kurgu sinemasının en iyi örneklerinden biri olan Blade Runner&#8217;da geleceğin siberpunk bir tasavvurunu görüyoruz. Yıl 2019. İnsanlar teknolojik olarak hayli ilerlemiş, kopya insanlar/androidler yapılmıştır. Dünya dışındaki kolonilerde çalıştırılan bu kopyalar kendileri için belirlenen hayat süresi dolduğunda kendilerini yok edecekleri şekilde tasarlanmışlardır. &#8220;Replicant&#8221; ismi verilen bu kopyaların dünyaya ayak basmaları yasaktır. Eğer gelen olursa da &#8220;Blade Runner&#8221; isimli ajanlar onları avlamaktadır. Polislerin işi zordur çünkü kopyaları gerçek insandan ayırt etmek adeta bir zenaatkâr işidir. Halk ne halt yediğini bilmez bir şekilde, kim kopya kim değil ayırt edemeyecek kadar paranoyak olmuş, tüketmek için yaşamaktadır. Sınırlanmış yaşamlarına ve koyun gibi öldürülmelerine karşı çıkan bir grup kopya, yaşamaya hakları olduğu gerekçesiyle bir uçak kaçırıp dünyaya gelir ve bunun sorumlusunu aramaya başlarlar.</p>
<p style="text-align: center;"><a href="http://www.yazartikanmasi.com/wp-content/uploads/2009/12/05-Blade-Runner-rutger1.jpg"  rel="lightbox-566"><img class="size-full wp-image-583 aligncenter" style="border: black 5px solid;" title="2019 CHP Marduk Mitingi" src="http://www.yazartikanmasi.com/wp-content/uploads/2009/12/05-Blade-Runner-rutger1.jpg" alt="2019 CHP Marduk Mitingi" width="343" height="220" /></a></p>
<p>Film, kaotik ortamı, kusursuz işleyişi ve o zamanın teknolojisiyle nasıl yapıldığını halen idrak edemediğimiz efektleriyle bir bilim kurgu kültü olmayı başarmıştır.  Matrix&#8217;e dâhi esin olan &#8216;tasarımcı&#8217; nosyonu ve kopyaların hikayelerinin sonu itibariyle ateist bir distopyayı kurguladığı için kiliseden de tepki alan film, her ne kadar stüdyo baskısı dolayısıyla romantik bir sonla bitse de agnostiği sorgulayan bakışı, içeriği ve akılda bıraktığı sorularla halen tartışılmakta olan bir <a href="http://tr.wikipedia.org/wiki/B%C4%B1%C3%A7ak_S%C4%B1rt%C4%B1" target="_blank">devrimdir</a> adeta..</p>
<p>Filmi izleyen kimileri için, Rutger Hauer&#8217;in canlandırdığı Roy&#8217;un dilinden şöyle biter film: &#8220;<em>Korku içinde yaşamak bayağı bir şeymiş. İşte köle olmak da öyle bir şey. Öyle şeyler gördüm ki&#8230; siz insanlar inanamazdınız. Orion&#8217;un yamaçlarında yanan hücum gemilerini, Tannhauser geçidinin yakınında karanlıkta parıldayan C-ışınlarını seyrettim. Tüm o anlar zaman içinde yitip gidecek&#8230; tıpkı yağmurdaki gözyaşları gibi. Ölmek&#8230; zamanı.</em>&#8221; acayip acıklıdır. Hele ki etrafta sebepsiz görünen intihar oranı bu kadar artmışken. Ama tabii filmi izleyen kimileri aşkı bulan android rolüyle bitirirler filmi, kimi de &#8220;unicorn&#8221;lar hayal ederek.  Philip K. Dick&#8217;in bir öyküsünde geçen BladeRunner deyiminin öyküsünü anlatmam uzun sürer, ama söylemeliyim ki, Blade Runner&#8217;ın tasavvur ettiği dünya pek de öyle atların özgürce koşuştuğu, bulutlar üstünde gezinilecek bir dünyaya benzemiyor.</p>
<p><strong>4. </strong><a href="http://" target="_blank"><strong>Der Himmel über Berlin (1987)</strong></a></p>
<p><strong><a href="http://www.yazartikanmasi.com/wp-content/uploads/2009/12/04-der-hummer-uber-berlin-1.jpg"  rel="lightbox-566"><img class="alignright size-full wp-image-580" style="margin: 3px; border: black 5px solid;" title="berlin'de bi garip duygulanmalar" src="http://www.yazartikanmasi.com/wp-content/uploads/2009/12/04-der-hummer-uber-berlin-1.jpg" alt="berlin'de bi garip duygulanmalar" width="201" height="284" /></a>Berlin Üzerinde Gökyüzü</strong></p>
<p>Yönetmen:<strong> <span style="color: #808080;">Wim Wenders</span></strong></p>
<p>İki melek Berlin&#8217;de gezinmektedirler; gezindikleri kent savaş sonrası Berlin&#8217;le modern Berlin&#8217;in bir karışımıdır. Bu melekler insanlar tarafından görülemezler ama yine de karşılarına çıkan yalnız ve bunalımlı insanlara yardım edip, onları rahatlatırlar. Nihayetinde, meleklerden biri, yüzyıllar sonra bu ölümsüzlükten sıkılır ve gündelik hayatın zevklerini yaşayabilmek için sıradan bir insan olmak ister. Sirkte cambazlık yapan bir kadınla karşılaşır ve bu kadında bütün insani arzularının karşılığını bulur. Ayrıca meleklikten insanlığa geçen tek kişinin kendisi olmadığını, tümüyle tinsel bir varoluşun kimseyi tatmin etmediğini de öğrenecektir.</p>
<p>Bir halkın açık şekilde pes edişini, kabullenişini ve umutsuzluğunu dile getiren film postmodern sinemanın dönüm noktalarından biri. Filmin suluzırtlak tarzda, Nicolas Cage ve Meg Ryan&#8217;ın başrolde oynadığı City of Angels isimli bir de Hollywood versiyonu da yapılmıştı.</p>
<p><strong> </strong><strong>3.<a href="http://rarbg.com/torrents/filmi/download/d5dfa531f82e2a4117ea66163692aac162e57ce8/torrent.html" target="_blank"> Brazil</a> (1985)</strong></p>
<p><em><strong>Roman: 1984 &#8211; George Orwell (özgün uyarlama)</strong></em></p>
<p>Yönetmen:<strong> <span style="color: #808080;">Terry Gilliam</span></strong></p>
<p style="text-align: left;">20. yüzyılda, dünyanın herhangi bir yerinde geçen bir film Brazil. Çılgınlığa dönüşmüş ve hayatının her alanına yayılmış bürokrasiyi üst düzey görselliği ve keyifli anlatımıyla eleştirir. <strong>Jonathan Pryce</strong>&#8216;ın canlandırdığı baş karakter <a href="http://" target="_blank">Sam Lowry</a> kağıt yığınlarının içindeki işinden, aile içi formalitelerden boğulmuştur. Aynı labirentin içine hapsedilmiş ünlü mitolojik karakter <strong>İkarus </strong>gibi, kendisine bir çıkış yolu aramaktadır. Hayallerinde gördüğü kız gerçek hayatta da karşısına çıkacaktır ama o kız &#8220;istenmeyen kız&#8221;dır. Dalgınlığı yüzünden ofisteki bazı kağıtlar uçup gider ve bu yüzden suçsuz bir adam tutuklanır. Lowry bir yandan da bu problemi çözmek için uğraşırken gitgide herşey birbirine karışacaktır.</p>
<p style="text-align: center;"><a href="http://www.yazartikanmasi.com/wp-content/uploads/2009/12/ikarus-1.jpg"  rel="lightbox-566"><img class="size-full wp-image-567 aligncenter" style="margin-top: 3px; margin-bottom: 3px; border: black 5px solid;" title="ikarus-1" src="http://www.yazartikanmasi.com/wp-content/uploads/2009/12/ikarus-1.jpg" alt="Mitolojik Karakter Ikarus" width="430" height="286" /></a></p>
<p>Sinema tarihinin klasikleşmiş birçok sahnesini de bünyesinde barındıran film kara, karayı bırak kâbus gibi bir gelecek tablosu çizmesinin yanında son derece eğlenceli bir şekilde yapıyor eleştirisini. Fakat öyle ki filmin başlangıç jeneriğinde çalan &#8220;<a href="http://www.amazon.com/gp/recsradio/radio/B0000015G8/ref=pd_krex_dp_001_008?ie=UTF8&amp;track=008&amp;disc=001" target="_blank"><strong>Brazil</strong></a>&#8221; isimli parça bizi neşelendirerek filme soktuğu halde, filmin sonunda aynı parçayı dinlerken tarumar oluyoruz. George Orwell&#8217;in insanlaşan domuzlar alegorisiyle genç yaşımızda hayattan soğutan hikayesi Hayvanlar Çiftliği&#8217;nden dört yıl sonra yazdığı  ve öngörüsü halen tartışılan 1984 romanından esinlenen Gilliam&#8217;ın filmi adeta distopyanın resmi gibi, ki zaten film de bir resimle biter.</p>
<p><strong> </strong><strong>2. <a href="http://thepiratebay.org/torrent/4889284/A_Clockwork_Orange_1971_BRRip_H264_5.1_ch-SecretMyth_%28Kingdom-Re" target="_blank">A Clockwork Orange (1971)</a></strong></p>
<p><strong>Otomatik Portakal</strong></p>
<p><strong><em>Roman: Anthony Burgess</em> </strong></p>
<p>Yönetmen:<strong> <span style="color: #808080;">Stanley Kubrick</span></strong></p>
<p>Film, Anthony Burgess&#8217;in İngiltere&#8217;de totaliter bir yönetimin hüküm sürdüğü geleceği anlattığı rahatsız edici romanının Kubrick tarafından senaryolaştırılmasıyla ortaya çıkmış. Ahlaki değerlerin birbirine karıştığı, iyi ve kötünün ayırt edilemez hale geldiği bir toplumda Beethoven hayranı Alex&#8217;in başını çektiği çete insanlara işkence etmekte, terbiyesizce şiddet uygulamaktadır. Alex çetesiyle birlikte işlediği birçok suçtan sonra çetesiyle ayrılığa düşer ve ihbar edilir. Polis tarafından beyni yıkanan Alex&#8217;in üzerinde uygulanan topluma kazandırılma metodu ve sonrasına tanık olduğumuz filmde Alex üzerinden insan doğası ve toplumsal değerlerin çatışması konu ediliyor.</p>
<p style="text-align: center;"><a href="http://www.yazartikanmasi.com/wp-content/uploads/2009/12/disTOPya.jpg"  rel="lightbox-566"><img class="size-full wp-image-569 aligncenter" style="margin-top: 3px; margin-bottom: 3px; border: black 5px solid;" title="Beethoven Hayranı Alex de Souza" src="http://www.yazartikanmasi.com/wp-content/uploads/2009/12/disTOPya.jpg" alt="Beethoven Hayranı Alex de Souza" width="316" height="235" /></a></p>
<p>Kubrick&#8217;in en çok konuşulan eserlerinden biri olan distopik gelecek portesi Otomatik Portakal, içerdiği şiddet unsurları, şiddete bakış açısı ve sanatı şiddetle bağdaştırması/steril sanat anlayışını tokatlaması sebebiyle büyük tepki görmüş ve filmin mekân olarak seçtiği İngiltere&#8217;de 30 yıla yakın süre boyunca yasaklı kalmıştı.</p>
<p>Alex&#8217;in &#8220;Singing in the Rain&#8221; şarkısını söylerken yazar ve eşine saldırdığı sahneyi isterseniz bir <a href="http://www.youtube.com/watch?v=SWvWyYz9ttk" target="_blank">hatırlayalım</a>. Kubrick çekimlerini çok sıradan bulduğu bu sahneyi dört günde çekmiştir. En sonunda Malcolm McDowell&#8217;den &#8220;hatırladığı kadarıyla&#8221; şarkıyı söyleyip dans etmesini isteyen Kubrick, McDowell&#8217;ın bu çekiminden sonra Singing in the Rain&#8217;in filmde kullanım haklarının alınması için 10.000$ ödenmesini kabul etmiştir.</p>
<p>Sanat hayranı bir sanatçı tarafından çekilen filmin neticesinde, sanat hayranı Alex&#8217;in sanata ve sanatçıya karşı bu insafsız tavrını tartışırız. Aslında alegorik olarak bara sonradan giren grubun futbola ve futbolcuya karşı tavrıyla eşleştirebileceğimiz futbol hayranı bir yönetmenin filmi olan <a href="http://www.bardafilm.com/">Barda</a> filmini de aynı şekilde tartışabilmeliyiz.  Veya İngiltere&#8217;de 30 yıl yasaklanan film A Clockwork Orange ve bizde neden <a href="http://www.radikal.com.tr/1999/06/28/yazarlar/ardusk.html" target="_blank">Geceyarısı</a> <a href="http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=179776" target="_blank">Ekspresi</a>&#8216;dir? Hangi ülke, neden utanmalıdır/neyi görmeye tahammül edememektedir onu düşünebiliriz.</p>
<p><strong>1. <a href="http://www.h33t.com/details.php?id=6e1224149c49d588eb6e48834dab4059061d5699" target="_blank">Metropolis</a> (1927)</strong></p>
<p><em><strong>Roman: Thea von Harbou</strong></em></p>
<p>Yönetmen:<span style="color: #808080;"><strong> Fritz Lang</strong></span></p>
<p><a href="http://www.yazartikanmasi.com/wp-content/uploads/2009/12/01-metropolis-poster2.jpg"  rel="lightbox-566"><img class="alignright size-full wp-image-582" style="margin: 3px; border: black 5px solid;" title="01 - metropolis poster2" src="http://www.yazartikanmasi.com/wp-content/uploads/2009/12/01-metropolis-poster2.jpg" alt="omuzumda sevda yükü" width="225" height="317" /></a>Devasa binalar, uçan araçlar, binlerce insanı taşıyan asansörler, dev ve Tanrı&#8217;laştırılmış makineler&#8230; Bölünme konusuna futuristik bir bakış sunuyor Metropolis.</p>
<p>Endüstri ve teknolojinin gelişimi insanları birbirinden uzaklaştırmıştır. İnsanlar iki gruba bölünmüştür: Planları yapan ve makineler hakkında hiçbir fikri olmayan &#8220;düşünücüler&#8221; ve sadece üretim için çalışan ve herhangi bir vizyonu olmayan &#8220;işçiler&#8221;. Köleleştirilmiş insanlar Metropolis liderinin fabrikalarında vardiyalar halinde çalışmaktadırlar. Bir kurtarıcı beklemektedirler fakat geleceğe dair inançlarını yitirdiklerinde isyan eder ve bütün makineleri yok etmeye kalkışırlar. Lakin tüm kent makineler üzerine kurulmuş ve makineler insanların varlık sebebi haline gelmiştir. Bundan dolayı Metropolis felç olur. İnsan şeklinde bir makinenin yani bir robotun ilk kez göründüğü film Metropolis. Ayrıca ta ki Matrix serilerine kadar birçok bilim-kurgu öyküsünün esin kaynağı, bilim kurgu türünü ve sinemada distopyanın bizzat kendisini yaratan eserlerden biri.</p>
<p>Filmde sekiz yıldız oyuncu, 29 bin erkek oyuncu, 11 bin kadın, 1100 kel kafalı figüran, 250 çocuk, 25 zenci, 3500 çift özel ayakkabı ve 50 otomobil kullanılmış ki bu da Fritz Lang&#8217;in yaratmaya çalıştığı gelecek kurgusunun büyüklüğünü gösteriyor. Zamanının yüzlerce yıl ötesinde, insanın dünyaya bakışını etkileyebilecek yapıda, tüm zamanların en iyi filmlerinden biri, bir başyapıt Metropolis.</p>
<p><strong>Hakkını yiyemediklerim!</strong></p>
<p>Distopya filmlerinin hepsine yer vermek imkânsız. Zira yüzlerce yapıt vermiş distopya sineması onlarca kült ve klasik çıkarmış. Neredeyse boşa atılan kurşun yok gibi. Hepsi birbirinden etkileyici. Bunlar arasında bazılarını birkaç kelime ile de olsa anmadan geçmeyelim. Örneğin distopya öykülerinin atası <a href="http://thepiratebay.org/torrent/3398184/Fahrenheit_451_%281966%29" target="_blank"><strong>Fahrenheit 451</strong></a>. <a href="http://en.wikipedia.org/wiki/Fahrenheit_451" target="_blank">Ray Bradbury</a>&#8216;nin romanı, <a href="http://www.francoistruffaut.com/bio.html" target="_blank">François Truffaut</a> tarafından sinemaya uyarlanmıştı. Fahrenheit 451&#8242;de, kitapların yasaklandığı ve yakalandığında imha edildiği ama şehir dışında yaşayan ve kitapları ezberleyerek onları yok olmaktan kurtarmaya çalışan insanların varolduğu bir geleceğe gidiyoruz. Bir diğeri, 1968 yılında çekilen bilim kurgu klasiği <strong>Planet Of The Apes</strong> (Maymunlar Cehennemi). Özgürlük Heykeli&#8217;nin göründüğü sahneyi unutmak mümkün değil. Rus sinema dehası <a href="http://sozluk.sourtimes.org/show.asp?t=Andrei+Tarkovsky" target="_blank">Andrei Tarkovski</a>&#8216;nin <a href="http://thepiratebay.org/torrent/4231245/Solaris_%281972%29_-_full_Criterion_restored_edition" target="_blank"><strong>Solaris</strong> </a>ve <a title="http://btjunkie.org/torrent/1979-Stalker-Andrei-Tarkovsky/4358bf1856e85d9adaa299bd9ebd89beba8932e84200" href="http://" target="_blank"><strong>Stalker </strong></a>filmleri umutsuzluğun kol gezdiği, mutlaka izlenmesi gereken filmler. <a href="http://www.teknomag.com/avatar-filmi-3d-nerede-ve-nasil-izlenir_p4013_1.html" target="_blank"><strong>Avatar </strong></a>ile sinema dünyasına Titanic&#8217;ten sonra bir kez defibrilatörle can veren <strong>James Cameron</strong>&#8216;un yönettiği<strong> <a href="http://www.youtube.com/watch?v=obFpLK-uXFo" target="_blank">Terminator 2</a></strong> ve Paul Verhoeven&#8217;in 1987 tarihli  <a href="http://www.youtube.com/watch?v=clqK5OC3BWE" target="_blank"><strong>Robocop</strong></a>&#8216;u da çizdikleri gelecek tablosuyla bu kategoride yer alması gereken önemli filmlerden. İnsanın kendi ürettiği karmaşık bir bulmacaya esir olduğu <a href="http://www.iheartthecube.com/2009/05/andre-bijelic-writer-of-original-cube-movie/" target="_blank"><strong>Cube</strong></a>, <strong>Danny Boyle</strong>&#8216;un estetize görüntüleriyle dikkat çeken zombi hikâyesi <a href="http://www.youtube.com/results?search_query=28+days+later+alternative+ending&amp;search_type=&amp;aq=0&amp;oq=28+days+later+alt" target="_blank"><strong>28 Days Later</strong></a>, <strong>Godard</strong>&#8216;ın ve Fransız Yeni Dalgası&#8217;nın en etkileyici filmlerinden biri, kimsenin birbirini umursamadığı günümüz dünyasının aynası <a href="http://surrealismus.blogspot.com/2009/08/jl-godardn-week-end-filminden-bir-sahne.html" target="_blank"><strong>Week End</strong></a>; <strong>The Running Man</strong>, <strong>Alphaville</strong>, <strong>Logan&#8217;s Run</strong>, <strong>Akira</strong>, <strong>Gattaca</strong>, <strong>Death Race 2000</strong>, <strong>Idiocracy</strong>, <strong> </strong><strong>Soylent Green</strong>,<strong> Nineteen Eighty-Four </strong>(1984), <strong>Dark City</strong>, <strong>Total Recall</strong>, <strong>V for Vendetta</strong>,<strong> Delicetassen</strong> ve Will Smith&#8217;in başrolünde oynadığı<strong> I Am Legend, </strong>belki listede yok ama her geçen gün daha da hayranlıkla sevdiğim <strong> Strange Days</strong> saymadan geçmenin mümkün olmadığı filmler. Tabii ki her birinin referans aldığı <em>diğerleri </em>var bir de&#8230;</p>
<p>Bir gün burada ismi geçen bütün kitapları okuyacak, filmlerin hepsini izleyeceğiz; hepsini izleyecek kadar vaktimiz, memnun ve mutlu ve huzurlu olacağımız bir ortamımız, kocaman bir özgürlüğümüz, gıcır keyfimiz, gönül eğlendirecek kadar paramız, pırıldak bir dünyamız  falan da olacak&#8230; Eminim öyledir&#8230;</p>
<p>Bu da benim sana ayrılırken distopik gelecek portrem olsun ulan 2009.</p>
<p><a href="http://www.yazartikanmasi.com">YAZAR TIKANMASI by Cyrettin Yureklikatir</a><br/><br/><a href="http://www.yazartikanmasi.com/index.php/anladim/gelmis-gecmis-en-iyi-10-distopik-film.htm">Gelmiş Geçmiş En İyi 10 Distopik Film</a></p>
        <p><center>&copy; %FIRST Yüreklikatır - visit the <a href="http://www.yazartikanmasi.com">author</a> for more great content.</center></p>      ]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.yazartikanmasi.com/index.php/anladim/gelmis-gecmis-en-iyi-10-distopik-film.htm/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Persil Adamın Yıldıran Elleri</title>
		<link>http://www.yazartikanmasi.com/index.php/anladim/persil-adamin-yildiran-elleri.htm</link>
		<comments>http://www.yazartikanmasi.com/index.php/anladim/persil-adamin-yildiran-elleri.htm#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 12 Dec 2009 00:04:36 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Cyrettin Yüreklikatır</dc:creator>
				<category><![CDATA[anladıM]]></category>
		<category><![CDATA[gördüM]]></category>
		<category><![CDATA[güldüM]]></category>
		<category><![CDATA[şaştıM]]></category>
		<category><![CDATA[adam]]></category>
		<category><![CDATA[ara]]></category>
		<category><![CDATA[bir]]></category>
		<category><![CDATA[daha]]></category>
		<category><![CDATA[dan]]></category>
		<category><![CDATA[hi]]></category>
		<category><![CDATA[hikayesi]]></category>
		<category><![CDATA[ka]]></category>
		<category><![CDATA[larca]]></category>
		<category><![CDATA[milyon]]></category>
		<category><![CDATA[n]]></category>
		<category><![CDATA[nuz]]></category>
		<category><![CDATA[okudu]]></category>
		<category><![CDATA[persil]]></category>
		<category><![CDATA[persil adam]]></category>
		<category><![CDATA[sı]]></category>
		<category><![CDATA[sini]]></category>
		<category><![CDATA[ye]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.yazartikanmasi.com/?p=547</guid>
		<description><![CDATA[Tarihin gizemli sayfalarında, çamaşır selelerinden mutfağa, evden eve renkten renge bir kahraman dolaşırdı. Persil Adam derler bu yiğidi televizyonda ne zaman görsem ışıl ışıl ve hepten zıpır görünüşüne tilt olur, &#8220;aman üstüme başıma yemek dökmeyeyim, kıçımdaki sivilceleri kaşıyıp patlatmayayım da  donum kan olmasın; maazallah güçlü bir lekeye sebebiyet vermeyeyim; bu herif de taytını giyip apartmanda [...]<p><a href="http://www.yazartikanmasi.com">YAZAR TIKANMASI by Cyrettin Yureklikatir</a><br/><br/><a href="http://www.yazartikanmasi.com/index.php/anladim/persil-adamin-yildiran-elleri.htm">Persil Adamın Yıldıran Elleri</a></p>
]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.yazartikanmasi.com/wp-content/uploads/2009/12/LPIC1159.jpg"  rel="lightbox-547"><img class="alignright size-full wp-image-548" style="margin: 4px; border: black 4px solid;" title="LPIC1159" src="http://www.yazartikanmasi.com/wp-content/uploads/2009/12/LPIC1159.jpg" alt="LPIC1159" width="247" height="289" /></a>Tarihin gizemli sayfalarında, çamaşır selelerinden mutfağa, evden eve renkten renge bir kahraman dolaşırdı. <strong>Persil Adam</strong> derler bu yiğidi televizyonda ne zaman görsem ışıl ışıl ve hepten zıpır görünüşüne tilt olur, &#8220;aman üstüme başıma yemek dökmeyeyim, kıçımdaki sivilceleri kaşıyıp patlatmayayım da  donum kan olmasın; maazallah güçlü bir lekeye sebebiyet vermeyeyim; bu herif de taytını giyip apartmanda dolaşmasın, üst kattaki alamancı sevgilimi ürkütmesin yakışıksız tavırlarıyla&#8221; diyerekten işkillenirdim.  17 yaşında mıydım, kızın umrunda mıydım, sf2 çıkmış mıydı hatırlamıyorum. muhtemelen çıkmamıştı zira o çıkmış olsa bunlara kafa yormaz, direkt M. Bison&#8217;u nasıl alt edeceğimi düşünüyor olurdum.<br />
<span id="more-547"></span></p>
<p>yıllarca persil adamın o yeşil elbisesinden, sorgusuz sualsiz bardak çanak, atlet sütyen demeden herşeye soktuğu ellerinden nefret ettim. &#8220;birader dışarıdan gelmişsin, elin temiz mi, temizlik simgesisin ama tuvaletten mi çıktın nerden bileceğiz? belki az sonra o aileyle sofraya oturacaksın, elini yıkamaz mısın sen hiç?&#8221; diye heyheylenip &#8221;<em>bi elime geçirirsem direkt o persilin içine sokacam bunun ellerini</em>&#8221; diye az yemin etmedim.</p>
<p>zamanla persil adam unuttuldu. persil&#8217;i de raflarda göremez oldum. bir zamanlar evimizin her bir yerini, -<em>nedendir bilinmez ama belki anne baba persil adamı pek sempatik bulduklarından alıyorlardı persil&#8217;i</em>- başarısız bir kimya deneyi sonrasının ortamına çeviren o bayıltıcı kokusu da ortalıkta yoktu.  persil adam&#8217;ı tamamen unutmuş ve rahatlamıştım; taa ki bu öğlene kadar.</p>
<p>artık isyanın dozunu ne kadar kaçırmışsam, yapısı gereği rövaşata yapmamı imkânsız kılan bedenime bile isyan ederek yaptığım (<em>bakın, yeltendiğim demiyorum, yaptım</em>) çok klas bir hareket (<em>bakın, rövaşata demiyorum</em>) sonrası ön çapraz bağı elime almıştım. ağrılar artınca bu öğlen doktordan randevu aldım. hunca asosyallik varken bünyede tabii hastane ortamındaki o yavan kumkuma beni daha randevuyu almadan evvel huylandırıyordu. böyle huylandım mıydı mutlaka başıma bir iş gelir. ben de bu yüzden fena huylanırım; aynen döngü devam eder&#8230; neyse aldım randevuyu.</p>
<p>sabahtan beri ağrıya kafam takılmasın da çifter çifter bağladığım sigara ellerimi kokutmuştur diye de gittim tuvalete, maksat ellerimi yıkayacağım koku kaybolacak. su buz gibi, bastım sıvı sabuna, yıkıyorum ama bir türlü elimin kayganlığı gitmiyor. &#8220;<em>n&#8217;oluyor lan acaba?</em>&#8221; derken bi daha sıktım sabunu, bir güzel ova ova, haşır haşır yıkadım elleri kayganlıktan kurtuldum. istemesem de adetim olduğu üzere, randevuya geç kala kala bindim bir taksiye gidiyorum.</p>
<p>5-10 metre gittik taksinin içini bir koku sardı. &#8220;<em>lan</em>&#8221; diyorum, &#8220;<em>bu koku, bu yeşil güç hissi</em>&#8220;, hasktir &#8220;<em>persil adam lan bu.</em>&#8221; tam taksiciden &#8220;<em>sonunda seni buldum persil adam</em>&#8221; deyip imza isteyecektim ki, ellerimi kokladım gayri ihtiyari. evet, persil adam bendim.</p>
<p>taksinin içi leş gibi persil kokuyordu. adam dışarısı kış kıyamet olmasına rağmen burnunu penceren çıkarmış, dışarıyı soluyordu. ve ben, giderek artan bu baskın persil kokusunun içinde boğuluyordum. ilk başta kokunun kaynağını <em>&#8220;bir yere dokundum herhalde, benden önceki yolcu bi yere dökmüş olabilir</em>&#8221; gibi saftorik olasılıklara yorsam da, indiğim anda bizim leyla ablanın sıvı sabun bitince yerine bu tarihi kokuyu yeniden doğuran çamaşır sulu bir şey doldurmuş olduğunu zor bela idrak ettim.</p>
<p>randevuya geç kalmıştım. mis gibi, çepeçevre persil kokuyordum ve hastaneye girmek zorundaydım. asansörde ellerimi neden hep cebimde tuttuğumu düşünürken, burnumun ucundan sinsice geçen persil kokusuyla yeniden ayıldım. &#8220;<em>madem persil kokuyorum&#8230;</em>&#8220; aydınlanmasıyla  muayenehaneyi de ığıl ığıl kokuturken, temizlik işçisi rolüyle doktordan üç günlük raporu koparmam zor olmadı. dizlerim harbiden tutmuyordu, ağrıya dayanamıyordum üstelik ellerimin kokusundan zehirlenmiştim, başım ağrıyordu.</p>
<p>raporu imzalatırken bekleme salonunu da bir güzel persil esintisiyle donattıktan sonra zor bela bir taksi buldum. eve kaçmak istiyordum ama şoför bir türlü yola bakmıyordu. ellerim, bir taksiciyi daha ürkütmüştü. bilmiyorum, belki benden sonra taksiye binen bir teyze, &#8220;<em>oğlum bu ne temiz taksi</em>&#8221; diye muhabbet açacaktı, ama ben dayanamıyordum.</p>
<p>bir persil adam olarak, eve daha 500 metre varken hışımla kendimi taksiden indirttim. dia&#8217;dan okyanus kokulu bir oda spreyi alıp süratle eve geldim. okyanus&#8217;ta boğdum persil adam&#8217;ı bir güzel. sonra kekikli sabun vasıtasıyla ellerimi dağ kokusuyla buluşturup okyanusu anca rahatladım. gittim anten&#8217;in yanına. ben onu severken gözlerini kapatıp çayırda çimende kelebek kovaladığı hayaliyle uyudu.</p>
<p><a href="http://www.yazartikanmasi.com">YAZAR TIKANMASI by Cyrettin Yureklikatir</a><br/><br/><a href="http://www.yazartikanmasi.com/index.php/anladim/persil-adamin-yildiran-elleri.htm">Persil Adamın Yıldıran Elleri</a></p>
        <p><center>&copy; %FIRST Yüreklikatır - visit the <a href="http://www.yazartikanmasi.com">author</a> for more great content.</center></p>      ]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.yazartikanmasi.com/index.php/anladim/persil-adamin-yildiran-elleri.htm/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Yapay Tatlandırıcı</title>
		<link>http://www.yazartikanmasi.com/index.php/denedim/yapay-tatlandirici.htm</link>
		<comments>http://www.yazartikanmasi.com/index.php/denedim/yapay-tatlandirici.htm#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 07 Dec 2009 00:32:37 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Cyrettin Yüreklikatır</dc:creator>
				<category><![CDATA[denediM]]></category>
		<category><![CDATA[gördüM]]></category>
		<category><![CDATA[izlediM]]></category>
		<category><![CDATA[oyalandıM]]></category>
		<category><![CDATA[derken]]></category>
		<category><![CDATA[falan]]></category>
		<category><![CDATA[fıkra]]></category>
		<category><![CDATA[gece]]></category>
		<category><![CDATA[groucho marx]]></category>
		<category><![CDATA[hadi]]></category>
		<category><![CDATA[kalk]]></category>
		<category><![CDATA[kalkabiliyorsan]]></category>
		<category><![CDATA[oldu]]></category>
		<category><![CDATA[saat]]></category>
		<category><![CDATA[sabah]]></category>
		<category><![CDATA[üç]]></category>
		<category><![CDATA[yine]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.yazartikanmasi.com/?p=518</guid>
		<description><![CDATA[&#8220;herkes kendi mutluluğunda aşınır&#8221; &#8211; met- üst.
Woody Allen&#8217;ın Annie Hall&#8216;u şöyle başlar: &#8220;Eski bir fıkra vardır. İki yaşlı kadın Catskill&#8217;de bir dağ otelindedirler. Biri, &#8216;Buranın yemekleri çok kötü&#8217; der. Diğeri de &#8216;Biliyorum ayrıca porsiyonları da küçük&#8217; der. Ben de hayat hakkında böyle düşünüyorum. Yalnızlık, sefalet, çile ve mutsuzluk dolu ve de çok çabuk geçiyor.&#8221;
Annie Hall, [...]<p><a href="http://www.yazartikanmasi.com">YAZAR TIKANMASI by Cyrettin Yureklikatir</a><br/><br/><a href="http://www.yazartikanmasi.com/index.php/denedim/yapay-tatlandirici.htm">Yapay Tatlandırıcı</a></p>
]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: right;">&#8220;<em>herkes kendi mutluluğunda aşınır</em>&#8221; &#8211; met- üst.</p>
<p><a href="http://www.yazartikanmasi.com/wp-content/uploads/2009/12/groucho.JPG"><img class="alignright size-full wp-image-522" title="groucho" src="http://www.yazartikanmasi.com/wp-content/uploads/2009/12/groucho.JPG" alt="groucho" width="250" height="245" /></a>Woody Allen&#8217;ın <strong><a href="http://www.imdb.com/title/tt0075686/" target="_blank">Annie Hall</a></strong>&#8216;u şöyle başlar: &#8220;<em>Eski bir fıkra vardır. İki yaşlı kadın Catskill&#8217;de bir dağ otelindedirler. Biri, &#8216;Buranın yemekleri çok kötü&#8217; der. Diğeri de &#8216;Biliyorum ayrıca porsiyonları da küçük&#8217; der. Ben de hayat hakkında böyle düşünüyorum. Yalnızlık, sefalet, çile ve mutsuzluk dolu ve de çok çabuk geçiyor.&#8221;</em></p>
<p>Annie Hall, bambaşka bir kültüre ve bambaşka hayallere sahip bir kadına aşık olan her erkek, özellikle de Türgerkeği için umutsuz bir filmdir. Her ne kadar Annie ve Alyv hallerinden memnun ve mutlu görünseler de bu bizim kabul edebileceğimiz türde bir mutluluk değildir. Zira sonunda herkes kendi hayatını yaşar.</p>
<p>Biz, bağımlılık ve bağlılık kabilesinden geliriz. &#8220;<em>Herkes bizim istediğimiz gibi yaşasın</em>&#8221; düşüncesinin tam da orta yerinden&#8230; Ailelerimiz bize herşeyden önce kendilerine ihtiyaç duymamız gerektiğini öğretirler. Ne olursa olsun, ailene bağlı kal, ailen sana doğruyu öğretmiştir, seni en çok onlar sevmiştir ve arada bir de olsa ailenle olmak zorundasın. Çünkü bu senin şifandır, ilacındır. Eğer onların istediği gibi yaşarsan seni daha çok severler. Sen de senin gibi yaşayan, senin gibi yemek yiyen, senin gibi gülen, güzel bir akşamdan beklentinin aşağı yukarı benzer olduğu ailene bağlı olmamanın aksini düşünemezsin; çünkü neye dönüşürsen dönüş, kim olursan ol, onlar seni -sık sık birilerine/birşeylere benze diye dürtseler de- olduğun gibi kabul ederler.<br />
<span id="more-518"></span></p>
<p>Annie Hall da belki bu yüzden umutsuz bir filmdir. Herkes kendi mutluluğuna gider ve arada sırada görüşüp, birlikte eğlenceli vakit geçirirler. Bu ne bizim ailemiz, ne düşlediğimiz gelecek ne de sevgililerimiz için kabul edemeyeceğimiz bir olasılıktır. Bahsettiğim gibi biz, etrafımızdaki insanların bizi olduğumuz gibi kabul ettikleri gerçeğine inanır, onlar için ideal hayat kurguları yapar ve buna çok sıkı sarılırız. Hal böyleyken, dönüp onlara bizim hakkımızda ne düşündüklerini, bizim yanımızda nasıl hissettiklerini, aslında olmak istedikleri yerleri, kendi hayallerini sormayız bile.</p>
<p>Ailelerimiz, yanlarında iyi hissettiğimizden o kadar eminlerdir ki, bunu -en azından yüzümüze karşı- hiç sorgulamazlar. Biz, onların bizden memnun olduğundan o kadar eminizdir ki -olmadığımız zamanlarda aileden kopar gider ve arada ziyaret ettiğimizde aynı durumun geçerli olduğunu varsayarız- onlarla bu konuları hiç konuşmayız. Sevgilimizin, eşimizin madem bizimle birliktelerse, bizi olduğumuz gibi kabul etmek için can attıklarını düşünürüz. Zamanla rahatlar, rahatlar, &#8220;neysek o&#8221;ymuşuz gibi davranmaya başlarız.</p>
<p>Çoğu zaman kendimize bile katlanılmaz geldiğimiz olur. Misal bana oluyor. Kendime dışarıdan baktığım bazı anlardan; bir kadın bu adamı neden sever, bir anne bu çocuğu halen neden arayıp sorar, bir kardeş bu abiye neden halen abi diye seslenir çözemediğim zamanlardan bahsediyorum. Katlanılmaz olduğum anları arayıp bulduğum ve bu hallerimle güreşmeye niyet ettiğim içsel yolculuklardır bunlar. Sonucunda derim ki, ben bile bazen bu halime veya herhangi bir halime katlanamıyorsam, benden bir başkasının bende katlanılmaz haller görmesi/bulması çok daha kolaydır. Bu gibi düşüncelerden sonra kendime olan bağlılığım ve bağımlılığım azalıyor. Bu durumlarda metropol insanının en büyük işkencesi olan ve adına empati denen o garip hissiyatla; kendime kendi gözümle değil, onların gözüyle bakmayı denerim. Ve böyle yaptığımda, etrafımdaki insanların benimle daha mutlu, daha huzurlu olduklarını gözlerim. Tabii ki bu da kendimi rahatlatma çabalarımdan biri olabilir.</p>
<p>Annie Hall&#8217;a dönecek olursak, kişilerin; birlikte yaşamak adına, aşık olmak, sevgili olmak, baba-anne olabilmek, abi-kardeş ya da dost olabilmek için, düzgün bir ilişki kurabilmek ve birbirlerine yaşama sevinci verebilmek için bu kadar çaba sarfettikleri kişilerin, &#8220;<em>ne yapalım durum böyle</em>&#8221; diyerek kendi hayatlarına devam etmelerine seyirci kalmak üzücüdür. Kalan olmak, kendi dertlerinin içinde yalnız bırakılmak veya onların kendileri için uygun gördükleri  &#8217;gelecek&#8217; hayatlarına doğru gidişlerini izlemek fenadır. Giden bizsek, mutlaka haklı bir sebebimiz vardır gerçi ama giden, Annie&#8217;yse, sevgiliyse, onsuz olamayacağımızı düşündüğümüz biriyse, uğrunda kendimizce bir şeylerden vazgeçtiğimiz, değiştiğimiz, kabullendiğimiz, en romantik, en sefil, en neşeli, en cesur hallerimizi paylaştığımız, uğrunda yaşadığımız ya da yaşamadığımız biriyse, bunu kabul etmek çok zordur. Annie Hall&#8217;ın sonundaki umutsuzluk da budur aslında.</p>
<p>Fakat burada, nevrotik bir varoluşun, umutsuzluğa olan yatkınlığını da gözden kaçırmamak gerekli. Bu aslında tam da<a href="http://www.yazartikanmasi.com/wp-content/uploads/2009/12/photopodborka_097.jpg"  rel="lightbox-518"><img class="alignright size-full wp-image-519" style="margin: 4px; border: black 4px solid;" title="ne görmek istersen" src="http://www.yazartikanmasi.com/wp-content/uploads/2009/12/photopodborka_097.jpg" alt="ne görmek istersen" width="267" height="219" /></a> kendimizden başlayarak, etrafımızdaki herkesi ve herşeyi etkiler. Hayatta ne olursa olsun, başka hayatlardan öğrendiğimiz ve süzdüğümüz umutsuzluk portreleri bizim geleceğimiz değildir. Olmak zorunda değildir. Bütün ihtimaller evvelden elenmiş, bütün hayatlar yaşanmış; birbirine benzeyen çoğu iki olasılıklı durumlarda bile olabilecekler sadece o olasılıklarla sınırlı değildir. Bizler karar verir, uygular, değiştiririz. Planlar yaparız, birşeyleri kendimizce yaşamaya değer görürüz, planlarımız tutmasa bile, yaşamaya değer gördüğümüz osuruktan mutlulukları yaşayamasak bile henüz hiçbir şey bitmiş değildir ve hiçbir şey, bizim önceden sandığımız gibi olmak zorunda değildir. Yani Alyv ve Annie&#8217;nin sonu, bu şekilde olmak zorunda değildir.</p>
<p>Hayat, kendisinden ne beklediğin ve ne elde ettiğinle not veremeyeceğin kadar zengindir. İhtimalleri göremiyor, bilemiyor, hayal bile edemiyor olman, bunların bu hayatta gerçekleştirilemeyeceği anlamına da gelmez. Doğru, baştaki, belki sadece Woody Allen&#8217;ın aklında yer etmiş o fıkrada olduğu gibi hayat üzücüdür. Bir sürü keyfi olsa bile maalesef porsiyonları küçüktür; öyle küçüktür ki, çile çekerek, mutsuz, yalnızlıkla geçirdiğin koca hayatta yaşadığın keyifli bir gün, totale baktığında sadece bir takvim yaprağıdır. Hatta hayat artık, birden bire, şok gibi, evvelce 23 saatte katetebildiğin bir yolu, uçakla bir saatle gidebilmek gibi hızla, sen ne olduğunu bile anlamadan geçip gitmekte olduğundan o takvim yaprağının esamisi bile okunmaz.</p>
<p>Şunu bilirim ki, kendini mutlu gördüğün, mutlu olduğunu kabul ettiğin, etrafındaki insanların bundan dolayı mutlu olduğu ve bunu yüzlerinde, gözlerinde, japon çizgi filmi karakterlerinin göz bebeklerinde olduğu gibi gözbebeklerinde hissettiğin; birisinin o duyguyu başka türlü ifade etmek istemeyeceği için sana sarıldığı, seninle-yanında olmaktan mutlu olduğunu söylemek ihtiyacı duyduğu sadece bir gün, takvimden koparılmış ve nerede olduğu bilinmeyen o yaprak, sen tarihini hatırlamasan da, hayatın boyunca karşılacağın herşeye bedeldir.</p>
<p>Çoğumuz daha güzel hayatlar isteriz. Geriye dönüp baktığımızda gurur duyacağımız cinsten. Sıradan bir hayatımız olsun istemeyiz, annemizinki gibi, babamızınki gibi, kendini heder etmekte usta bir sevgilininki gibi&#8230;, kapısının üstünde karınca duası asılı ve ömrü kimsenin marifet saymayacağı işlerde karınca gibi çalışarak geçmiş bir ihtiyar olmak istemeyiz hiçbirimiz. sıradanlığı kabul edemeyiz. oysa, farkında bile olmasak da hayatımız sıradan hayatlardan biridir ve lâkin yaşadığımız her an benzersiz bir deneyimdir. sırf bu yüzden her muhtemel ihtimal eğer içinde insanca kalabiliyorsan, yaşamaya değer.</p>
<p>bir fıkra da ben anlatayım. e, artık yaşlanıyoruz tabii, zamanın espri anlayışından geri kalınca fıkrayla geçiştireceksin&#8230;</p>
<p>bir gün, charlie chaplin nasrettin hoca ile karşılaşmış. &#8220;<em>hoca</em>&#8221; demiş, &#8220;<em>modern zamanlar diye bir film çektim izledin mi? modern insanın çarklar arasında kayboluşunu anlatıyor.</em>&#8221;  hoca hiç oralı olmadan bindiği dalı kesmeye devam ederken, &#8220;<em>o senin zamanının derdi</em>&#8221; demiş, &#8220;<em>olur mu candoz?</em>&#8221; diye atılmış charlie chaplin, &#8220;<em>ikimiz de toplumsal mizah yapıyoruz&#8230;</em>&#8221; pis pis sırıtmış nasrettin hoca, &#8220;y<em>av çarli dasshükter git allahını seversen, seni şu bıyıkla gören birinin yaptığını ciddiye alacağını mı sanıyorsun?</em>&#8220; </p>
<p>dal kesilmiş, hoca yere düşmüş. Charlie Chaplin, &#8220;<em>hitler&#8217;in aynı bıyığına ses etmiyorsun, bizimkine laga luga&#8230; bak cezanı buldun, düştün, ben de seninle taşşak geçeyim mi?</em>&#8221; diye söylenmiş, hoca nasrettin belini tutarak, &#8220;<em>bre düdük</em>&#8221; demiş, &#8220;<em>görmüyor musun bizzat bindiğim dalı kestim, ben kendimle taşağın alasını geçiyorum zaten!</em>&#8220;.</p>
<p><a href="http://www.yazartikanmasi.com">YAZAR TIKANMASI by Cyrettin Yureklikatir</a><br/><br/><a href="http://www.yazartikanmasi.com/index.php/denedim/yapay-tatlandirici.htm">Yapay Tatlandırıcı</a></p>
        <p><center>&copy; %FIRST Yüreklikatır - visit the <a href="http://www.yazartikanmasi.com">author</a> for more great content.</center></p>      ]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.yazartikanmasi.com/index.php/denedim/yapay-tatlandirici.htm/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>
