﻿﻿<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>YAZAR TIKANMASI &#187; süzdüM</title>
	<atom:link href="http://www.yazartikanmasi.com/index.php/category/suzdum/feed" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.yazartikanmasi.com</link>
	<description>tam da başladım, yazıyorum derken...</description>
	<lastBuildDate>Wed, 23 Jun 2010 14:11:39 +0000</lastBuildDate>
	<generator>http://wordpress.org/?v=2.9.2</generator>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
			<item>
		<title>Yollardan Geçerken Duyulan Bir Zenci Müziği</title>
		<link>http://www.yazartikanmasi.com/index.php/anladim/yollardan-gecerken-duyulan-bir-zenci-muzigi.htm</link>
		<comments>http://www.yazartikanmasi.com/index.php/anladim/yollardan-gecerken-duyulan-bir-zenci-muzigi.htm#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 07 Jan 2010 02:18:51 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Cyrettin Yüreklikatır</dc:creator>
				<category><![CDATA[alıştıM]]></category>
		<category><![CDATA[anladıM]]></category>
		<category><![CDATA[denediM]]></category>
		<category><![CDATA[dinlediM]]></category>
		<category><![CDATA[duyduM]]></category>
		<category><![CDATA[düşündüM]]></category>
		<category><![CDATA[gördüM]]></category>
		<category><![CDATA[güldüM]]></category>
		<category><![CDATA[hatırladıM]]></category>
		<category><![CDATA[oyalandıM]]></category>
		<category><![CDATA[sevdiM]]></category>
		<category><![CDATA[süzdüM]]></category>
		<category><![CDATA[tiksindiM]]></category>
		<category><![CDATA[öğrendiM]]></category>
		<category><![CDATA[şaştıM]]></category>
		<category><![CDATA[b]]></category>
		<category><![CDATA[beğendim]]></category>
		<category><![CDATA[bir]]></category>
		<category><![CDATA[çok]]></category>
		<category><![CDATA[doğru]]></category>
		<category><![CDATA[döndüm]]></category>
		<category><![CDATA[evime]]></category>
		<category><![CDATA[giderken]]></category>
		<category><![CDATA[ir]]></category>
		<category><![CDATA[kafayı]]></category>
		<category><![CDATA[keşfe]]></category>
		<category><![CDATA[kürtçe]]></category>
		<category><![CDATA[minibüste]]></category>
		<category><![CDATA[şarkı]]></category>
		<category><![CDATA[sonra]]></category>
		<category><![CDATA[türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[uzaklaştım]]></category>
		<category><![CDATA[üzerine]]></category>
		<category><![CDATA[ve]]></category>
		<category><![CDATA[yakınlaştım]]></category>
		<category><![CDATA[yazıp]]></category>
		<category><![CDATA[yeni]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.yazartikanmasi.com/?p=476</guid>
		<description><![CDATA[Son zamanlarda o kadar kendi içimdeyim ki, dışarıda ne olup bitiyor haberim yok. İşe giderken, işten dönerken, hatta iş yerindeyken de etrafta olan biten hiçbir şeyi görmüyorum desem yeridir. Üstelik benim kadar detay kovalayan, watcher etiketli bir insan böyle kapatsın herşeye gözünü; olacak şey değil&#8230; Bu içte kalmanın sebebi aslında biraz kafa dinlemekti. Malumunuz, kozmopolit insanı [...]<p><a href="http://www.yazartikanmasi.com">YAZAR TIKANMASI by Cyrettin Yureklikatir</a><br/><br/><a href="http://www.yazartikanmasi.com/index.php/anladim/yollardan-gecerken-duyulan-bir-zenci-muzigi.htm">Yollardan Geçerken Duyulan Bir Zenci Müziği</a></p>
]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.yazartikanmasi.com/wp-content/uploads/2009/11/br0125bs.jpg"  rel="lightbox-476"><img class="alignright size-full wp-image-619" style="margin: 3px 4px; border: black 3px solid;" title="•School Dilemma: Charlotte, N.C. (1957)" src="http://www.yazartikanmasi.com/wp-content/uploads/2009/11/br0125bs.jpg" alt="•School Dilemma: Charlotte, N.C. (1957)" width="253" height="299" /></a>Son zamanlarda o kadar kendi içimdeyim ki, dışarıda ne olup bitiyor haberim yok. İşe giderken, işten dönerken, hatta iş yerindeyken de etrafta olan biten hiçbir şeyi görmüyorum desem yeridir. Üstelik benim kadar detay kovalayan, watcher etiketli bir insan böyle kapatsın herşeye gözünü; olacak şey değil&#8230; Bu içte kalmanın sebebi aslında biraz kafa dinlemekti. Malumunuz, kozmopolit insanı kafa dinlemeye pek zaman bulamıyor. Her taraftan paldır yardır bilgiler, kaynak bağımsız günde 50 kere değişen gündem (birkaç farklı kaynağı takip ediyorsan daha beter), dev ekranlar, monitörler; yaptığınız sohbeti, deneyimlediğiniz anı yok etmek istercesine dışarıdan gelen gürültüler; herbiri bambaşka şeylerden bahseden, farklı hassasiyetlere, ideolojilere, ideal kurgulara sahip, farklı dertlerini ya da mutluluklarını paylaşmak isteyen insanlar falan&#8230; e herkes de anlatmak istiyor tabii, hangi birini dinleyeceksin, yoruyor bir yerden sonra. Bu curcunaya kapılıp gitmektense, biraz kendimi dinleyesim, acaba o ne yapıyor, ne arıyor diye seyre dalasım vardı&#8230;</p>
<p><span id="more-476"></span></p>
<p>Tüm bu hengame içinde, ben, psikolog karşısında kendimi dinlemeye başlamadan evvel son çare olarak kendimi dinlemeye nasıl vakit bulacağımı ararken, telefonuma bir güzel kulaklık aldım, başladım yolda serde, iş yerinde vesaire müzik dinlemeye. Sonra dedim ki, &#8220;<em>öyle saldın gidiyon emme memlekette neler oluyor acaba bro?</em>&#8220;. Bıraktım MP3&#8242;leri sardım radyolara. Herbiri başka dertte&#8230; Açık Radyo &#8220;dünya yokoluyor&#8221;u anlatırken, insanları bilinçlendirici ama daimi aynı yerden muhaliflik yapan yayınlarına devam ediyor, bir şekilde beni de etkiliyordu. Başka bir radyo açıyorum, tek dertleri &#8220;<em>maçlar n&#8217;olacak&#8230;</em>&#8221; herkes maaşallah simon kuper havasında, yorumculara bakıyorsun, sanırsın futbol kritiği yapan bir kendileri var dünyada&#8230; Başka bi kanalda kendilerini acayip komik sanan bir grup insan, kendi aralarında eğleniyorlar, beni güldürmese de, &#8220;<em>haa</em>&#8221; dedim &#8220;<em>bunlar da ayrı bi bkm mutfak kafası.&#8221; </em>Bir süre sonra baktım ki amaç kendimi dinlemekken, belli amaçlarla, belli belirsiz bir şeyleri anlatmak için &#8220;yayın&#8221; yapan vericiler arasında dolaşıp duruyorum. Benim gibi birileri var, o an o radyoyu dinleyen, arayıp konuşan, &#8220;<em>seviyorum anlar mısınız, istiyorum çalar mısınız?</em>&#8221; falan diyenler mesela, acayip. Elbette dinleyip işine gücüne devam eden de var aynı şekilde, tabii onlar da radyoda dinledikleri şeyleri anlatmak gereği duyuyorlar.</p>
<p>O sıralarda <strong>Lost</strong>&#8216;taki French Chick&#8217;in yaptığı radyo yayınını yakalayan kadro aklıma geldi. Bazıları çok takıldı bu yayına, peşinden koştu, bazısı sklemedi kendi &#8216;dalga&#8217;sına baktı. Ben hangilerindendim acaba?</p>
<p>Yapım gereği duyduğu, gördüğü, izlediği herşey üzerinde ister istemez düşünen bir insanım. Dolayısıyla kendimi hepsi üzerinde düşünüyor buldum&#8230; Açık Radyo&#8217;nun &#8220;<em>dengesiz bu ülke, bu millet ayarsız</em>&#8221; söylemlerini dert edinip, neyin nasıl olması gerektiğine dair fikirler yürütürken, futbol konuşan radyocuları dinledikten sonra etraftaki kimi insanlarla &#8220;<em>Dinledin di mi hoca, öyle diyor ama aslında Elano&#8217;yu yanlış pozisyonda oynatıyor, o yüzden&#8230;</em>&#8221; diye ahkâm kesme turlarında dolanıyordum. Bir süre sonra anladım ki, dinlemek üzerine bir seçim yapmış olsam bile, onların benim için seçtiklerini dinliyorum. Kendimi değil. İşin kötüsü, bir de edepsizce, onlardan dinlediğimi, bunlara anlatıyorum aynen şimdi olduğu gibi.</p>
<p>Uzun zaman kendini dışarıdan soyutlayınca ve radyo olsun, televizyon ya da sinema olsun, seçtiğin &#8220;yayın&#8221;larla sınırlandırınca dünyanı, dışarıdaki hayat, koşuşturma, belli belirsiz dertler, sıradan olaylar hep birden anlamsız gelmeye başlıyor. Sen başka bir ilgiler/bilgiler dünyasında geziniyorsun, başkaları daha başka mevzuların defterini tutuyor&#8230; Bu yüzden de senin ilgin dışındaki mecraları seyreden herşeye karşı duyarlılığını sıfır noktasına yaklaştırarak kendini yalıtıp, koruyorsun. İlgini çekmeyen bir şey varsa konuşulan &#8220;<em>Haaa. evet, yine şahit oldukları bir yayından (internet, tv, radyo, gazete, twitır, sözlük, vs&#8230;) bahsediyorlar. sigiym, boşver&#8230;</em>&#8221; deyip kendi yolunu tutuyorsun.</p>
<p>Herneyse, o dinleme aralıklarında fark ettim ki, işten eve dönerken radyoda o an kulak kesilmemi gerektiren bir sohbet varsa etrafta gördüğüm üstü başı yırtılmış bir insana &#8220;<em>yazık ula</em>&#8220;, sahibinin gezdirdiği hiperaktif bir köpeğe &#8220;<em>bak şunun şirinliğine hahaha</em>&#8220;, ayak üstü alışveriş yaptığım bakkala &#8220;<em>bunun işi de akşama kadar gelene sarma, gidene dolma, kuru muhabbet</em>&#8221; deyip devam ediyorum. Yani hissettiğim hiçbir şeyde 1 dakikadan fazla durmuyor, etraftaki hiçbir şeyi, o anda asıl olarak hayatla bağım olarak tanımladığım yayının kendisinden fazla önemsemiyor ve tekrar yayının kendisine dönüyordum. Çalan müziğe göre kimi zaman yürürken geçtiğim yollar &#8220;<em>evet ya, dünya böyle akıp giden bi yer, bak ben de aradan süzülüyorum</em>&#8221; dercesine keyifli, kimi zaman &#8220;<em>şu hayata bak, kirlilik, zehir, insanlar anlamsız anlamsız dolaşıyorlar, hepsi zombi, ben de soundtrack&#8217;ımı koymuş keyifle evime gidiyorum, ne mutlu bana</em>&#8221; diyecek kadar memnun edici, kimi zaman da canımı acıtacak kadar karamsar gelebiliyordu. Bir şeyler hissettiğim doğruydu ama hangi hissi ne kadar? Acaba &#8220;<em>yazık</em>&#8221; deyip geçtiğim bir insanı görünce yapmam gereken bu muydu? Sevimli köpeği eğilip sevsem olur muydu? Bakkalın yerine kendimi koymaktansa gülümsemesine karşılık versem, <em>&#8220;nassın amıca?&#8221;</em> diye sorsam daha iyi değil miydi? Şimdi öyle gibi geliyor. İçerisinde insan etkeni olan davranışların tepkileri her zaman planlandıkları gibi olmazlar. &#8220;Yazık&#8221; diye üzüldüğüm insana yemek ısmarlamaya kalksam dolandırıcı çıkabilir, eğilip köpeği sevsem sahibi emekli teyze &#8220;<em>gelirken gördüm taşşaklarını düzelttin, o pis ellerini çek köpeğimden</em>&#8221; diye çıngar çıkarabilir, bakkala nasılsın diye sorsam can sıkıntısından anlatmaya başlayıp kâr marjlarına girebilir ve beni programı dinlemekten alıkoyabilir. Daha birçok şey olabilir, zira bilindiği gibi insanda herşey mümkündür.</p>
<p>Çok şükür tam da o sıralarda kulaklığım bozuldu. Gürültünün tam ortasına tekrardan düştüm. Bu kadar uzun süre ya da en azından yukarıdaki paragraflar kadar kendi içinde yaşarsan, gerçekte varolan, görmediğin, duymadığın, umursamadığın dolayısıyla doğru düzgün hissedemediğin herşey seni dengeni bozacak kadar sarsabiliyormuş. Kulaklıkla ses sonda dolaşırken hiç sallamadığım araba kornaları, motor sesleri, duymadığım, görmezden geldiğim, insanlar, insanlar arası anlaşmazlıklar, yüzler, mimikler, ifadeler o kadar net ve dibimdeydi ki, benim dışımda hayatta-her gün gidip geldiğim yolda bunların yaşandığına alışmam acayip zor oldu.</p>
<p>O sıralarda bünyedeki hissiyatın üstüne Tim Robbins&#8217;in oynadığı <a href="http://www.apple.com/trailers/thinkfilm/noise/" target="_blank">Noise</a> filmini de keşfedince, gürültü tahammülsüzlüğümü ve bizzat kendimde de hissettiğim &#8220;ben! umursamazlığı&#8221;nı şiddet ile dışarıya vursam mı vurmasam mı diye kendimi cıncıklamaya başladım. Bir minibüs şoförüne &#8220;<em>doğru kullan lan arabayı artislik yapma</em>&#8221; diyerek ayar çekmeye kalkışmam da o zamana rastlar. Allahtan adam mantıklı çıktı, alttan aldı, konu uzamadı. Bir süre sonra fark ettim ki etrafa, &#8220;<em>adaletsiz, haysiyetsiz, cins bir hadise vuku bulsa da, direkt dalsam birine ense kökünden</em>&#8221; niyetiyle bakıyorum&#8230; Yani düpedüz kaşınıyorum&#8230;</p>
<p>Evet, ben belki kaşınıyordum, belki dayanamaz; fazladan hisseder olmuştum ama diğer taraftan onlar da hiçbir şeyi umursamıyorlardı ki kardeşim. Okuduğum ve dinlediğim ve izlediğim kadarıyla dünya yok olurken, devir değişirken, dünyada her gün birbirinden acayip olaylar yaşanırken, Türkiye&#8217;deki kaos, diktatorlük, sorunlar, empatisizlik, adaletsizlik, eşitsizlik, dayatmacılık bu kadar rahatsız ediciyken, dünyada ekonomi yeniden şekillenirken, insanlar delicesine intihar ederken, lise çağındaki çocuklar kafa keserken, pompalı silahla okula dalıp arkadaşlarını öldürürken, kıtalar yeniden şekillenirken, bir sürü canlı türü yok olurken ve en kötüsü herbirimiz layık görüldüğümüz; yetinmekle sevinmeye alıştırıldığımız, hakkımız olan şeylerin göstermelik, taviz gibi sunulmasıyla neredeyse mutlu olmaya çalıştığımız halde etraftaki tüm bu insanların neden halen hiçbir şey garip değilmiş gibi davrandıklarını anlayamıyordum. herkes yüzünde/ifadesizliğinde, bir günde ve etrafında insanlarla yaşıyor olmanın yorgunlukla karışık nefretini  taşırken tüm bunları değiştirmek adına bir ekstradan bir mimik bile kullanmayacak kadar hımbıl, duyarsız, ve tahammülsüz görünüyordu gözüme. kimilerinin &#8220;<em>ya bu hummer&#8217;ın yenisi var ya yola sığmıyor</em>&#8221; çimdiklemesi üzerine bir minibüs yolculuğu boyunca konuşmaları, halen &#8220;<em>omo&#8217;nun yeni reklamı güzel olmuş</em>&#8221; üzerinden sohbet işletebilmeleri de bir süre bana kabul edilebilir gelmedi. benim sırf şahsi seçimlerle biçimlendirip içine saklandığım dünyaya yabancı olan tüm bu gündelik sıradan olaylar, yüzler, tavırlar, haller ve insanlar bana yabancıydı. ben, moebius halkasının altyüzünde takılmış, asıl günün gördüğü üst yüzeyde ne olup bittiğinden habersiz ve durduk yere, kendimi tekrar içerisinde bulduğum dışarıya tahammülsüz; kanıksadığım şeylere yabancı herşeyden işkillenen bir yabancı korkusuyla moebius döngüsüne devam edip edemeyeceğim konusunda hiçbir fikrim olmadığı halde dımdızlak ortada kalmıştım.</p>
<p>Bunun üzerine gidip bir kulaklık almaktansa, insanların içinde yine observer moduna dönmeye karar verdim. İzleyecektim. Neler konuşuyorlar, neleri dert ediyorlar, nelerden medet umuyorlar, neyi takip ediyor, ne dinliyorlar&#8230;  Böylece ben de herkes gibi olabilecek, herkes gibi dertleri olan bir insana dönüşebilecek, dolayısıyla herkesin içinde yaşarken rahat bir hayat sürebilecektim. çünkü herkes, o kadar zattirizot mevzulara takılıyordu ki, etrafta bunca dert, keder, acı, gariplik vs. varken bu derece umursamaz ve hımbıl olmayı özler olmuştum. bir ulvi rahatlık gibi geliyordu bana, halen bir reklamı, bir klibi, bir maçı konuşabilen insanların boşvermişliği.. Bir süre bu tiyatroyu oynadım. Ama bildiğim gerçekleri unutamıyor olmamdan dolayı, herkes gibi davranmaya çalıştığım anlar pek de keyifli geçmiyordu. Zira en dutturikten mevzuda, dalgasına sarmak varken bile ben konuyu &#8220;<em>dünyada aslında neler oluyor?&#8221;</em>a bağlayabiliyordum. Hatta aslında şu cümleye kadar da bunu göstermeye çalıştım&#8230;</p>
<p>Şimdi. Elbette ki şu an değil, bir süredir. Burada, şimdide, bu ülkede, etrafımda bunlar oluyor ve bunlar yaşanıyorken yaşadığımı idrak etmiş durumdayım. Biliyorum ki çok keyif alsam da <em>Californication</em>&#8216;ı ya da <em>The Riches</em>&#8216;ı izlemek sonrası edindiğim bilgi, keyif, mutluluk, eğlence, herkes <em>Kapalı Çarşı</em>, <em>Kurtlar Vadisi</em> izlediği için kimselere bir anlam ifade etmiyor. Ben Ezel ve Canım Ailem izlesem berikiler <em>Ihlamurlar Altında Yaprak Dökümünden Aşk-ı Mevzu</em> havasında. konu, ben yabancı dizi izliyorum konusu değil. Ben <em>Californication</em> izliyorsam öbürü <em>Sopranos</em> izliyor, Ben <em>G.I. Joe</em> izlediysem beriki <em>The Hangover</em>&#8216;a takılmış, bir diğeri önden gidip filmleri sinemaya gelmeden, dayanamamış nasıl ettiyse dizileri televizyonda yayımlanmadan önce izlemiş, kimi daha o bölüme gelmemiş, kimi kendini belgesele vermiş. Kimi hürriyet&#8217;ten takip etmiş haberi, öbürü sözlükten çok daha önce öğrenmişmiş, berikisi ise zaten şu an işi yoğun olduğu için onlara ancak gelecek hafta sonu bakabilecekmişmiş. Lan&#8230; Ben ne kadar şimdide olursam olayım, benim zamanım, zamanı kurgulayışım, yaşayışım, bir başkasının zamanıyla eşlenik değil.</p>
<p>Artık eskisi gibi herkes <strong>He-Man</strong> izleyip sokağa koşup He-Man&#8217;den bahsetmiyor; <strong>Kara Şimşek</strong> ya da <strong>Çalıkuşu</strong> izlemiyor, aynı gazeteyi takip etmiyor, haberi aynı kaynaklardan, aynı haliyle (bir haberin metni gün içinde birkaç kez değişebiliyor) okumuyor, aynı filmleri izlemiyor, benzer müzikleri dinlemiyor, bir şeylerden benzer zaman aralıklarında haberdar olmuyor. Her biri kendi zaman evreninde yaşayan bir sürü insan etrafta, bir yerlerden bir yerlere gidiyor, arada olursa arabanın balatasını yaptırmak, lavabonun sızdıran borurusunu değiştirmek, akan çatıyı onartmak gibi şeyler yapmak için şimdiki zamana dönüyorlar. Ha, bir de herkes evine dönüyor. Evinde, aynı zaman algısıyla yaşayabildiği insanın/ların yanına. Birlikte evde, aynı şeyleri takip edip aynı şeylere kafa yorup, aynı şeylerden bahsedebiliyor, aynı şeylere üzülüp/sevinebiliyorlar. Tabii bir de yalnızlar var; sadece kendilerine dönebilenler&#8230; ki, ara sıra rahatlatıcı, çok zaman hüzünlü olabiliyor onların hali.</p>
<p>Neticede zamanın göreceliliği, herkesin &#8220;önce ben&#8221; olmak üzere maksimumda iki kişilik bir zaman kurgusu yaratması sebebiyle neredeyse bir kaosa dönüşüyor ve aynı anda, aynı ilgi/bilgilerle yaşamayan insanlar artık kendi zaman aralıklarına bölünüyorlar. buna artık miyoz ve mayozdan sonra, nasıl bir bölünme adını koyalar bilmem ama gerçek şu ki, hepimiz ayrı bir zaman algısına bölünüyoruz bir süredir. </p>
<p>Dediğim gibi tüm bunları kulaklarım tıkalıyken düşünüyordum. Oysa şimdi, şimdideyim&#8230; Memlekette demokratik açılım yapmışlar, duysam da üzerinde 5 dakika düşünmedim. Her taksici gibi benim de sorulsa söyleyecek fikrim vardı ama ne takip ettim, ne peşine düştüm.</p>
<p>Fakat bu sabah işe gelirken Türkiye&#8217;de yaşayan kürtlerin Türkiye&#8217;nin zencileri olduğunu bizzat gördüm. Türkiye&#8217;nin kurak yerde yaşayan, dışlanan, hor görülen, ikinci sınıf insan olarak sınıflandırılan, sevilirken acıma hissiyle, gelişmemiş bir çocuğu sever gibi sevilen, üstüne conti cila çekmeyi bilmeyen, dünyayı takip etmeyen, tarlalarda boğuşan, beyaz türk toplumbilimcilerimize göre bilinçsizce üreyip duran, batı kültürü, medeniyet görmemiş güzel konuşma ve yazma, toplum içinde nezakêt gibi kavramları idrak etmemiş oldukları düşünüldüğünden ikinci sınıf insan muamelesi yapılan bu vatandaşları Türkiye&#8217;nin zencileriydi.</p>
<p>Kendi dilleri, kendi müzikleri, kendi kültürleri, el işleri, ilişki kurma biçimleri, dertleri, arayışları vardı bu insanların. Ama bu insanların gelip de aramıza katılacağı, dağdan inip soframıza oturacakları, bizimle aynı iş yerinde, aynı haklarla (bunlara hak denirse) çalışacakları gerçeği henüz kimsenin aklında ucundan bile geçmiyordu. Onlar askerlimizi vuran katillerdi, elleri kanlıydı, her kürt pkk&#8217;lı, her kürt gelişmemiş canlı, her kürt açgözlü, içi düşmanlık hissiyle dolu bir yabancıydı. üstelik biz kendimizi &#8220;modern insan&#8221; olarak tanımlarken, onları tüm kibirimizle sanki bambaşka bir zamandan gelen, aramıza karışmalarından korktuğumuz, az gelişmiş insanlar olarak görmekten de imtina etmiyorduk.</p>
<p>demokratik açılım&#8230; yani, kutuplaştırma. Şimdi etrafta görüyorumki insanlar kürt kökenli vatandaşların kendi aralarına karışmaları olasılığından korkuyorlar. Yabancıdan, onun cesaretinden, onun sürüp giden bu saçmasapan düzende bir şeyleri değiştireceğinden, alışık oldukları kim kime dum duma hayatlarına müdahale edilmesinden, medeniyet diye sarıldıkları sosyal kodların onlar tarafından kavranamayacağından, adını saygı koyup benimsetmeye çalıştıkları o yalan ve bencil hoşgörü taklidini dağdan gelen, doğulu insanların anlayamayacak olmalarından ve aç olmaları, görmemiş olmaları vesaireden dolayı kendilerine saygı duymayacaklarından falan&#8230; Dün Devlet Bahçeli -ki onun konuşmasını neye benzeteceğimi siz daha iyi bilirsiniz- hatta Deniz Baykal bile &#8220;<em>Terörizmle mücadele terörizmle müzakereye dönüşmüştür</em>&#8221; diye konuşurlarken hiç utanmadan <em>uzlaşmama</em>yı bir çözüm onarak önerdiler. İnsanların laflarını dinlediği bu liderler topluma doğulu düşmanlığı aşıladıklarının bilincinde olarak ve daha kötüsü bunu hiç mi hiç umursamadan saçma sapan yargılarda bulundular. Sonuçta işte bu insanların kurduğu, anlattığı, varsaydığı düzene alışmış insanlar da dağdan inecek insanlardan, kürtçe&#8217;den, doğulu bir insanın görünüşünden korkacak, onları yabancılayacak ve paraları varsa aşağılayacaklar.</p>
<p>Şimdide bu ülkede bunu gördüm. Canım sıkıldı. Yine de artık silahsız, toprak kavgası yapmadan müzakereyi zorlamalarını umduğum Türkiye&#8217;nin zencilerinden umutluyum. Tüm Türkiye evvela insan olduklarını, hangi şartlarda yaşadıklarını, yaşamaya zorlandıklarını, nasıl bir kültürleri olduğunu, neleri dert ettiklerini gösterebileceklerini umuyorum. Fakat Amerika&#8217;daki zencilerin mücadelesini bilen biri bunun da zor olmayacağını bilir. Amerika&#8217;da kimi beyazlar, sarılar, morlar, düşünenler, üretenler, söyleyenler, toplum önünde konuşabilenler, insanları etkileme gücü olanlar destek olmasa, bütün zenciler insan olduklarını söylemeye çalışan diğer insanlarla bir hareket etmese, artık yapılan o saçmalıkların, deri renginden, doğum yerinden dolayı insan asmanın, yargılamanın, horlamanın artık &#8220;bu zaman&#8221;a ait olmadığını bas bas bağırmasalar, bugün Amerika&#8217;da barıştan bahseden bir siyahi başkan görmemiz mümkün değildi. (<em>tırışkadan tümevarım</em>)</p>
<p>İşin bir de arabesk tarafı var elbette. O da Amerika&#8217;daki fakir zencilerin halen beyaz olan diğerlerine &#8220;<em>sizin yüzünüzden, ne bakıyon pis beyaz, zenciyiz diye aşağılıyon di mi?</em>&#8221; edebiyatı yapmaları. Türkiye&#8217;nin zencileri bu kozu, &#8220;<em>bize bunları yaptınız, bizi böyle yargıladınız, böyle işkence ettiniz</em>&#8221; söylemleri üzerinden uzun süre devam ettireceklerdir. Ettirmeliler de. Herşey, yapılanlar, adaletsizlikler herkes tarafından bilinmeli. Ama yeni nesiller artık ayrımcılık dürtüsüyle, &#8220;<em>biz ve onlar</em>&#8221; diye, &#8220;<em>sen kürtsün o türk, siz başkasınız</em>&#8221; öğütleriyle yetiştirilmemeli. Maalesef kendini medeni sanan İstanbul&#8217;da yaşayan türk&#8217;ler her ne kadar metropol olduğu söylense de, Türkiye&#8217;nin medeni yaşayışının aynası gibi görünse de, türk insanının aristokratlığa düşkünlüğü nedeniyle son derece ırkçı, kendini beğenmiş, ukala bir topluluk. Herkes daha zengin, daha cicili bicili, daha elit olmak istiyor ya da kendini öyle sanıyor. cadde sarışını gibi yapay duran bu elitist tavırlar, bu pragmatik yalakalık yüzünden de, dış görünümünde kibarlık, zenginlik, nezâket bulamadıkları insanları dışlıyor, onlarla dalga geçiyor, insan yerine koymuyorlar.</p>
<p>İsterseniz Tahtakale&#8217;deki kürt esnaflara, oradan alışveriş yapan ve beyaz türk olma hayaliyle yaşayan diğerlerinin  nasıl davrandıklarını bir inceleyin. &#8220;insan nedir?&#8221; diye şaşar kalırsınız. Biliyorum ki bu bir günde çözülecek bir sorun değil. Bir zamanlar kendisini kardeşliğin, sosyalizmin, net ifadesiyle olmasa da tarzıyla sol görüşün temsilcisi olarak lanse etmiş, akıllara ilerici, cesur, ezilenlerin sözcüsü,  olarak yerleşmiş Leman dergisini hatırlamanızı öneririm. 80&#8242;li yıllarda, İstanbul&#8217;un çok göç aldığı zamanlarda dilimize kro, zonta gibi kelimeleri sokan, doğulu insanları yaratık gibi karikatürize eden, onları aşağılayan ve onların hep küfürlü konuştuğu algısını yaratan Leman dergisiydi işte. onlar hep tecavüz ederlerdi falan. Bir yel eserdi savunurlardı bir şeyi ama neyi, neden ve nereye kadar savunacaklarını bilemeyecek kadar duyarsız, ayarsız bir kültürün mimarıydı Leman ki zaten o kültür de, düşmanlıktır.</p>
<p>Şahsen arada bir kafamdan, kendimizi varsaymak için kurduğumuz rafine, korunaklı hücreden, son derece kişiye öz an algısından çıkıp, şimdi&#8217;den uzaklaşıp geçmişe bakmayı seviyorum. Arada topladığım herşeyle, her bilgiyle, geçmişi yeniden anlamak, o andan sonrasını farklı algılamayabilmem ya da en azından saatleri ayarlama enstitüsü&#8217;nün artık yapamadığını yapabilmem açısından faydalı oluyor. fakat biliyorum ki, sen, barda&#8217;daki gençler misali <em>TGG</em> derdine düşmüşken birden bir dış etken gelir, her şeyi darmadağın eder, çük gibi kalırsın hayatın karşısında; olur, hayat oldurmuştur, vazgeçmeye sebep değil.</p>
<p>Herneyse, adet olduğu üzere her yazının giriş gelişme ve sonuç bölümleri olmalı. Yukarıdaki tüm metin için giriş/gelişme/sonuç kaygısı taşımadım. Kimsenin de yazarken bu formel disiplin kaygısını taşımasını istemem.</p>
<p>Son derece kişisel blog deneyinde, önceden de olduğu gibi, şu akıntıyı &#8220;t<em>üm bu yazdıklarımdan ne anladım, şimdi ne yapacağım?</em>&#8221; sorusunu kendime sorarak bitirmek isterim.</p>
<p>Bir süre kulaklık almayacağım. <span style="color: #000080;">(2 hafta sonra edit: <em>Kris&#8217;cim aldığın efsane kulaklık için çok çok teşekkür ederim, evet, planladığın gibi olmaz hiçbir şey :</em></span>)</p>
<p>Çünkü bu sabah minibüse bindiğimde şahane bir Kürtçe şarkı çalıyordu. Minibüsteki tek yolcu bendim, ses rahatsız edici olabilecek düzeyde açıktı, ama 15 saniye sabrederek dinledim ve şarkıyı çok sevdim. Şarkıyı dinlerken &#8220;<em>Acaba şimdi bir emekli subay ya da daha beteri emekli subay eşi minibüse binse ne olur?</em>&#8221; diye düşündüm. Muhtemelen gerginlik olurdu. Birileri binmeden şarkıyı kimin söylediğini öğrenmeliydim. Ama şarkı da güzeldi ve dinleyesim vardı. Şarkının ara solosu girince şoföre sordum:</p>
<p>- Kim bu çalan?<br />
- Rorşahn<br />
- Kim usta?<br />
- Roşayn&#8230;<br />
- Rojarn mı?<br />
- Rojaeyan&#8230;<br />
- Haa. Tamam. Çok güzel şarkı ha!<br />
- Valla yeni albüm çok güzel abi.<br />
- Gitarlar süper olmuş.</p>
<p>Sesi açtı. &#8220;<em>Eyvallah</em>&#8221; dedim. Arkama yaslanıp boş minibüste yola devam edip şarkıyı dinliyordum. Şoför de sanırım şarkıyı dinlemek istiyordu ki, birkaç durakta durmadan geçti. o ara gördüm ki, bir zamanlar minibüslerin içini dolduran orhan/ferdi/müslüm arabeski yerini kürtçe şarkılara bırakmıştı. o zamanlar isteseniz de istemeseniz de, şoför hangi moddaysa, ona uygun bir dj&#8217;lik yapar, en neşeli halinizde, en cabbar arabeskle bayıltırdı yol boyu. seven de, sevmeyen de bunu dinlemeye mecbur kalırdı. şimdi o hükümdarlık ve o müzikler bitti. artık kimseye hitap etmiyor orhan, ferdi vesaire. belki biraz nostaljik tat niyetine arada bir atılıyorlar mideye o kadar. fakat artık, kendi dinlediği müziği duyurmak isteyen, kendi duygusunu, bağıran şarkıcılara eşlik ederek göstermek isteyen ve güne bu şarkılarla katlanmak isteyen hakir görebileceğimiz yeni &#8220;alt-insan&#8221;larımız var. türkiye&#8217;nin zencilerini kürtçe şarkılar dinlerken gördükçe, &#8220;<em>oh be onlar gibi değilim linkin park dinliyorum</em>&#8220;,&#8221;<em>kızım çok şükür yabancı müzik seviyor</em>&#8221; gibi düşüncelerle mastürbasyon yapabiliriz. kendi bomboş suratlarımızı aynada hasetle seyredip, onların yaban duruşlarını, para verdikçe onlara hükmetme gücünü kendimizde buluşumuza aşık olarak horlayabiliriz hem de&#8230;</p>
<p>Şoför ikinci şarkıda durdu ve bir yolcu aldı. Bir teyze&#8230; Daha kıçını koyar koymaz -ki zaten bilirsiniz teyzeler minibüse önce ayaklarıyla değil kıçlarıyla binip, kıçlarını su aramaya yarayan ağaç dalları gibi kullanarak sığdırabilecekleri uygun bir yer aranırlar- &#8220;<em>müziği biraz kısar mısınız?</em>&#8221; dedi. Şoför bana baktı, &#8220;<em>Eee, işte&#8230;&#8221;</em> dercesine bir mimik yaptı ve &#8220;<em>Tabii hanımefendi</em>&#8221; deyip kıstı sesi. İkinci şarkı ilki kadar güzel olmasa da nakaratı acayip sempatik geldi bana. &#8220;<em>MıymıyDıydıyFıydıy Zindane&#8230;</em>&#8221; Şarkıyı söylenin ne dediğini bilmiyordum, o sesleri çıkarmam da bir hayli zordu ama içimden nakarat geldikçe tekrarlamayı denedim. Bir sonraki durakta birkaç kişi birden bindi. Binenlerden biri &#8220;<em>Kıssana şunun sesini biraz&#8230;</em>&#8221; dedi. Şoför biraz daha kıstı. Sonra şoför kırmızı ışıkta durdu ve yandaki minibüse kürtçe seslenerek bir şeyler anlattı. Anladığım kadarıyla şoförün yanında oturan adamın kendi arabasına geçmesini istiyordu. Anlayamadığım birkaç kelimeden sonra diğer minibüsteki adam indi ve bizim minibüste şoförün yanına oturdu. Kürtçe bir şeyler konuştular. Arada &#8220;<em>yolci&#8230;</em>&#8221; ve müzik benzeri bir kelime seçebildim. Sonra şoför sesi biraz açtı. Yanındaki arkadaşı kıstı, o açtı, diğeri kıstı. Şoför olan sesini yükselterek kürtçe bir şeyler söyledi. &#8220;açarım kardeşim sesi kimse karışamaz&#8221; der gibi, yeni binen arkadaş, müziği kıstıran adama sert bir bakış attı, ardından kürtçe bir şeyler söyledi ve sesi kıstı. İnerken &#8220;<em>Köşede ineyim</em>&#8221; dedim her zaman ki gibi, &#8220;<em>Tabii abi</em>&#8221; dedi şoför. &#8220;<em>Haydi kolay gelsin</em>&#8221; diye seslendim, &#8220;<em>Sağol abi iyi günler</em>&#8221; dedi şoför. işe gidene kadar, duyduğum o kürtçe şarkı çaldı kafamda tekrar tekrar. keşke söyleyenin kim olduğunu anlayabilseydim.</p>
<p>Şarkı bu değildi ama saatlerce aradıktan sonra ses ve müzik olarak benzeyen bir tek bunu bulabildim:<br />
<a href="http://www.yazartikanmasi.com/wp-content/uploads/2009/_mp3/Rojda-Le_Buke.mp3">Rojda &#8211; Le Burke</a></p>
<p>tüm bunlardan sonra, bir kısa dalga internet yayınında (blog) bunlardan bahsediyor olmanın ironik açmazında sürüklenirken, beni memnun eden ve aslında şu anda tutan şey ne bu blog&#8217;u yazıyor olmak, ne de herhangi bir teselli. sadece, o gün, o minibüste olmak ve o şarkıyı tam da duymam gereken yerde, çok şükür kulağımda kulaklık yokken dinlemiş olmak. &#8220;oradaydım&#8221; der ve bir rahatlık ya da bir üzüntü hisseder ya insanlar, işte öyle bir şey&#8230;</p>
<p>21.11.09</p>
<p><a href="http://www.yazartikanmasi.com">YAZAR TIKANMASI by Cyrettin Yureklikatir</a><br/><br/><a href="http://www.yazartikanmasi.com/index.php/anladim/yollardan-gecerken-duyulan-bir-zenci-muzigi.htm">Yollardan Geçerken Duyulan Bir Zenci Müziği</a></p>
        <p><center>&copy; %FIRST Yüreklikatır - visit the <a href="http://www.yazartikanmasi.com">author</a> for more great content.</center></p>      ]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.yazartikanmasi.com/index.php/anladim/yollardan-gecerken-duyulan-bir-zenci-muzigi.htm/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
<enclosure url="http://www.yazartikanmasi.com/wp-content/uploads/2009/_mp3/Rojda-Le_Buke.mp3" length="3780824" type="audio/mpeg" />
		</item>
		<item>
		<title>Gelmiş Geçmiş En İyi 10 Distopik Film</title>
		<link>http://www.yazartikanmasi.com/index.php/anladim/gelmis-gecmis-en-iyi-10-distopik-film.htm</link>
		<comments>http://www.yazartikanmasi.com/index.php/anladim/gelmis-gecmis-en-iyi-10-distopik-film.htm#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 28 Dec 2009 21:55:20 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Cyrettin Yüreklikatır</dc:creator>
				<category><![CDATA[anladıM]]></category>
		<category><![CDATA[düşündüM]]></category>
		<category><![CDATA[gördüM]]></category>
		<category><![CDATA[izlediM]]></category>
		<category><![CDATA[süzdüM]]></category>
		<category><![CDATA[öğrendiM]]></category>
		<category><![CDATA[distopik sinema nedir]]></category>
		<category><![CDATA[en iyi 10 film]]></category>
		<category><![CDATA[en iyi distopik filmler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.yazartikanmasi.com/?p=566</guid>
		<description><![CDATA[Dünyanın gidişatının pek de huzur verici olmadığı bu günlerde, pırıl pırıl bir gelecek tarifesi sunmaktansa insan doğasının karanlık yönünü de hesaba katarak, geleceğe dair umutsuzluğu betimleyen ve bazen de kaçınılmaz şekilde yine de bir umut olduğunu söyleyerek öyküsünü sonlandıran distopik filmlerin en akılda kalıcılarını, en önemlilerini ve en unutulmazlarını mainstream sinemanın benim bildiğim kısmı içerisinden [...]<p><a href="http://www.yazartikanmasi.com">YAZAR TIKANMASI by Cyrettin Yureklikatir</a><br/><br/><a href="http://www.yazartikanmasi.com/index.php/anladim/gelmis-gecmis-en-iyi-10-distopik-film.htm">Gelmiş Geçmiş En İyi 10 Distopik Film</a></p>
]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong><a href="http://www.yazartikanmasi.com/wp-content/uploads/2009/12/cogito-melancholia-by-kris.jpg"  rel="lightbox-566"><img class="alignright size-full wp-image-585" style="margin: 3px; border: black 5px solid;" title="cogito melancholia by kris" src="http://www.yazartikanmasi.com/wp-content/uploads/2009/12/cogito-melancholia-by-kris.jpg" alt="" width="241" height="342" /></a>Dünyanın gidişatının pek de huzur verici olmadığı bu günlerde, pırıl pırıl bir gelecek tarifesi sunmaktansa insan doğasının karanlık yönünü de hesaba katarak, geleceğe dair umutsuzluğu betimleyen ve bazen de kaçınılmaz şekilde yine de bir umut olduğunu söyleyerek öyküsünü sonlandıran distopik filmlerin en akılda kalıcılarını, en önemlilerini ve en unutulmazlarını mainstream sinemanın benim bildiğim kısmı içerisinden seçerek listelemek isterim.<br />
</strong></p>
<p>İnsanlığın gereklerini unutmuş kitleler, totaliter hükümetler, engellenemeyen hastalıklar, post-apokaliptik mekânlar, sibernetik teknolojiler, toplumsal kaos, kent içinde yaygın şiddet&#8230; bunlar geleceğin meşum gölgesini, geleceğe dair karamsar bir bakışı masaya yatıran distopik filmlerde kullanılan ortak temalardan bazıları.</p>
<p>Ütopya, bizlere kusursuz bir sosyal, politik ve teknolojik enfrastrüktür sunar. Kaosun, kavgaların ve açlığın olmadığı, kişisel özgürlük kavramının gerçekten yaşanabildiği ve tatmin edilebildiği refah dolu bir dünya&#8230;  Bu derece umutvar portreler dünyanın şu andaki halini bilen herkes için tozpembe bir hayalin çok ötesinde olduklarından, gerçek algımızla buluşmaz ve geride bir tutam &#8220;olsa ne güzel olurdu&#8221; hissi bırakarak unutulur giderler. Zira hepimiz, bizi ele geçiren tüm ütopik düşlerin hemen ardından gerçeğin tam da ortasında olduğumuzu hissettiren bir şeylerle karşılaşırız. Bir korna sesi, bir bardağın kırılması, konuşmak istemediğiniz birinin tam o anda cep telefonunuzdan sizi araması veya ikiz kulelere bir uçağın çarpması; niyet ne olursa olsun ütopik düşlere inanmak için fazla iyimser ya da çok romantik olduğumuzu hatırlatırlar. Yani aslında gerçeğimiz; içinde savrolduğumuz hayat, bilimsel olarak bir kaosun ortasında dönüp durduğunu bildiğimiz dünya, hali hazırda distopik bir varoluşta yaşadığımızı kabul etmektir zaten.<br />
<span id="more-566"></span></p>
<p>Buradan baktığımızda içinde olduğumuzu varsaydığımız, ütopyanın antitezi sayılabilecek, toplumsal bir kurgudur distopya: bilim-kurgu sinemasının yol göstericisidir ve kerhen şahit olduğumuz sanat, politika, finans gibi her türlü &#8216;endüstri&#8217;nin gelecek kurgularının şekillenmesinde önemli bir paya sahiptir. Ütopik hayat kurguları dünyayı şekillendiren her türlü ilim-bilim dalı için nelerin hayal edilmesi gerektiğini gösterirlerken, distopya içinde bulunduğumuz gerçeği anlatır ve aslında öncelikle bu gerçeklikler için önlemler alınır. Önlemler, sınırlar ve kurallarsa ütopik dünya tasarısının ve kişisel özgürlük havucunun gerçekl olabilme ihtimalini sıfıra daha fazla yaklaştırırlar.</p>
<p>Distopyanın dünya kontrastı, içinde varolmak istemeyeceğiniz türdendir. Yoksulluk ve eşitsizlik vardır. Hükümet ve hükümetin izin verdiği kişiler güçlü, geride kalanlar ise onlara tabî kölelerdir. Arka planda ise insanları hissizleştiren ya da canavarlaştıran teknoloji, insan kaynaklı felâketler, kaynak yetersizliği, doğanın tükenişi ve sınıf temelli devrim gibi senaryolar işlenir. Aslında, hem Türkiye&#8217;ye hem dünyaya şöyle bir bakarsanız, içinde bulunduğumuz habitattan pek de farklı değildir distopik senaryolar. Zira &#8220;<a href="http://www.derkenar.com/kitapkurdu/siyaset-kediyi-arkadan-duzmeye-benzer/" target="_blank">bombalar hiç patlamayabilir</a>&#8220;.</p>
<p>Tüm bunlara rağmen biz, aslında hep iyiyi ve güzeli umut etmeye alışık olduğumuzdan, hep bir kurtuluş düşlediğimizden ve aslında yaşadıklarımıza dayanamayıp sadece bu umutlara kaçabildiğimizden dolayı bu distopik kurgular bize garip, karanlık ve korkutucu gelirler. Bize bizi, halimizi, yaşadığımız dünyayı gösterdiklerinden değil, işin kötüsü, aynaya bakmamızı sağladıklarından ve onaylayacağımız bir gelecek tasviri sunarken bizi uyarmaya kalkışacak kadar küstah ve bilinçli olduklarından&#8230;</p>
<p><strong>10. <a href="http://www.torrentz.com/ccc0e408b26f1465ea07c170ecf7096724b516df" target="_blank">THX 1138 (1971)</a></strong></p>
<div id="attachment_573" class="wp-caption alignright" style="width: 230px"><a href="http://www.yazartikanmasi.com/wp-content/uploads/2009/12/10-Thx-1138-poster.jpg"  rel="lightbox-566"><img class="size-full wp-image-573" style="border: 4px solid black; margin: 3px;" title="girl with a pearl earring" src="http://www.yazartikanmasi.com/wp-content/uploads/2009/12/10-Thx-1138-poster.jpg" alt="THX 1138" width="220" height="324" /></a><p class="wp-caption-text">girl with a pearl earring</p></div>
<p>Yönetmen<strong>: <span style="color: #808080;">George Lucas</span></strong></p>
<p>George Lucas&#8217;ın yazıp yönettiği THX 1138 geleceğe dair en karamsar filmlerden biri. Hepsi beyaz giysili, robotlaştırılmış, kafaları tıraşlı karakterleriyle insanın kanını donduran, üstün bir hayal gücü ürünü.</p>
<p>Film 25. yüzyılda geçer. İnsanlar kullanımı yasal zorunluluğa bağlı kimi ilaçlar aracılığıyla benliklerine yabancılaştırılmaktadır. Bilinçleri ve tepkileri kontrol altına alınan bu insanlar, ancak üretim ve tüketim aracı kıymetinde döngüyü sağlayıcı unsurlar olarak kullanılmaktadırlar. İlaçlar sayesinde her türlü insani dürtü ve duygudan arındırılan organik canlılar aynı zamanda sevgi, nefret, heyecan gibi duygulardan bihaber giderek makineleşmektedirler. İnsanlardan bazıları bir gün kendilerini makineleştiren ilaçları almayarak, insani yönlerini keşfetmeye başlarlar ve olaylar isyana kadar sürüklenir.</p>
<p><strong> </strong>Edebiyat ve sinemaya çok defa esin kaynağı olmuş olan THX 1138, öyküsü ve sıra dışı anlatımıyla aradan 36 yıl geçmiş olmasına rağmen günümüz toplumu içinde halen geçerliğini kaybetmemiş bir sistem eleştirisi. Gençken bu derece etkileyici bir film yapabilmiş olan George Lucas&#8217;ın gün itibariyle Star Wars serilerinin gidişatından gördüğümüz kadarıyla hayal bile kuramayacak kadar ekonominin kölesi olmuş bulunması da distopik dünyanın bir kuralı sanki.</p>
<p><strong> </strong><strong>9. <a href="http://" target="_blank">Twelve Monkeys</a> (1995)</strong></p>
<p><strong>12 Maymun</strong></p>
<p>Yönetmen:<span style="color: #808080;"><strong> Terry Gilliam</strong></span></p>
<div id="attachment_574" class="wp-caption alignright" style="width: 233px"><a href="http://www.yazartikanmasi.com/wp-content/uploads/2009/12/09-12-monkeys-poster.jpg"  rel="lightbox-566"><img class="size-full wp-image-574  " style="margin: 3px; border: black 5px solid;" title="fotoğraf makinelerinde red eye özelliği yokken..." src="http://www.yazartikanmasi.com/wp-content/uploads/2009/12/09-12-monkeys-poster.jpg" alt="12 Monkeys" width="223" height="331" /></a><p class="wp-caption-text">fotoğraf makinelerinde red eye özelliği yokken...</p></div>
<p>Yıl 2035. Yeryüzünü yaşanmaz ve insanın geleceğini belirsiz kılan bir holokost sonucu dünya nüfusunun yüzde 99&#8242;u yok olmuş. Geriye kalanlarsa harap bir ara dünyada yaşıyorlar. Bir grup çaresiz bilim adamı da, gönülsüz bir aday olan Cole&#8217;u 1996 yılına geri dönüp, bu kıyamet kabusunu engellemesi için zorluyorlar.</p>
<p>Terry Gilliam&#8217;ın, Chris Marker&#8217;in 1961 tarihli <em><a href="http://www.kintespace.com/swf_video/?key=chris_marker0">La Jetée</a> </em>isimli kısa filminden esinlenerek senaryosunu yazdığı film &#8220;cassandra kompleksi&#8221; tabanına oturtulmuş, mitolojik temelli göndermeleri ve geleceği görmenin mutlaka eğlence değil, ıstırap verici bir deneyim de olabileceği yorumuyla oldukça etkileyici. Zaten düşünün ki, adamın biri 1961&#8242;de bir film yapıyor, bir diğeri bunu keşfediyor ve 34 yıl sonra o filmin kendisinde uyandırdıklarıyla ilgili yeni bir film yapıyor. 1995 tarihli bir film bu ve herkesin kabul edebileceği bir biçimde ütopik sinemanın şaheserlerinden. Fakat <a href="http://en.wikipedia.org/wiki/Chris_Marker">Chris Marker</a> amcam gelmiş 88 yaşına, 69 yaşındaki Terry Gilliam İngiliz televizyonuna komediyi öğretmiş, utopik portreler çizmiş ve sonra masal anlatmaya başlamış sinemanın gücünü en iyi kullanan insanlardan biri, metalci bi dede; biz de düdük gibi burda film izleyip, çekirdek çitliyor, internette geziyoruz. Distopik değil de ne lan bu&#8230; Arabesk, ama &#8220;ayıp di mi lan daha anlatacakları vardı bu insanların&#8221; diye isyan edebiliriz. orhan baba sözüm sana patlat bi <a href="http://www.dailymotion.com/video/x5d0p1_umit-yarkysy-orjinal-klibi_music">ümit şarkısı</a>.</p>
<p><strong>8. <a href="http://" target="_blank">Matrix</a> (1999)</strong></p>
<p>Yönetmen:<strong> <span style="color: #808080;">Andy &#8211; Larry Wachowski</span></strong></p>
<p>Ya etrafımızdaki her şey düzenli şekilde işleyen bir bilgisayar programıysa? Her şey bir yanılsamadan ibaretse ve mutlak gerçeği bilmiyorsak? Matrix bu gibi sorularla, yaşadığımız evrenin gerçekliğini sorgulayan bir film. Filmde kahramanımız Neo bir yazılım mühendisidir ve part-time hacker&#8217;lık yapmaktadır. Onunla iletişime geçen Morpheus, Neo&#8217;ya içinde yaşadığımız dünyanın bir sanal yanılsama olduğunu gösterir. Gerçek dünya robotların egemenliğindedir; insanlarsa sadece robotlara enerji sağlayan birer pildir.  Neo, Morpheus ve Trinity insanları kurtarmaya çalışırlarken, başta Ajan Smith olmak üzere kendilerini durdurmaya çalışan güneş gözlüklü ve conti takım elbiseli ajanların da üstesinden gelmek zorunda kalırlar. Etrafta çok sayıda dijital efekt uzmanı, karate kunfu, aşk meşk, gaz müzikler, teknoloji ve bolca silah vardır.</p>
<p style="text-align: center;"><a href="http://www.yazartikanmasi.com/wp-content/uploads/2009/12/08-Matrix-tipler-kesilecek.jpg"  rel="lightbox-566"><img class="size-full wp-image-575 aligncenter" style="border: black 5px solid;" title="toy story" src="http://www.yazartikanmasi.com/wp-content/uploads/2009/12/08-Matrix-tipler-kesilecek.jpg" alt="Matrix " width="738" height="294" align="center" /></a></p>
<p>2000 yılında ses, ses efekti, görüntü efekti ve kurgu dallarında Oscar alan film, sinema tarihinde ilk kez kullanılan efektlere sahip olmasıyla yeni bir çığır açtı. Ürkütücü gelecek tasarımı, zekice yazılmış ve uygulanmış senaryosu, ve özellikle dini referanslarıyla uzun süre tartışıldı ve ardından iki de devam bölümü çekildi. Matrix yapımcılarının tek hatası ortaya çıkarttıkları bu eseri popüler kültüre kurban etmeleri ve hikayelerini hızla tüketilen bir çereze dönüştürmeleri oldu.</p>
<p><strong> </strong><strong>7. <a href="http://" target="_blank">Children of Men </a>(2006)</strong></p>
<p><strong>Son Umut </strong></p>
<p><em><strong>Roman: P.D. James</strong></em></p>
<p>Yönetmen:<strong> <span style="color: #808080;">Alfonso Cuarón</span></strong></p>
<p>Hikaye 2027 yılında Londra&#8217;da başlar. Dünya&#8217;da büyük yıkımlar yaşanmıştır ve en sağlıklı kalmış yerlerden biri İngiltere&#8217;dir. Ülkeye her yerden mülteci akın etmektedir. Ayrıca kısırlık dünyanın üzerine bir felaket olarak çökmüştür. 19 yıldır tek bir bebeğin doğmadığı dünyada, yaşayan en genç insan 18 yaşına yeni basmıştır. Anarşi, kargaşa, savaşlar, göç, terör; insanların bezgin ve umutsuz ruh halleri, insanları koruduğuna inanan ve fakat bunu silahlarla yapan despot yönetim ve kamplara yollanan mülteciler&#8230; Kahramanlıkla uzaktan yakından alakası olmayan ve etliye sütlüye dokunmadan yaşayan kahramanımız Theo Faron kendini garip bir olayın içinde bulur. Mülteciler arasında hamile bir kadın vardır. Dünyadaki, hamile tek kadın.  Bu kadın, onu koruyacak olan ve &#8220;<strong>İnsan projesi</strong>&#8221; denen bir gruba gizlice teslim edilmelidir.</p>
<p style="text-align: center;"><a href="http://www.yazartikanmasi.com/wp-content/uploads/2009/12/07-Children-Of-Men-karsilastirmasi.bmp"  rel="lightbox-566"><img class="size-full wp-image-576 aligncenter" style="border: black 5px solid;" title="İngiltere'nin dünü bugünü" src="http://www.yazartikanmasi.com/wp-content/uploads/2009/12/07-Children-Of-Men-karsilastirmasi.bmp" alt="" width="336" height="362" /></a></p>
<p>Dünyamızın görmezden geldiğimiz sorunları ve bilim adamlarının geleceğe dair görüşleri hesaba katılarak senaryolaştırılan film, yakın geleceğimize dair olası korkuları net bir şekilde ekrana taşıyor. Kadınların bir süre sonra doğurmayacaklarını bildiğimiz ve nüfusun giderek arttığı bir dünyada, yeni bir canın öneminin altını çizen film, mesih yaratmak için çırpınan dine dair referansıyla da din ve faşizm tabanlı yeni savaşlar başlamadan evvel bir mesaj verme sorumluluğu üstleniyor ve &#8220;<em>Önemli olan mesih değil birader, bir tane insanın hayatı</em>&#8221; diyor&#8230; 2006 tarihli filmin ne denli etkileyici olduğu, sinema tarihinin en önemli filmleri arasına süratle girmesinden dolayı da gayet ortada. Öğretmen rolüne soyunan herkes için gelsin&#8230; <a href="http://" target="_blank">The Wall</a></p>
<p><strong> </strong><strong>6. <a href="http://" target="_blank">Mad Max 2: The Road Warrior</a> (1981)</strong></p>
<div id="attachment_577" class="wp-caption alignright" style="width: 358px"><a href="http://www.yazartikanmasi.com/wp-content/uploads/2009/12/06-Mad-Max-2-Yolda.jpg"  rel="lightbox-566"><img class="size-full wp-image-577 " style="margin: 3px; border: black 5px solid;" title="tarkan ve âtıl kurt" src="http://www.yazartikanmasi.com/wp-content/uploads/2009/12/06-Mad-Max-2-Yolda.jpg" alt="Mad Max 2" width="348" height="255" /></a><p class="wp-caption-text">tarkan ve âtıl kurt</p></div>
<p>Yönetmen:<strong> <span style="color: #808080;">George Miller</span></strong></p>
<p>Mad Max&#8217;in devam filminde Avustralya nükleer savaştan yonra yıkılmış; ilk filmden hatırladığımız Max, ailesini kaybettikten sonra kendisini yollara vurmuştur. Petrolün yaşama sebebi olduğu bir zamanda geçen filmde Max, bir petrol rafinerisini bir grup vahşi yağmacıya karşı savunan küçük bir gruba yardım eder. Bu büyük bir savaşın başlangıcıdır.  Savaş başladığında sonuç tüyler ürpertici ve bir o kadar da vahşi olur.</p>
<p>Post-apokaliptik dekorları, ilginç post-punk karakterleri, deri fetiş giysileri, canavar gibi kükreyen cümlesi modifiye araçları, gelecek tasviri ve çekim teknikleriyle kesinlikle yeni bir sinemasal türün, bir furyanın başlamasına ön ayak olmuştur Mad Max 2. Ardından birçok takliti yapılsa da, o çekim teknikleri edebiyat dersi gibi, her sinema okulunda okutulsa da tabii ki Mad Max 2&#8242;nin yeri bambaşka.</p>
<p><strong>5. <a href="http://thepiratebay.org/torrent/4678152/Blade.Runner.1982.FiNAL.CUT.720p.HDDVD.x264-SiNNERS" target="_blank">Blade Runner</a> (1982)</strong></p>
<p><strong>Bıçak Sırtı</strong></p>
<p><span style="color: #000000;"><em><strong>Esinç</strong><strong>: Philip K. Dick</strong></em></span></p>
<p>Yönetmen:<strong> <span style="color: #808080;">Ridley Scott</span></strong></p>
<p>Bilim-kurgu sinemasının en iyi örneklerinden biri olan Blade Runner&#8217;da geleceğin siberpunk bir tasavvurunu görüyoruz. Yıl 2019. İnsanlar teknolojik olarak hayli ilerlemiş, kopya insanlar/androidler yapılmıştır. Dünya dışındaki kolonilerde çalıştırılan bu kopyalar kendileri için belirlenen hayat süresi dolduğunda kendilerini yok edecekleri şekilde tasarlanmışlardır. &#8220;Replicant&#8221; ismi verilen bu kopyaların dünyaya ayak basmaları yasaktır. Eğer gelen olursa da &#8220;Blade Runner&#8221; isimli ajanlar onları avlamaktadır. Polislerin işi zordur çünkü kopyaları gerçek insandan ayırt etmek adeta bir zenaatkâr işidir. Halk ne halt yediğini bilmez bir şekilde, kim kopya kim değil ayırt edemeyecek kadar paranoyak olmuş, tüketmek için yaşamaktadır. Sınırlanmış yaşamlarına ve koyun gibi öldürülmelerine karşı çıkan bir grup kopya, yaşamaya hakları olduğu gerekçesiyle bir uçak kaçırıp dünyaya gelir ve bunun sorumlusunu aramaya başlarlar.</p>
<p style="text-align: center;"><a href="http://www.yazartikanmasi.com/wp-content/uploads/2009/12/05-Blade-Runner-rutger1.jpg"  rel="lightbox-566"><img class="size-full wp-image-583 aligncenter" style="border: black 5px solid;" title="2019 CHP Marduk Mitingi" src="http://www.yazartikanmasi.com/wp-content/uploads/2009/12/05-Blade-Runner-rutger1.jpg" alt="2019 CHP Marduk Mitingi" width="343" height="220" /></a></p>
<p>Film, kaotik ortamı, kusursuz işleyişi ve o zamanın teknolojisiyle nasıl yapıldığını halen idrak edemediğimiz efektleriyle bir bilim kurgu kültü olmayı başarmıştır.  Matrix&#8217;e dâhi esin olan &#8216;tasarımcı&#8217; nosyonu ve kopyaların hikayelerinin sonu itibariyle ateist bir distopyayı kurguladığı için kiliseden de tepki alan film, her ne kadar stüdyo baskısı dolayısıyla romantik bir sonla bitse de agnostiği sorgulayan bakışı, içeriği ve akılda bıraktığı sorularla halen tartışılmakta olan bir <a href="http://tr.wikipedia.org/wiki/B%C4%B1%C3%A7ak_S%C4%B1rt%C4%B1" target="_blank">devrimdir</a> adeta..</p>
<p>Filmi izleyen kimileri için, Rutger Hauer&#8217;in canlandırdığı Roy&#8217;un dilinden şöyle biter film: &#8220;<em>Korku içinde yaşamak bayağı bir şeymiş. İşte köle olmak da öyle bir şey. Öyle şeyler gördüm ki&#8230; siz insanlar inanamazdınız. Orion&#8217;un yamaçlarında yanan hücum gemilerini, Tannhauser geçidinin yakınında karanlıkta parıldayan C-ışınlarını seyrettim. Tüm o anlar zaman içinde yitip gidecek&#8230; tıpkı yağmurdaki gözyaşları gibi. Ölmek&#8230; zamanı.</em>&#8221; acayip acıklıdır. Hele ki etrafta sebepsiz görünen intihar oranı bu kadar artmışken. Ama tabii filmi izleyen kimileri aşkı bulan android rolüyle bitirirler filmi, kimi de &#8220;unicorn&#8221;lar hayal ederek.  Philip K. Dick&#8217;in bir öyküsünde geçen BladeRunner deyiminin öyküsünü anlatmam uzun sürer, ama söylemeliyim ki, Blade Runner&#8217;ın tasavvur ettiği dünya pek de öyle atların özgürce koşuştuğu, bulutlar üstünde gezinilecek bir dünyaya benzemiyor.</p>
<p><strong>4. </strong><a href="http://" target="_blank"><strong>Der Himmel über Berlin (1987)</strong></a></p>
<p><strong><a href="http://www.yazartikanmasi.com/wp-content/uploads/2009/12/04-der-hummer-uber-berlin-1.jpg"  rel="lightbox-566"><img class="alignright size-full wp-image-580" style="margin: 3px; border: black 5px solid;" title="berlin'de bi garip duygulanmalar" src="http://www.yazartikanmasi.com/wp-content/uploads/2009/12/04-der-hummer-uber-berlin-1.jpg" alt="berlin'de bi garip duygulanmalar" width="201" height="284" /></a>Berlin Üzerinde Gökyüzü</strong></p>
<p>Yönetmen:<strong> <span style="color: #808080;">Wim Wenders</span></strong></p>
<p>İki melek Berlin&#8217;de gezinmektedirler; gezindikleri kent savaş sonrası Berlin&#8217;le modern Berlin&#8217;in bir karışımıdır. Bu melekler insanlar tarafından görülemezler ama yine de karşılarına çıkan yalnız ve bunalımlı insanlara yardım edip, onları rahatlatırlar. Nihayetinde, meleklerden biri, yüzyıllar sonra bu ölümsüzlükten sıkılır ve gündelik hayatın zevklerini yaşayabilmek için sıradan bir insan olmak ister. Sirkte cambazlık yapan bir kadınla karşılaşır ve bu kadında bütün insani arzularının karşılığını bulur. Ayrıca meleklikten insanlığa geçen tek kişinin kendisi olmadığını, tümüyle tinsel bir varoluşun kimseyi tatmin etmediğini de öğrenecektir.</p>
<p>Bir halkın açık şekilde pes edişini, kabullenişini ve umutsuzluğunu dile getiren film postmodern sinemanın dönüm noktalarından biri. Filmin suluzırtlak tarzda, Nicolas Cage ve Meg Ryan&#8217;ın başrolde oynadığı City of Angels isimli bir de Hollywood versiyonu da yapılmıştı.</p>
<p><strong> </strong><strong>3.<a href="http://rarbg.com/torrents/filmi/download/d5dfa531f82e2a4117ea66163692aac162e57ce8/torrent.html" target="_blank"> Brazil</a> (1985)</strong></p>
<p><em><strong>Roman: 1984 &#8211; George Orwell (özgün uyarlama)</strong></em></p>
<p>Yönetmen:<strong> <span style="color: #808080;">Terry Gilliam</span></strong></p>
<p style="text-align: left;">20. yüzyılda, dünyanın herhangi bir yerinde geçen bir film Brazil. Çılgınlığa dönüşmüş ve hayatının her alanına yayılmış bürokrasiyi üst düzey görselliği ve keyifli anlatımıyla eleştirir. <strong>Jonathan Pryce</strong>&#8216;ın canlandırdığı baş karakter <a href="http://" target="_blank">Sam Lowry</a> kağıt yığınlarının içindeki işinden, aile içi formalitelerden boğulmuştur. Aynı labirentin içine hapsedilmiş ünlü mitolojik karakter <strong>İkarus </strong>gibi, kendisine bir çıkış yolu aramaktadır. Hayallerinde gördüğü kız gerçek hayatta da karşısına çıkacaktır ama o kız &#8220;istenmeyen kız&#8221;dır. Dalgınlığı yüzünden ofisteki bazı kağıtlar uçup gider ve bu yüzden suçsuz bir adam tutuklanır. Lowry bir yandan da bu problemi çözmek için uğraşırken gitgide herşey birbirine karışacaktır.</p>
<p style="text-align: center;"><a href="http://www.yazartikanmasi.com/wp-content/uploads/2009/12/ikarus-1.jpg"  rel="lightbox-566"><img class="size-full wp-image-567 aligncenter" style="margin-top: 3px; margin-bottom: 3px; border: black 5px solid;" title="ikarus-1" src="http://www.yazartikanmasi.com/wp-content/uploads/2009/12/ikarus-1.jpg" alt="Mitolojik Karakter Ikarus" width="430" height="286" /></a></p>
<p>Sinema tarihinin klasikleşmiş birçok sahnesini de bünyesinde barındıran film kara, karayı bırak kâbus gibi bir gelecek tablosu çizmesinin yanında son derece eğlenceli bir şekilde yapıyor eleştirisini. Fakat öyle ki filmin başlangıç jeneriğinde çalan &#8220;<a href="http://www.amazon.com/gp/recsradio/radio/B0000015G8/ref=pd_krex_dp_001_008?ie=UTF8&amp;track=008&amp;disc=001" target="_blank"><strong>Brazil</strong></a>&#8221; isimli parça bizi neşelendirerek filme soktuğu halde, filmin sonunda aynı parçayı dinlerken tarumar oluyoruz. George Orwell&#8217;in insanlaşan domuzlar alegorisiyle genç yaşımızda hayattan soğutan hikayesi Hayvanlar Çiftliği&#8217;nden dört yıl sonra yazdığı  ve öngörüsü halen tartışılan 1984 romanından esinlenen Gilliam&#8217;ın filmi adeta distopyanın resmi gibi, ki zaten film de bir resimle biter.</p>
<p><strong> </strong><strong>2. <a href="http://thepiratebay.org/torrent/4889284/A_Clockwork_Orange_1971_BRRip_H264_5.1_ch-SecretMyth_%28Kingdom-Re" target="_blank">A Clockwork Orange (1971)</a></strong></p>
<p><strong>Otomatik Portakal</strong></p>
<p><strong><em>Roman: Anthony Burgess</em> </strong></p>
<p>Yönetmen:<strong> <span style="color: #808080;">Stanley Kubrick</span></strong></p>
<p>Film, Anthony Burgess&#8217;in İngiltere&#8217;de totaliter bir yönetimin hüküm sürdüğü geleceği anlattığı rahatsız edici romanının Kubrick tarafından senaryolaştırılmasıyla ortaya çıkmış. Ahlaki değerlerin birbirine karıştığı, iyi ve kötünün ayırt edilemez hale geldiği bir toplumda Beethoven hayranı Alex&#8217;in başını çektiği çete insanlara işkence etmekte, terbiyesizce şiddet uygulamaktadır. Alex çetesiyle birlikte işlediği birçok suçtan sonra çetesiyle ayrılığa düşer ve ihbar edilir. Polis tarafından beyni yıkanan Alex&#8217;in üzerinde uygulanan topluma kazandırılma metodu ve sonrasına tanık olduğumuz filmde Alex üzerinden insan doğası ve toplumsal değerlerin çatışması konu ediliyor.</p>
<p style="text-align: center;"><a href="http://www.yazartikanmasi.com/wp-content/uploads/2009/12/disTOPya.jpg"  rel="lightbox-566"><img class="size-full wp-image-569 aligncenter" style="margin-top: 3px; margin-bottom: 3px; border: black 5px solid;" title="Beethoven Hayranı Alex de Souza" src="http://www.yazartikanmasi.com/wp-content/uploads/2009/12/disTOPya.jpg" alt="Beethoven Hayranı Alex de Souza" width="316" height="235" /></a></p>
<p>Kubrick&#8217;in en çok konuşulan eserlerinden biri olan distopik gelecek portesi Otomatik Portakal, içerdiği şiddet unsurları, şiddete bakış açısı ve sanatı şiddetle bağdaştırması/steril sanat anlayışını tokatlaması sebebiyle büyük tepki görmüş ve filmin mekân olarak seçtiği İngiltere&#8217;de 30 yıla yakın süre boyunca yasaklı kalmıştı.</p>
<p>Alex&#8217;in &#8220;Singing in the Rain&#8221; şarkısını söylerken yazar ve eşine saldırdığı sahneyi isterseniz bir <a href="http://www.youtube.com/watch?v=SWvWyYz9ttk" target="_blank">hatırlayalım</a>. Kubrick çekimlerini çok sıradan bulduğu bu sahneyi dört günde çekmiştir. En sonunda Malcolm McDowell&#8217;den &#8220;hatırladığı kadarıyla&#8221; şarkıyı söyleyip dans etmesini isteyen Kubrick, McDowell&#8217;ın bu çekiminden sonra Singing in the Rain&#8217;in filmde kullanım haklarının alınması için 10.000$ ödenmesini kabul etmiştir.</p>
<p>Sanat hayranı bir sanatçı tarafından çekilen filmin neticesinde, sanat hayranı Alex&#8217;in sanata ve sanatçıya karşı bu insafsız tavrını tartışırız. Aslında alegorik olarak bara sonradan giren grubun futbola ve futbolcuya karşı tavrıyla eşleştirebileceğimiz futbol hayranı bir yönetmenin filmi olan <a href="http://www.bardafilm.com/">Barda</a> filmini de aynı şekilde tartışabilmeliyiz.  Veya İngiltere&#8217;de 30 yıl yasaklanan film A Clockwork Orange ve bizde neden <a href="http://www.radikal.com.tr/1999/06/28/yazarlar/ardusk.html" target="_blank">Geceyarısı</a> <a href="http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=179776" target="_blank">Ekspresi</a>&#8216;dir? Hangi ülke, neden utanmalıdır/neyi görmeye tahammül edememektedir onu düşünebiliriz.</p>
<p><strong>1. <a href="http://www.h33t.com/details.php?id=6e1224149c49d588eb6e48834dab4059061d5699" target="_blank">Metropolis</a> (1927)</strong></p>
<p><em><strong>Roman: Thea von Harbou</strong></em></p>
<p>Yönetmen:<span style="color: #808080;"><strong> Fritz Lang</strong></span></p>
<p><a href="http://www.yazartikanmasi.com/wp-content/uploads/2009/12/01-metropolis-poster2.jpg"  rel="lightbox-566"><img class="alignright size-full wp-image-582" style="margin: 3px; border: black 5px solid;" title="01 - metropolis poster2" src="http://www.yazartikanmasi.com/wp-content/uploads/2009/12/01-metropolis-poster2.jpg" alt="omuzumda sevda yükü" width="225" height="317" /></a>Devasa binalar, uçan araçlar, binlerce insanı taşıyan asansörler, dev ve Tanrı&#8217;laştırılmış makineler&#8230; Bölünme konusuna futuristik bir bakış sunuyor Metropolis.</p>
<p>Endüstri ve teknolojinin gelişimi insanları birbirinden uzaklaştırmıştır. İnsanlar iki gruba bölünmüştür: Planları yapan ve makineler hakkında hiçbir fikri olmayan &#8220;düşünücüler&#8221; ve sadece üretim için çalışan ve herhangi bir vizyonu olmayan &#8220;işçiler&#8221;. Köleleştirilmiş insanlar Metropolis liderinin fabrikalarında vardiyalar halinde çalışmaktadırlar. Bir kurtarıcı beklemektedirler fakat geleceğe dair inançlarını yitirdiklerinde isyan eder ve bütün makineleri yok etmeye kalkışırlar. Lakin tüm kent makineler üzerine kurulmuş ve makineler insanların varlık sebebi haline gelmiştir. Bundan dolayı Metropolis felç olur. İnsan şeklinde bir makinenin yani bir robotun ilk kez göründüğü film Metropolis. Ayrıca ta ki Matrix serilerine kadar birçok bilim-kurgu öyküsünün esin kaynağı, bilim kurgu türünü ve sinemada distopyanın bizzat kendisini yaratan eserlerden biri.</p>
<p>Filmde sekiz yıldız oyuncu, 29 bin erkek oyuncu, 11 bin kadın, 1100 kel kafalı figüran, 250 çocuk, 25 zenci, 3500 çift özel ayakkabı ve 50 otomobil kullanılmış ki bu da Fritz Lang&#8217;in yaratmaya çalıştığı gelecek kurgusunun büyüklüğünü gösteriyor. Zamanının yüzlerce yıl ötesinde, insanın dünyaya bakışını etkileyebilecek yapıda, tüm zamanların en iyi filmlerinden biri, bir başyapıt Metropolis.</p>
<p><strong>Hakkını yiyemediklerim!</strong></p>
<p>Distopya filmlerinin hepsine yer vermek imkânsız. Zira yüzlerce yapıt vermiş distopya sineması onlarca kült ve klasik çıkarmış. Neredeyse boşa atılan kurşun yok gibi. Hepsi birbirinden etkileyici. Bunlar arasında bazılarını birkaç kelime ile de olsa anmadan geçmeyelim. Örneğin distopya öykülerinin atası <a href="http://thepiratebay.org/torrent/3398184/Fahrenheit_451_%281966%29" target="_blank"><strong>Fahrenheit 451</strong></a>. <a href="http://en.wikipedia.org/wiki/Fahrenheit_451" target="_blank">Ray Bradbury</a>&#8216;nin romanı, <a href="http://www.francoistruffaut.com/bio.html" target="_blank">François Truffaut</a> tarafından sinemaya uyarlanmıştı. Fahrenheit 451&#8242;de, kitapların yasaklandığı ve yakalandığında imha edildiği ama şehir dışında yaşayan ve kitapları ezberleyerek onları yok olmaktan kurtarmaya çalışan insanların varolduğu bir geleceğe gidiyoruz. Bir diğeri, 1968 yılında çekilen bilim kurgu klasiği <strong>Planet Of The Apes</strong> (Maymunlar Cehennemi). Özgürlük Heykeli&#8217;nin göründüğü sahneyi unutmak mümkün değil. Rus sinema dehası <a href="http://sozluk.sourtimes.org/show.asp?t=Andrei+Tarkovsky" target="_blank">Andrei Tarkovski</a>&#8216;nin <a href="http://thepiratebay.org/torrent/4231245/Solaris_%281972%29_-_full_Criterion_restored_edition" target="_blank"><strong>Solaris</strong> </a>ve <a title="http://btjunkie.org/torrent/1979-Stalker-Andrei-Tarkovsky/4358bf1856e85d9adaa299bd9ebd89beba8932e84200" href="http://" target="_blank"><strong>Stalker </strong></a>filmleri umutsuzluğun kol gezdiği, mutlaka izlenmesi gereken filmler. <a href="http://www.teknomag.com/avatar-filmi-3d-nerede-ve-nasil-izlenir_p4013_1.html" target="_blank"><strong>Avatar </strong></a>ile sinema dünyasına Titanic&#8217;ten sonra bir kez defibrilatörle can veren <strong>James Cameron</strong>&#8216;un yönettiği<strong> <a href="http://www.youtube.com/watch?v=obFpLK-uXFo" target="_blank">Terminator 2</a></strong> ve Paul Verhoeven&#8217;in 1987 tarihli  <a href="http://www.youtube.com/watch?v=clqK5OC3BWE" target="_blank"><strong>Robocop</strong></a>&#8216;u da çizdikleri gelecek tablosuyla bu kategoride yer alması gereken önemli filmlerden. İnsanın kendi ürettiği karmaşık bir bulmacaya esir olduğu <a href="http://www.iheartthecube.com/2009/05/andre-bijelic-writer-of-original-cube-movie/" target="_blank"><strong>Cube</strong></a>, <strong>Danny Boyle</strong>&#8216;un estetize görüntüleriyle dikkat çeken zombi hikâyesi <a href="http://www.youtube.com/results?search_query=28+days+later+alternative+ending&amp;search_type=&amp;aq=0&amp;oq=28+days+later+alt" target="_blank"><strong>28 Days Later</strong></a>, <strong>Godard</strong>&#8216;ın ve Fransız Yeni Dalgası&#8217;nın en etkileyici filmlerinden biri, kimsenin birbirini umursamadığı günümüz dünyasının aynası <a href="http://surrealismus.blogspot.com/2009/08/jl-godardn-week-end-filminden-bir-sahne.html" target="_blank"><strong>Week End</strong></a>; <strong>The Running Man</strong>, <strong>Alphaville</strong>, <strong>Logan&#8217;s Run</strong>, <strong>Akira</strong>, <strong>Gattaca</strong>, <strong>Death Race 2000</strong>, <strong>Idiocracy</strong>, <strong> </strong><strong>Soylent Green</strong>,<strong> Nineteen Eighty-Four </strong>(1984), <strong>Dark City</strong>, <strong>Total Recall</strong>, <strong>V for Vendetta</strong>,<strong> Delicetassen</strong> ve Will Smith&#8217;in başrolünde oynadığı<strong> I Am Legend, </strong>belki listede yok ama her geçen gün daha da hayranlıkla sevdiğim <strong> Strange Days</strong> saymadan geçmenin mümkün olmadığı filmler. Tabii ki her birinin referans aldığı <em>diğerleri </em>var bir de&#8230;</p>
<p>Bir gün burada ismi geçen bütün kitapları okuyacak, filmlerin hepsini izleyeceğiz; hepsini izleyecek kadar vaktimiz, memnun ve mutlu ve huzurlu olacağımız bir ortamımız, kocaman bir özgürlüğümüz, gıcır keyfimiz, gönül eğlendirecek kadar paramız, pırıldak bir dünyamız  falan da olacak&#8230; Eminim öyledir&#8230;</p>
<p>Bu da benim sana ayrılırken distopik gelecek portrem olsun ulan 2009.</p>
<p><a href="http://www.yazartikanmasi.com">YAZAR TIKANMASI by Cyrettin Yureklikatir</a><br/><br/><a href="http://www.yazartikanmasi.com/index.php/anladim/gelmis-gecmis-en-iyi-10-distopik-film.htm">Gelmiş Geçmiş En İyi 10 Distopik Film</a></p>
        <p><center>&copy; %FIRST Yüreklikatır - visit the <a href="http://www.yazartikanmasi.com">author</a> for more great content.</center></p>      ]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.yazartikanmasi.com/index.php/anladim/gelmis-gecmis-en-iyi-10-distopik-film.htm/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Ölümcül Deney: H1N1&#8230;. ülen!</title>
		<link>http://www.yazartikanmasi.com/index.php/suzdum/h1n1-olumcul-deney.htm</link>
		<comments>http://www.yazartikanmasi.com/index.php/suzdum/h1n1-olumcul-deney.htm#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 04 Nov 2009 16:29:54 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Cyrettin Yüreklikatır</dc:creator>
				<category><![CDATA[oyalandıM]]></category>
		<category><![CDATA[süzdüM]]></category>
		<category><![CDATA[tiksindiM]]></category>
		<category><![CDATA[akar]]></category>
		<category><![CDATA[aklım]]></category>
		<category><![CDATA[bak]]></category>
		<category><![CDATA[be]]></category>
		<category><![CDATA[beni]]></category>
		<category><![CDATA[biraz terle]]></category>
		<category><![CDATA[bulur]]></category>
		<category><![CDATA[çay]]></category>
		<category><![CDATA[dü]]></category>
		<category><![CDATA[düşünme]]></category>
		<category><![CDATA[gece]]></category>
		<category><![CDATA[geleceğim]]></category>
		<category><![CDATA[ı]]></category>
		<category><![CDATA[iç]]></category>
		<category><![CDATA[iyi]]></category>
		<category><![CDATA[iyi bak]]></category>
		<category><![CDATA[iyi bak kendine]]></category>
		<category><![CDATA[kendiğe]]></category>
		<category><![CDATA[kendine]]></category>
		<category><![CDATA[me]]></category>
		<category><![CDATA[meyve]]></category>
		<category><![CDATA[nasıl]]></category>
		<category><![CDATA[ndan]]></category>
		<category><![CDATA[ni]]></category>
		<category><![CDATA[olsa]]></category>
		<category><![CDATA[önce]]></category>
		<category><![CDATA[sende]]></category>
		<category><![CDATA[su]]></category>
		<category><![CDATA[şün]]></category>
		<category><![CDATA[yarısı]]></category>
		<category><![CDATA[yatağını]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.yazartikanmasi.com/?p=467</guid>
		<description><![CDATA[Dünyayı sarsan yeni fırtına domuz gribi. Yeni bir 11 Eylül, yeni bir ekonomik kriz olsa; emo şekilli bir abi amerika başkanlığına aday gösterilse, yeni bir sars daha çıksa, hepsi şu anda dünyayı saran asıl sorun olan dezenformasyon marifetiyle bu derece tartışılacaktı ve kimileri için endişe yaratacaktı.
Artık bilginin kaynağının internet olması, gerçeğin bilinebilirliğini ortadan kaldırıyor. Daha [...]<p><a href="http://www.yazartikanmasi.com">YAZAR TIKANMASI by Cyrettin Yureklikatir</a><br/><br/><a href="http://www.yazartikanmasi.com/index.php/suzdum/h1n1-olumcul-deney.htm">Ölümcül Deney: H1N1&#8230;. ülen!</a></p>
]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.yazartikanmasi.com/wp-content/uploads/2009/11/yazartikanmasi-virusupdaytey.jpg"  rel="lightbox-467"><img class="alignright size-full wp-image-470" style="border: 4px solid black; margin: 4px;" title="yazartikanmasi-virusupdaytey" src="http://www.yazartikanmasi.com/wp-content/uploads/2009/11/yazartikanmasi-virusupdaytey.jpg" alt="yazartikanmasi-virusupdaytey" width="325" height="247" /></a>Dünyayı sarsan yeni fırtına domuz gribi. Yeni bir 11 Eylül, yeni bir ekonomik kriz olsa; emo şekilli bir abi amerika başkanlığına aday gösterilse, yeni bir sars daha çıksa, hepsi şu anda dünyayı saran asıl sorun olan dezenformasyon marifetiyle bu derece tartışılacaktı ve kimileri için endişe yaratacaktı.</p>
<p>Artık bilginin kaynağının internet olması, gerçeğin bilinebilirliğini ortadan kaldırıyor. Daha doğrusu, sadece bir gerçek yok bundan böyle. Domuz gribi bir kitlesel biyoterör ürünü, bir deney, insanların mutantlaştıracak olan o garip virüs, kıyamet habercisi, çağın vebası, çılgın bir bilim adamının ufak bir hatası veya bir grip virüsü olabilir. Hepsi olabilir fakat aslında ne olduğunu biz katiyyen bilemeyiz. Bilemeyiz çünkü, bilim adamları bunun sebebini, nedenini nasılını açıklayana kadar, hepimiz dezenformasyon sonucu kendimizce domuz gribi hakkında farklı sonuçlara varmış olacağız.</p>
<p>Bugün ben bir televizyoncu olsam, domuz gribini istediğim kadar korkunçlaştırabilir ya da ehlileştirebilirim, ulusal medyada röportajları yayımlanan bir gazeteci olsam, bu konuda uzmanmışçasına tasarladığım hayali profesörle yaptığım hayali röportajı, internet&#8217;ten bulduğum fotoğraflarla süsleyip gazeteye gönderebilirim ve istediğim etkide bir röportaj ortaya çıkarabilirim.</p>
<p><span id="more-467"></span>Bugün sen bunu okurken, domuz gribi hakkında sana bilgi verecek olan birçok insan, başka internet sitelerinde domuz gribi ile ilgili bir şeyler kovalıyor. Hangisi doğru, hangisi gerçekten konuya dair gerçek bilgileri derliyor bilemezsin. Artık gazeteciler hiçbir şey araştırmadıkları gibi, aramalarına cevap veren ilk insana uzman olsun ya da olmasın, konuyu sorup haber yapıyorlar. Domuz gribi için aşıyı üreten firmaları arayan, oraya giden, bilgilerle, dokümanlarla, video kayıtlarıyla dönen yok; internetten bu konuda edindiği yarım yamalak bilgiyle, internetten ismini bulduğu uzmanlara soru sorup haber yapan gazeteciler artık bizi bilgilendirenler.</p>
<p>Sıradan bir vatandaş olarak benim, domuz gribiyle veya benzer başka bir durumla ilgili bilgileri alabileceğim kaynaklar belli: Gazete, televizyon, İnternet ve sosyal çevrem. Tüm bunlardan da alacağım bilgi elbette ki sıradan insana ulaştırılabilecek bilgiler. Yani domuz gribi ile ilgili halkın bilmemesi gereken bir şey varsa, bu bir gizli bilgiyse, bir kitle imha silahıysa mesela bu virüs, bunu bana birilerinin söyleyeceğini hiç sanmam. Bu yüzden aslında, internetlerden konuyla ilgili bilgiler okuyup manyağa dönüşmek yersiz.</p>
<p>Doğruluğunu asla doğrulayamayacağım internet bilgileriyle domuz gribi hakkında ahkâm kesmeye kalkışayım&#8230;</p>
<p>Grip denen hastalık hali hazırda zaten yılda binlerce kişinin ölümüne sebep oluyor. Türk İç Hastalıkları Uzmanlık Derneği (TİHUD) Genel Sekreteri<strong> Prof. Dr. Serhat Ünal</strong>, dünya genelinde <strong>mevsimsel gribin her yıl yaklaşık 20-40 milyon kişiyi etkilediğini, 250-300 bin kişininse mevsimsel gripten dolayı yaşamını yitirdiğini</strong> söylüyor. Yani domuz gribi, kuş gribi, fantom gribi falan çok da önemli değil, önemli olan gribin zaten öldürücü bir hastalık olabildiği.</p>
<p>Türk Tabibler Birliği&#8217;nden <strong>Prof. Dr. Murat Akova</strong> ve <strong>Doç. Dr. Alpay Azap</strong> geçenlerde bir basın toplantısı düzenleyerek domuz gribi ile ilgili sorulara cevap verdiler. Söylediklerine göre domuz gribinin klinik belirtileri mevsimsel gripten gripten farklı değil ve mevsimsel gripten daha ağır seyretmiyor. Fakat virüs hızlı yayılıyor. Bu derece etkili olmasının sebebi, toplumun büyük kesiminin daha önce bu ya da benzeri virüsle daha evvel karşılaşmamış olması. Yani vücudun bu virüse nasıl tavır alacağını bilmemesi.</p>
<p>Uzmanların söylediğine göre Pandemik H1N1&#8242;in öldürme hızı binde 3-5 arasında. Bu normal influenzadan, yani bildiğin gripten çok daha düşük. Fakat belli yaş gruplarında ölüm oranı daha fazla; o da bağışıklık sistemi zayıf olanlar. Kim onlar, kendilerine iyi bakmayanlar, iyi bakılmayanlar, aşıları yapılmamış çocuklar.</p>
<p>Mesela deniyor ki, H1N1 virüsü 65 yaş üstü insanlara pek bulaşmıyor. Sebebi 1918&#8242;deki büyük grip salgını. 1950&#8242;li yıllara kadar varlığını koruyan o virüse, 65 yaş üstü insanlar genetik olarak bir bağışıklık geliştirmişler. Ha, şahıs son derece steril bir hayat sürmüştür, grip onu anında bitirir, bu da aslında doğanın gereği.</p>
<p>Biliyoruz ki H1N1 daha da güçlenecek; Maykıl&#8217;a bulaşıp onda mutasyon geçirecek, ordan Ahmet&#8217;e, Ahmet&#8217;te başka özellikler kazanacak Ayşe&#8217;ye yerleşecek. Bu durumda virüsün H1N1 olduğu bilinse de, genomunda ne taşıdığı bilinemeyeceğinden kimde hangi H1N1 varyantı var bilmek pek mümkün değil. Bu durumda tek çare var, temizlik ve kendine iyi bakmak. Bildiğin grip tedavisi aslında.</p>
<p>Mevsimsel grip genellikle gribin zatürreye dönüşmesi, solunum yolu enfeksiyonlarına sebep olması, akciğer-karaciğerinde halihazırda sorun olan insanların organlarının bu hastalığa dayanaması, bilinçsiz ilaç kullanımı gibi nedenlerle bağışıklık sistemi zayıflamış olan insanlarda ölüm nedeni oluyor.  Bir diğer sebep ise bilinçsizlik.</p>
<p>Peki, bu bilinç nasıl kazanılacak? Aslında grip karşısında nasıl davranmamız gerektiği bilincine sahibiz. Sanmıyorum ki şimdiye dek grip olmayan bir insan varolsun. Grip oldun muydu yatak istirahati elzem, ateş düşürücü ilaç, bol sıvı, düzgün beslenme, temizlik şart. Baktın hiç iyileşme yok, direkt doktora yollanacaksın. Bir de salgın varsa ki, mevsimsel grip aslında salgın demektir, toplu ortamlara fazla takılmamak, aksırıktan tıksırıktan huylanmak, herkesi sarılıp öpmemek en önemli önlemler. Bu önlemler yıllardır nasılsa, aslında Domuz Gribi için de aynı. Ha, bir de grip aşısı var. Zamanı gelince grip aşısını olur ve olası grip virüslerine karşı bünyeni hazırlarsın ya da <em>ben koç gibiyim, grip olursam daha önce yendim yine yenerim, hem 3 gün de kafa izni alır evde yatarım</em>, dersin o senin bileceğin şey.</p>
<p>Evet, bu noktada ben de herkes gibi oldukça temiz niyetle bir bilgi kirliliği yaratmış oldum.</p>
<p>Bugün grip olan ya da yakınları grip olan herkesin ölümüne dehşete kapılmasına hatta paranoya yapmalarına sebep verecek olan benim yazdıklarım da dâhil tüm internet bilgilerini bir yana bırakalım. Ekim ayı sonuna kadar grip aşısı olunması gerekiyordu. Olmadık. Domuz Gribi için aşı olunması gerekiyor ama önce çocuklar ve hacılar. Bize sıra gelene kadar aşı olacak daha çok insan var. H1N1 virüsünün şu an alçak seviyede seyrettiği, asıl Aralık, Ocak gibi coşacağı söyleniyor. O zamana aşı olmuş olur muyuz bilinmez. Hele ki, etrafta &#8220;aşı&#8221;nın içeriğiyle ilgili bu kadar paranoyakça bilgi dolaşırken.</p>
<p>Bu tip olayların coşkusuna kendimi kaptırmadan evvel, Türkiye&#8217;de yaşadığımı öncelikli bilgi kabul ederim. Zira burada olaylar başka ülkelerde geliştiği gibi gelişmez. Virüs başka ülkelerde yayıldığı gibi yayılmaz, aşı başka ülkelerde olduğu gibi yapılmaz. Başka bir ülkede Sağlık Bakanı &#8220;<em>tabii başbakanımız ve cumhurbaşkanımız da aşı olacak</em>&#8221; diye açıklama yapmışken, başbakan &#8220;<em>Bana ne kardeşim ben aşı olmiycam, olmiycam işte olmiycam&#8221; </em>demez. Hatta belki aşı olmuştur da millet ayaklanmasın &#8220;başkana aşı var bize niye yok&#8221; demeyelim diye tiyatro oynuyordur. Bilemeyiz. Türkiye&#8217;de biz neyin ne olduğunu bilemeyiz.</p>
<p>Düşünürüz, izleriz, okuruz, dinleriz ama işin aslını, neyin neden yapıldığını, neyin neden anlatıldığını, nihai amacı bilemez ve böyle giderse kendimizi delirtiriz.</p>
<p>Bugün sabah bir arkadaşla konuşurken domuz gribi hususunda, insanlar ölürken, 30 yaşında gencecik insanlar yitip giderken bu kadar duyarsız olmama kızdı. Olayın ciddiyetini kavramamı istiyordu; ölenlere saygı duymamı&#8230; Hatta &#8220;<em>senin tanıdığın biri ölse de böyle konuşacak mısın?</em>&#8221; falan deyip beni üzmeye bile çalıştı. Benim aklımı başıma getirmiş olmanın rahatlığıyla gününe devam etmesinin onun için daha iyi olduğunu düşündüğümden &#8220;<em>Kusura bakma, biraz abarttım</em>&#8221; deyip mevzuyu sonlandırdım. Ama o anda ve halen, tersanede ölen insanlarla domuz gribinden ölen insanlar, trafik kazasında ölenlerle yağmur suyunda boğulanlar arasında hangisinin acısı daha fazla kıyaslayamıyorum. Hangi ölüm daha duyarlı olmayı gerektiyor. Elbette ki her ölüm. Fakat asıl sorun, bu derece osuruktan ölümün yaşandığı bir memlekette sadece o günün gündeminde olan bir olay/vaka yüzünden ölenlerin diğer ölümlerden daha önemli bir ölüm olduğunun düşünülmesinin beklentisi. Birileri istiyor diye bu ölüm daha fena, öbür ölüm üçüncü sayfa nitelemesi yanlış  ve böyle olmamalı. Hayır, bir de geçen sene bugün, gripten kaç kişi öldüğünü söylesene bana bi.</p>
<p>Evlerden ırak geçen gün grip oldum. Hem de &#8220;<em>Türkiye&#8217;deki grip hastalarının %98&#8242;i domuz gribi</em>&#8221; açıklamasını okuduktan hemen sonra. Tabii gayri ihtiyari hemen internetleri kurcaladım, 1918 gribini hatmettikten sonra, Fransa&#8217;da domuz gribine tavır nasıl, Avusturya&#8217;da neler oluyor, İsveç&#8217;te halk aşılanıyor mu, Amerika&#8217;da kaç kişi öldü falan diye her türlü bilgiyi yuttum. Heyheylendim, memlekete kızdım, bilim adamlarına sövdüm, eşin dostun kafasını sktim bir güzel, falan derken fena bir titreme başladı, &#8220;<em>Hemen hasteneye yetişeyim</em>&#8221; diye düşündüm ve sonra dedim ki, doktor acaba ne kadar biliyor domuz gribini? Muhtemelen bana normal grip tedavisi uygulayıp gönderecek. (<em>Bu da dezenformasnyondur, hastanelerde burun/boğaz kültürü vs ile H1N1 testi yapıyorlar</em>) Eve gittim kendi kendime grip tedavisi yaptım. Yattım, terledim, yıkandım, bitki çayları falan. Sabah bir kalktım, evet lan bayağı toparlamışım. Sonraki gün, oo bayağı iyiyim. Grip geçti gitti. Muhtemelen yine gelecek zira etrafımdaki herkes grip çok şükür. Tekrar geldiğinde ne yapacağım? Sanırım o gün herkes gibi benim de ölme ihtimalim var. Fakat eminim ki, &#8220;<em>acaba domuz gribi miyim?</em>&#8221; endişesiyle parmaklarını kemiren, kafasındaki kurtla dinlenmesini bile rahat rahat geçiremeyen birine göre, &#8220;bu beni iyi eder&#8221; diye düşünerek yaptığım herşeyle ben daha iyi durumdayım. Ama şu andan itibaren hergün ölebilirim. Aynen şu andan önceki her anda olduğu gibi. Tanıdığım, sevdiğim birileri de pat diye gidebilir ki o gün zaten ben de öldüm demektir. Belki de sırf burası Türkiye diye grip aşısı kuyruğunda izdiham sırasında öleceğiz birçoğumuz.</p>
<p>Ama zaten hepimiz öleceğiz lan.</p>
<p>Şu kalan zamanın keyfini sürmek varken, bu telaşlı hal, bu dehşetli gözler de neyin nesi? Daha önce seni hiç öldürmediler mi?</p>
<p>EK-1: Domuz Gribi Karşılaştırma Tablosu</p>
<p style="text-align: center;"><a href="http://www.yazartikanmasi.com/wp-content/uploads/2009/11/gripmiyimneyim.png"  rel="lightbox-467"><img class="aligncenter size-full wp-image-468" title="gripmiyimneyim" src="http://www.yazartikanmasi.com/wp-content/uploads/2009/11/gripmiyimneyim.png" alt="gripmiyimneyim" width="556" height="689" /></a></p>
<p>EK-2: <a href="http://www.ntvmsnbc.com/id/25017593" target="_blank">Harbiden Domuz Gribi Karşılaştırma Tablosu</a> (NTVMNBC)</p>
<p><a href="http://www.yazartikanmasi.com">YAZAR TIKANMASI by Cyrettin Yureklikatir</a><br/><br/><a href="http://www.yazartikanmasi.com/index.php/suzdum/h1n1-olumcul-deney.htm">Ölümcül Deney: H1N1&#8230;. ülen!</a></p>
        <p><center>&copy; %FIRST Yüreklikatır - visit the <a href="http://www.yazartikanmasi.com">author</a> for more great content.</center></p>      ]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.yazartikanmasi.com/index.php/suzdum/h1n1-olumcul-deney.htm/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>vefa küçük&#8217;ün kafasına rakı kadehi konduğu an</title>
		<link>http://www.yazartikanmasi.com/index.php/suzdum/vefa-kucukun-kafasina-raki-kadehi-konmasi.htm</link>
		<comments>http://www.yazartikanmasi.com/index.php/suzdum/vefa-kucukun-kafasina-raki-kadehi-konmasi.htm#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 11 Aug 2009 08:37:26 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Cyrettin Yüreklikatır</dc:creator>
				<category><![CDATA[düşündüM]]></category>
		<category><![CDATA[süzdüM]]></category>
		<category><![CDATA[ali şen]]></category>
		<category><![CDATA[ali şen rakı]]></category>
		<category><![CDATA[fenerbahçe rakı]]></category>
		<category><![CDATA[rakı olayı]]></category>
		<category><![CDATA[vefa küçük]]></category>
		<category><![CDATA[vefa küçük rakı]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.yazartikanmasi.com/?p=359</guid>
		<description><![CDATA[türkiye, 90&#8242;ların sonu&#8230;
türkiye&#8217;de magazin programlarının atası televole bütün mevzuunu futbola dayamıştı o günlerde. futbolcu ne yer, ne içer, kimle sevişir falan. bir de bu televolelerin ağır topları vardı. &#8220;başkanlar ne yapıyor?&#8221; temalı bu önemli görüntülerde galatasaray başkanı alp yalman elinde purosu, viskisi takılıyordu. o zamanlar televizyonda sigara, içki yasak değil tabii. bir de ali şen [...]<p><a href="http://www.yazartikanmasi.com">YAZAR TIKANMASI by Cyrettin Yureklikatir</a><br/><br/><a href="http://www.yazartikanmasi.com/index.php/suzdum/vefa-kucukun-kafasina-raki-kadehi-konmasi.htm">vefa küçük&#8217;ün kafasına rakı kadehi konduğu an</a></p>
]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>türkiye, 90&#8242;ların sonu&#8230;<a href="http://www.yazartikanmasi.com/wp-content/uploads/2009/08/vefakucuk_iconic_moments_in_history.jpg"  rel="lightbox-359"><img class="alignright size-full wp-image-396" title="vefakucuk_iconic_moments_in_history by kris" src="http://www.yazartikanmasi.com/wp-content/uploads/2009/08/vefakucuk_iconic_moments_in_history.jpg" alt="vefakucuk_iconic_moments_in_history by kris" width="192" height="264" /></a></p>
<p>türkiye&#8217;de magazin programlarının atası <a href="http://sozluk.sourtimes.org/show.asp?t=televole">televole</a> bütün mevzuunu futbola dayamıştı o günlerde. futbolcu ne yer, ne içer, kimle sevişir falan. bir de bu televolelerin ağır topları vardı. &#8220;başkanlar ne yapıyor?&#8221; temalı bu önemli görüntülerde galatasaray başkanı alp yalman elinde purosu, viskisi takılıyordu. o zamanlar televizyonda sigara, içki yasak değil tabii. bir de ali şen tarafı var tabii ağır toplar arasında, daha doğrusu ali şen &#8211; vefa küçük ikilisi.</p>
<p>bu ikili sürekli eğlencede, dalgada, rakı kadehleriyle görüntüye gelirlerdi. dıştan bakınca tam bir patronculuk oyunu havası hakim etrafa, vefa küçük yaramaz bir çocuk gibi etrafta olana bitene ve ali şen gibi cüsseli bir adamın dalgalarına, havasına cıvasına bakıp eğleniyordu. mikrofon vefa küçük&#8217;e gelince hep müstehzi bir sırıtma olurdu yüzünde. gerçi hakeme sinirlendiğinde de sağolsun gollumcasına ürkütürdü.</p>
<p><a href="http://sozluk.sourtimes.org/show.asp?t=ali+%c5%9fen">ali şen</a> &#8211; <a href="http://sozluk.sourtimes.org/show.asp?t=vefa+k%c3%bc%c3%a7%c3%bck">vefa küçük</a> ikilisi kişisel futbol ilgisi tarihimin en acayip ilişkilerinden birine sahipti. <a href="http://sozluk.sourtimes.org/show.asp?t=fareler+ve+insanlar">fareler ve insanlar</a>&#8216;ı o aralar okuyordum ve bu ikiliden ali şen iri yarı lennie&#8217;ye, vefa küçük ise ikilinin beyni olan george karakterine benziyorlardı. ali şen fenerbahçe promosyonu yaparken, demeç verirken, basınla ilişkileri yürütüp, laf dalaşı akınlarla güreşirken, vefa küçük transfer kovalar, proje yapar, para getirirdi. tabii transfer edilen futbolcuyu bağlamaya en son cüsseli ali şen, kimi zaman kendi özel uçağıyla gider, alır gelir, havaalanında taraftara emanet ederdi.<br />
<span id="more-359"></span></p>
<p>türkiye wingman mevzusunun ne demek olduğunu o günlerde daha iyi kavrıyordu aslında. ufak tefek vefa küçük, ali şen&#8217;e bağlılığı ve hep yanında oturuşuyla daima ali şen&#8217;in dev gibi görünmesini sağlıyordu. vefa küçük&#8217;te komik duran puro, hemen yanıbaşındaki ali şen&#8217;in elinde pek karizmatik görünüyor, tabii bir yandan da eski leman tarzı fabrikatör çizimlerini anımsatıyordu. yani kısaca vefa küçük, ali şen&#8217;e yanında durduğu müddetçe +15 karizma ve +9 zekâ puanı ekliyordu. ekol oturmuştu. türkiye eküri mevzuunun sadece atlarda olmadığını anlıyordu. ekrana kankalı çıkmalar, ekranda kankaya giydirmeler falan filan aldı yürüdü. aslında ali şen &#8211; vefa küçük ikilisine öyle alışmıştık ki, <a href="http://sozluk.sourtimes.org/show.asp?t=ninja+kaplumba%c4%9falar">ninja kaplumbağalar</a>&#8216;daki o vücudu iri yarı, kafa bölümündeki camlı bölmede beyin diye bir herifin oturduğu ismini hatırlayamadığım o karakterle neredeyse çok benziyorlardı. keşke ali şen vefa küçük&#8217;ü bir omzuna alsaydı da şı benzetme daha rasyonel olsaydı.</p>
<p>günler geçti paso eğlence, dalya, bu ikili her taraftan futbolcu topluyorlar, kendilerine kim gol atıyor, arabayla kaçırıp dağda iki tokat, beş tehdit fenerbahçe&#8217;li yapıyorlar falan. ortamlar acayip. gazetelerde doğal bir şeymiş gibi &#8220;<em>kim hangi futbolcuyu nasıl kaçırdı?</em>&#8221; haberleri yapılıyor. zaten üstadı ali şen&#8217;den öğrenerek yetişen aziz yıldırım hemen bu sezon başında mehmet topuz kaçırmasıyla o eski günleri pek güzel hatırlattı bizlere. o da güzel detaydı. her neyse, zamanla ali şen&#8217;in işler biraz kötü gitti, bir yandan da silah tüccarı olduğu haberleri medya tarafından arada sızdırılıyor. atadan dededen soylu gibi gezinen galatasaray camiasının contiliği karşısında fener tayfasında bir gariplik var. o da ali şen&#8217;i sonradan görmeymiş gibi gösteren eğlence anlayışı, tavırları vesaire. biraz nezâket diyor birileri, ali şen nerde kabalık yapıyor hemen haber yapılıyor. bir yandan da aziz yıldırım sıkıştırıyor tabii. ali şen daraldı. ortamdan uzaklaşmaya karar verdi. hem ne de olsa fener camiası için yarı tanrı gibi bir şey olmuştu.</p>
<p>tam da o sıralarda silah satan yeni bir isim, aziz yıldırım, ağa oturum açtı. aziz yıldırım ali şen için büyük tehdit. fenerbahçe başkanı olmanın bir sürü artısı var.devlet başkanlarıyla görüşürsün en azından. dünyanın en zenginleri kulüp sahibidir aynı zamanda, onlarla görüşürsün, onlar sana gelir, sen onlara gidersin, iş bağlarsın falan. sonra o iş bağlamalar piyasayı bozar, ali şen çocuklarına &#8220;<em>ha o tayfa eskiden bizden silah alırdı ama sonra aziz yıldırım&#8217;la anlaştılar</em>&#8221; diye buruk hikâyeler anlatmak zorunda kalabilir.</p>
<p>yeri geldi iş vefa küçük&#8217;e düştü. küçük&#8217;ün büyümesinin zamanı gelmişti. aday olacak, hem ali şen&#8217;in fenerbahçe&#8217;deki ağırlığını koruyacak, hem zengin parası var, kulübü besleyecek, hem de o kadar zaman beklemiş, e artık sınıf başkanı olsun tabii.</p>
<p>işte tam da bu sıralarda, bir kutlama gecesi, neyin kutlaması olduğunu hatırlamıyorum, yine televole benzeri bir programda bir akşam fenerbahçe için ali şen&#8217;in bitişini izledik. fakat daha kötü bir şey vardı! aynı akşam, aynı görüntülerle vefa küçük neredeyse tüm türkiye için bitiyor, az biraz cepte duran karizmasını da kaybediyordu.</p>
<p><a href="http://www.yazartikanmasi.com/wp-content/uploads/2009/09/33.jpg"  rel="lightbox-359"><img class="alignright size-medium wp-image-361" style="border: 3px solid black; margin: 4px;" title="vefa küçük" src="http://www.yazartikanmasi.com/wp-content/uploads/2009/09/33.jpg" alt="vefa küçük" width="300" height="225" /></a>bir kutlama gecesi, ali şen fenerbahçe başkanlığından çekilecek, belli, ali şen konuşma yapıyor, eğleniyor. vefa küçük yanıbaşında oturuyor. gazeteler daha o gün vefa küçük&#8217;ün başkan olacağını yazmışlar. vefa küçük&#8217;e başkanlıkla ilgili konuşması için bir mikrofon geliyor. ali şen ise ayakta rakı içiyor. vefa küçük tam en bomba konuşmasını yapacakken, ali şen dalga geçer gibi kafasına rakı bardağı koyup göbek atıyor, hatta vefa küçük&#8217;ün de göbek atmasını istiyor. buna hangi karizma dayanır, hangi yürek dayanır, şu görüntüyü tüm türkiye gördükten sonra kimin karizmatik olduğu düşünülebilir? adam zaten zor bela bir açıklama yapacak, sıkıntı içinde, gözlükler dev gibi, ceket ekose, saçlar yandan çıkıyor orta açık, bir de kafada rakı bardağı. kim dayanır ağalar, kim dayanır dostlar.</p>
<p>vefa küçük dayandı. <a href="http://sozluk.sourtimes.org/show.asp?t=aziz+y%c4%b1ld%c4%b1r%c4%b1m">aziz yıldırım</a>&#8216;a karşı seçimi &#8220;1&#8243; oyla kaybettiği söylendi. ali şen yılmadı, yıllar sonra bile vefa küçük&#8217;ü sanki aşağılar gibi, &#8220;benim 2 oğlan da tatildeydi ama kongre üyesi ikisi de, bilseydim çağırırdım vefa küçük kazanırdı.&#8221; dedi.</p>
<p>aslında soyadları, bu tür tiplerin anahtarıdır&#8230; ya da şöyle düşünebilirsiniz. &#8220;bu olayda ali&#8217;nin şen&#8217;liği küçük vefa&#8217;nın daha da küçülmesinin sebebidir!&#8221;. sanki isimler, soyadlar, olaylar, özellikle kurgulanmış gibi. güzel bence. ama o bambaşka bir konu.</p>
<p>işte o rakı bardağı, o eğlence anlayışı; etrafı, şartları, estetiği, imajı önemsemeyen o dalgacılık, keyifçilik, yanındaki insanı eğlenirken madara etme arzusu, işte o küçümseyerek eğlenme, &#8220;ben sizin babanızım&#8221; halleri, etrafındaki insanlara çocuk muamelesi yapan o tavır türkiye&#8217;de neleri değiştirdi bir bilseniz. küçücük bir olay, 10 saniyelik bir görüntüdür akılda, gülüp geçersin amma detayıyla, berisiyle ötesiyle bambaşka mevzular doğuran bir an. kelebeğin kanat çırpması falan&#8230; misal, tayyip erdoğan&#8217;ın sonradan uyduruk bir gazetenin muhabirine &#8220;ya yanlış anlaşıldı&#8221; dediği ama tüm türkiye&#8217;ye karşı söylediği acayip sözler. gaflar. neleri değiştirdi, değiştiriyor? eski düdük solcuları reklamcı yaparlar gizli gizli, eski faşistleri ülkenin en saygı duyulacak insanı konumuna taşırlar yavaş <a href="http://www.yazartikanmasi.com/wp-content/uploads/2009/09/vefakucukax3.jpg"  rel="lightbox-359"><img class="alignright size-full wp-image-360" style="border: 3px solid black; margin: 4px;" title="vefakucukax3" src="http://www.yazartikanmasi.com/wp-content/uploads/2009/09/vefakucukax3.jpg" alt="vefakucukax3" width="122" height="144" /></a>yavaş, hapse atıp hapisten çıkarıp uyduruk bir seçim düzenleyip milletvekili yapar, sonra başbakana dönüştürürler 15 günde, biz bakarız. neler neleri değiştirir, haber neleri değiştirir, haberin anlatımı, içeriği neleri değiştirir bilemeyiz. kim bizden habersiz neyi planlar? kim bizden habersiz bunlara başkaldırır haberimiz olmaz.</p>
<p><a href="http://sozluk.sourtimes.org/show.asp?t=kalabal%c4%b1k">kalabalık</a> der geçeriz, eylemcinin neye başkaldırdığını bilmeyiz. üniversiteli gençler okuyalım diye haykırırken sokakta, polisten dayak yerken, biz &#8220;lan birine çarpıp on tane köy yumurtasını kırmayalım şimdi&#8221; diye düşünerek sinsi sinsi eve yollanırız, haksızlığı saçmalığı bağıranı deliye dönüştürürler ve bir süre sonra kanıt bile gösterirler, &#8220;deliymiş&#8221; der geçeriz.</p>
<p>biz burada nefilim gibi, observer gibi gözleyip dururken, bu saçmalaşmış, bu antin kuntin tarihin yazılışına tanıklık ederken; bir şeye, yepyeni duyarsız bir canlıya, yepyeni hissetmeyen bir yaratığa, robotik ve ekranlarla uyuşturulmuş bir topluma dönüşürken aslında ne yapmalıyız?</p>
<p>bir rakı kadehi bir insanı nasıl bitiriyor gördün mü?<br />
hah işte, bir şeyleri değiştirmek isteyene bir hareket yeter. iş ki düşün de yap, planla da yap.</p>
<p>bugün berlusconi&#8217;ye soruyorum o villadaki fotoğraflarda neden tayyip yok? zirvelerde neden kadehini tayyibin kafasına koyup dansa kaldırmıyorsun? reddedecek değil ya, koca devlet başkanısın. neyse mevzu o değil.</p>
<p>yıl 2000&#8242;lerin sonu, etrafta bir olaylar oluyor, takip ediyor musunuz? hani biz yıllar sonra anladık aslında neler olduğunu, siz uyumayın, erken anlayın ya da birilerini uyandırın demek isterdim.</p>
<p>oysa sorduğum şu: şovu yapan kim, onun şovunu coşturan kim?</p>
<p>bugün bülent arınç tayyip erdoğan&#8217;ın bir konuşmasına ağladı. o kitleye konuşan deniz baykal olsaydım ve ağlayan da yine chp&#8217;li biri olsaydı ne değişecekti? hiçbir şey. insanlar hissedecekti ki &#8220;bunlar vatan duygusu taşıyorlar falan filan&#8221;.</p>
<p><a href="http://sozluk.sourtimes.org/show.asp?t=%c5%9fevki+y%c4%b1lmaz">şevki yılmaz</a> vardı bir ara, kimse ağlamazsa destekçilerden kendi ağlardı.</p>
<p>ekürili karizma adamlarına dikkat edin demek diyorum. kaçırmayın, kim beyin, kim cüsse&#8230;</p>
<p><a href="http://www.yazartikanmasi.com">YAZAR TIKANMASI by Cyrettin Yureklikatir</a><br/><br/><a href="http://www.yazartikanmasi.com/index.php/suzdum/vefa-kucukun-kafasina-raki-kadehi-konmasi.htm">vefa küçük&#8217;ün kafasına rakı kadehi konduğu an</a></p>
        <p><center>&copy; %FIRST Yüreklikatır - visit the <a href="http://www.yazartikanmasi.com">author</a> for more great content.</center></p>      ]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.yazartikanmasi.com/index.php/suzdum/vefa-kucukun-kafasina-raki-kadehi-konmasi.htm/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>çekiçle ceviz kıran kadının kontrolsüz güç stresi</title>
		<link>http://www.yazartikanmasi.com/index.php/suzdum/cekicle-ceviz-kiran-kadinin-kontrolsuz-guc-stresi.htm</link>
		<comments>http://www.yazartikanmasi.com/index.php/suzdum/cekicle-ceviz-kiran-kadinin-kontrolsuz-guc-stresi.htm#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 01 Jul 2009 08:59:41 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Cyrettin Yüreklikatır</dc:creator>
				<category><![CDATA[düşündüM]]></category>
		<category><![CDATA[süzdüM]]></category>
		<category><![CDATA[ceviz gücü]]></category>
		<category><![CDATA[ceviz kıracağı]]></category>
		<category><![CDATA[ceviz kırmak]]></category>
		<category><![CDATA[g gücü]]></category>
		<category><![CDATA[g stresi]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.yazartikanmasi.com/?p=242</guid>
		<description><![CDATA[ceviz gerçekten çok ilginç bir maddedir. aslen &#8220;ceviz&#8221;, juglans cinsinden tek tüysü yaprakları karşılıklı dizilmiş ve aromatik kokulu ağaç türlerinin ortak adıdır(wiki). ama bu ağaçların meyvesine de ceviz deriz ve bu meyveyi kırıp içindekini bir güzel yeriz.
her ne kadar cinsel anlamlara çekilse de aslında ceviz kırmak müthiş hassasiyet gerektiren bir iştir. zaten muhtemelen hem şeklen, [...]<p><a href="http://www.yazartikanmasi.com">YAZAR TIKANMASI by Cyrettin Yureklikatir</a><br/><br/><a href="http://www.yazartikanmasi.com/index.php/suzdum/cekicle-ceviz-kiran-kadinin-kontrolsuz-guc-stresi.htm">çekiçle ceviz kıran kadının kontrolsüz güç stresi</a></p>
]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>ceviz gerçekten çok ilginç bir maddedir. aslen &#8220;ceviz&#8221;, <a href="http://tr.wikipedia.org/wiki/Ceviz" target="_blank"><strong>juglans</strong></a><strong> </strong>cinsinden tek tüysü yaprakları karşılıklı dizilmiş ve aromatik kokulu ağaç türlerinin ortak adıdır(wiki). ama bu ağaçların meyvesine de ceviz deriz ve bu meyveyi kırıp içindekini bir güzel yeriz.</p>
<p>her ne kadar cinsel anlamlara çekilse de aslında ceviz kırmak müthiş hassasiyet gerektiren bir iştir. zaten muhtemelen hem şeklen, hem de içindeki yemişe ulaşmanın zorluğu açısından bu metaforik <strong>ceviz kırmak</strong> bağlantısı kurulmuştur.</p>
<p>sanıyorum ki (yıllardır arıyor olsam da) mükemmel ceviz kırmayı sağlayan bir aparat vardır. ceviz öyle bir meyvedir ki, kabuğunu çok doğru kıramadığında içindeki yemişi de heder edersin. mükemmel ceviz içi, tek ama hadi o zor diye, iki parça halinde, üstü çapaksız, kenarları kırılmamış ve ezilmemiş şekilde olmalıdır. eğer ceviz kırma aletin yoksa, yapman gereken çekiç veya ağır bir başka aletle vurarak cevizin kabuğunu kırmak ve yemişe ulaşmaktır (pense de olur).</p>
<p><span id="more-242"></span></p>
<p>burada önemli olan cevizin kabuğunu kırarken, içerideki yemişe zarar vermemek için gücünü dengeli kullanmak, dahası kontrol etmektir. eğer çekiçle kırıyorsan yerçekimi kuvveti (<strong>g</strong>) ile mücadele edecek ve çekiç darbesini öyle indireceksin ki, sadece o incecik kabuğu kıracak, içindekine zarar vermeyecek, yemişi de ezmeyeceksin. pense ile kırıyorsan, yine penseyi öyle dikkatli ve ölçülü sıkmalısın ki, cevizi bir anda un-ufak etmemelisin.</p>
<p>şimdi gelelim kadın &#8211; erkek meselesine&#8230; erkek hayvanı, başında beri güçlü, kuvvetli diye bilinir. <a href="http://www.geocities.com/izkir/neanderthal.htm" target="_blank">neanderthal </a> hayvan acayip kudretlidir anladığımız kadarıyla. neanderthal kadını da az iri yapılı <a href="http://www.yazartikanmasi.com/wp-content/uploads/2009/07/hilarynut.jpg"  rel="lightbox-242"><img class="alignright size-medium wp-image-243" style="margin: 5px;" title="hilarynut" src="http://www.yazartikanmasi.com/wp-content/uploads/2009/07/hilarynut.jpg" alt="hilarynut" width="240" height="187" /></a>değildir hani&#8230; avlanmanın ve sürekli avlanmanın, savaşmanın gereği olarak erkek, güç, kuvvet, kendine karşı koyan kuvvetle mücadele etme noktasında bir hayli gelişmiştir. kendi araç gereçlerini yaparken kontrol etmeyi öğrendiği güç zamanla sosyal yaşamın başlamasıyla daha fazla bir kontrol çabası gerektirmiştir. bir erkek, ama baştaki savaşçı erkekten bahsediyorum, çivi çakarken, artık yanlışlığı anlaşılmış olsa da, çocuğunu döverken, arabayı iterken, halter kaldırırken, futbol oynayınca topa vururken, portakalı sıkarken ve neticesinde ceviz kırarken gücünü kontrol etmek ve dengeli kullanmak zorundadır. aksi takdirde birisine vurdu mu onu öldürebilir veya kendisine zarar verebilir. topa vurduğunda topu stadın dışına gönderebilir (<a href="http://sozluk.sourtimes.org/show.asp?t=andreas+wagenhaus" target="_blank">wagenhauss</a>) ya da cılız bir vuruş yapabilir.</p>
<p>sosyal yaşamın gelişimiyle erkek fiziksel gücünü daha çok kontrol etmek, dengeli, idareli kullanmak zorunda kalmış, hatta evrimsel sebeplerle gücünü zayıflatmıştır.</p>
<p>kadına gelecek olursak, kadın savaşçılığı erkeğin üstlenmesinden dolayı fiziksel güç kontrolünü çok daha erken bırakmış, yerçekimi ile boğuşmaktansa, üretim, yetirme, gücü besleme ve paylaştırma gibi mevzuulara sarmıştır sanırım. kadın olmadığım için bilemem. yanlış anlaşılmasın, kadının fiziksel gücüne sözüm yok, güçlüdür, kuvvetlidir, o da bir kontrol mücadelesi verir ama güçle ilgili olarak yaşadığı evrim çok daha farklıdır.</p>
<p>çekiçle mükemmel bir şekilde ceviz kırmayı denediğinizde, gücü kontrol etmeniz gerektiğini hissedersiniz. erkek için, bu ince hassas güç dengesi ve kontrolü oldukça zorlayıcıdır. kadın içinse, ceviz kabuğunu mükemmel bir biçimde kırmak ve yekpare yemişe ulaşmak çok daha zordur. işin garibi, kadın buna içerlese de mükemmel ceviz içini ortaya çıkarmaya uğraşacak zamanı yoktur. bu yüzden, bir kadının, nesne olarak &#8220;erkeğe ait&#8221; tanımlanışı su götürmez olan çekiçle ceviz kırışını izlemek müthiş keyiflidir. cevizleri parçalar, dağıtır, yüzbin ufak parça çıkarır ortaya. en güzeli, &#8220;ya hepsi ufak ufak oldu&#8221; diye sinirlenmesidir. hemen yardım etmek isterim. isterim çünkü, hamdolsun hayvani yapıma, fiziksel kudretime rağmen, sosyal yaşamım gereği güçle mücadele edeceğim bir ortam yok. dağa tırmanmıyorum, viking&#8217;ler gibi savaşmıyorum, arada futbol oynuyordum, artık o da yasak. bir güç var bende ama bu gücü kontrol etme oyununu, &#8220;çimende gezerken, çimenleri çok fazla ezmeden çimenlerde yürümeye çalışmak&#8221;tan başka bir şekilde oynamıyorum desem yeridir. arada sırada minibüste tutunma yerlerini tutarken gücümü kontrol etmeye çalışıyorum, etmesem abansam, minibüsü de yolcuları da deviririm alimallah. o yüzden en güzeli, gücünü kontrol etme oyunu oynamana imkân veren bir ortam bulunca, bunun keyfini çıkarmak. o da işte, kaçınılmaz bir şekilde, bir kadını ceviz kırarken gördüğümde &#8220;<em>bırak ben kırayım, lütfen&#8230; sen daha tat alacağın başka bir şey yap</em>&#8221; demek şeklinde tezahür ediyor.</p>
<p>bırakabilirim. &#8220;<em>kırsın cevizini de, mücadele etsin bakalım güçle</em>&#8221; diye böbürlenebilirim; ama işte, çok daha kolay yolları olmasına rağmen çekiçle ceviz kırmaya çalıştığında, kadın acayip stres doluyor ve bu gerginlik, bu stres, bu negatif enerji, ortamın tadını kaçırıyor. erkeksen, kadını bunlarla uğraştırmayacaksın. cevizi kıracaksın, suyu mutfağa taşıyacaksın, sıkışan kavanozu açacaksın, temizlik yapılırken televizyonu kaldıracak, sevgilinin yanağını sıktığında çok fazla sıkmış olma ihtimaline karşı ardından bir de öpeceksin.</p>
<p>kadın başından beri kendisini bir insan olarak kabul etsin diye güçle, güçlüyle savaşıyor. fiziksel güçle mücadeleyi başından beri veriyor ve artık bunu başka bir şekilde yapıyor. otorite olan güçle, kendisine hep ve hatta en sıkıştığında da &#8220;tokat&#8221; atarak cevap veren güçle savaşıyor. ve savaşırken diyor ki; &#8220;<em>evet fiziksel olarak güçlüsün. evet, gücü kontrol ediyorsun ve bu senin için önemli. ama beni kontrol etme, beni dengeli bir vuruşla kırılacak bir ceviz sanma, beni `powerball `gibi avucunun altında kontrol etmeye çalışma&#8230; ben başka bir türüm, seninle birlikte keyif de alıyorum, ama bu güç oyununu benimle oynama&#8230;</em>&#8221;</p>
<p>evet, biliyoruz ki, &#8220;<strong>kadınlar güçlü erkekleri isterler, severler</strong>&#8221; falan diye bir mefhum var. bu kadının kadınlık-erkeklikle ilgili bir meselesi yoksa, tembelse, güçsüz olduğuna inanmışsa, korunmak ihtiyacı varsa, fiziksel güce önem veriyorsa ve kendinde olmayan fiziksel gücü, &#8216;bak yanımda ne biçim güçlü bir herif var&#8217; diye göğsünü gererek dışarıya göstermek onun tatminiyse, onu da öyle kabul etmek lâzım. n&#8217;apalım kardeşim, kimi de, erkek hayvanı güçlüdür diyor, hiç mücadele etmiyor bununla. hayat kısa zaten, bir tane erkeğe kadın-erkek tür farklarını öğreteceksin de, geri kalan ne olacak? öyle tabii.</p>
<p>ama burada kaçınılmaz olarak ortada duran şey; kadının güçle ilgili bir sorununun olması. ceviz kıran kadının gücünü kontrol edemeyişi ve kocasına sinirlenen kadının erkeği dövemediği için tencere tava fırlatması aynı şey. kadınlar zaten güçle boğuşmadıklarında çok daha güzeller; ama boğuştuklarında -ki bu aslında bir kadın için gerçekten zor- stresli, yorgun, tatsız ve isteksizler. öyle de hayat daha tatsız. bu yüzden, bir kadının güce ihtiyacı olduğunda, onun güçten faydalanmasına izin vermek lâzım. hava atmadan tabii. güçlüysen, kadın düşünce kucağına alıp taşımak lâzım. güçlüysen, senin güçlü olduğunu söyleyen herşeyle, güçlü olmanın mutluluk olmadığını bildiğinden mücadele etmen lâzım. güçlüysen cevizi senin kırman ama onun bu cevizi yemesinden, keyif alman lâzım hocaali.</p>
<p>- <em>aşkım, bizim cevizler nerdeydi, bi çekiç, biraz ceviz versen de bi kendime gelsem yav. bi güç geldi. gerginlik yaratmadan onu bi kontrol altına alayım. üstüne sen de cevizlerle krem şokolat yaparsın. ha?</em></p>
<p style="text-align: center;"><object classid="clsid:d27cdb6e-ae6d-11cf-96b8-444553540000" width="480" height="396" codebase="http://download.macromedia.com/pub/shockwave/cabs/flash/swflash.cab#version=6,0,40,0"><param name="menu" value="false" /><param name="quality" value="high" /><param name="src" value="http://www.komikler.com/s/MTUzMA==" /><embed type="application/x-shockwave-flash" width="480" height="396" src="http://www.komikler.com/s/MTUzMA==" quality="high" menu="false"></embed></object></p>
<div class='wp_likes' id='wp_likes_post-242'><a class='like' href="javascript:wp_likes.like(242);" title='' ><img src="http://www.yazartikanmasi.com/wp-content/plugins/wp-likes/images/like.png" alt='' border='0'/>Okşa</a><span class='text'></span>
<div class='unlike'><a href="javascript:wp_likes.unlike(242);">Kakşa</a></div>
</div>
<p><a href="http://www.yazartikanmasi.com">YAZAR TIKANMASI by Cyrettin Yureklikatir</a><br/><br/><a href="http://www.yazartikanmasi.com/index.php/suzdum/cekicle-ceviz-kiran-kadinin-kontrolsuz-guc-stresi.htm">çekiçle ceviz kıran kadının kontrolsüz güç stresi</a></p>
        <p><center>&copy; %FIRST Yüreklikatır - visit the <a href="http://www.yazartikanmasi.com">author</a> for more great content.</center></p>      ]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.yazartikanmasi.com/index.php/suzdum/cekicle-ceviz-kiran-kadinin-kontrolsuz-guc-stresi.htm/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>internet sosyali</title>
		<link>http://www.yazartikanmasi.com/index.php/suzdum/internet-sosyali.htm</link>
		<comments>http://www.yazartikanmasi.com/index.php/suzdum/internet-sosyali.htm#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 16 May 2009 02:19:57 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Cyrettin Yüreklikatır</dc:creator>
				<category><![CDATA[süzdüM]]></category>
		<category><![CDATA[internette sosyallik]]></category>
		<category><![CDATA[sosyal internet]]></category>
		<category><![CDATA[sosyalleşme]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.yazartikanmasi.com/?p=251</guid>
		<description><![CDATA[internet sosyalliği kavramının kaçınılmazlığını kabul etmek gerekli, evet. yepyeni bir yaşam formu, belki de varoluşu anlamlandıran bir durum&#8230; internet&#8217;in en şahının 2.4k olduğu zamandan beri ben de benzer bir neslin üyesiyim. internet&#8217;te sosyalleştik ve hatta internet harici hayatımızdaki eşimizi dostumuzu oradan bulduk. o zamanlar herkes internet&#8217;e patır patır akmadığı için, insanlara &#8220;lan siz internet&#8217;i bile [...]<p><a href="http://www.yazartikanmasi.com">YAZAR TIKANMASI by Cyrettin Yureklikatir</a><br/><br/><a href="http://www.yazartikanmasi.com/index.php/suzdum/internet-sosyali.htm">internet sosyali</a></p>
]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>internet sosyalliği kavramının kaçınılmazlığını kabul etmek gerekli, evet. yepyeni bir yaşam formu, belki de varoluşu anlamlandıran bir durum&#8230; internet&#8217;in en şahının 2.4k olduğu zamandan beri ben de benzer bir neslin üyesiyim. internet&#8217;te sosyalleştik ve hatta internet harici hayatımızdaki eşimizi dostumuzu oradan bulduk. o zamanlar herkes internet&#8217;e patır patır akmadığı için, insanlara &#8220;<em>lan siz internet&#8217;i bile bilmiyosunuz hödükler, orda bizim ne biçim kral ortamımız var</em>&#8221; diye yukarıdan bakıyorduk.</p>
<p>neticede internet sosyalliği bana ve halen buralarda olan birçok insana yabancı değil. ama şu bir gerçek ki ne ben, ne de o zamanlar birlikte &#8220;sosyal sosyal&#8221; takıldığımız arkadaşlar, internet&#8217;in neredeyse tüm enstrümanlarının nasıl kullanılacağını bilirken bile internet&#8217;te eskisi kadar sosyal değiller. muhtemelen o eski heyecanımızı yitirdik, yorulduk, sokağa çıktık, organik sosyal mevzulardan keyif almaya başladık ve şimdi internet&#8217;te kendimizi o kadar sosyal, o kadar ötekilerden farklı hissetmiyoruz. zira artık yeni doğan çocuklar internet&#8217;e doğuruluyor. hani bir zamanlar &#8220;<em>havuzda suya doğurulan çocuk anında yüzmeye başlıyormuş</em>&#8221; diye bir geyik vardı; bu da böyle, internet&#8217;e doğan çocuk tabii ki orada yüzüyor.<br />
<span id="more-251"></span></p>
<p><a href="http://www.yazartikanmasi.com/wp-content/uploads/2009/07/large_0212-sleep.jpg"  rel="lightbox-251"><img class="alignright size-medium wp-image-252" style="margin: 5px;" title="JUNK-SLEEP" src="http://www.yazartikanmasi.com/wp-content/uploads/2009/07/large_0212-sleep.jpg" alt="JUNK-SLEEP" width="363" height="242" /></a>aslında artık biz de, mantık olarak idrak edebilsek, yetkinlik noktasında katmerli olsak da, eylem olarak &#8216;internet&#8217;e doğan&#8217; neslinden değiliz, o yüzden başka şekil bir sosyalliğin daha tatmin edici olduğu bir kıvamda olabiliriz. bizim zamanımızdaki &#8216;internet&#8217;te sosyalleşme&#8217; halinin bu zamandakinden farklı olması nedeniyle artık bu zamanın kodlarını, şifrelerini çözemiyor, gereklerini yerine getiremiyor, ereklerimize internet&#8217;ten ulaşamıyor, yeni kurallara hemen adapte olamıyoruz. babam internet&#8217;te benimle chat yaparken bana nasıl anlaşması zor geliyorsa, muhtemelen biz de bu yeni nesle göre öyleyiz.</p>
<p>-ukalalık olarak algılanmasın ama sanırım böyle ifade ediliyor- geçenlerde okuduğum bir makalede, bir nöropsikoloğun araştırmasından bahsediliyordu. araştırmaya göre, internet&#8217;te &#8216;arama&#8217; yapmak ve dolayısıyla gezinmek beynin çalışma şeklini değiştiriyor. dolayısıyla surf yapmanın doğasında var olan &#8220;<a href="http://sozluk.sourtimes.org/show.asp?t=data+flow">data flow</a>&#8221; mevzusu, çok erken yaşlarda internet&#8217;te varolan bir birey tarafından çok daha kolay tolere edilebiliyor. oysa, idrakı ve algısı internet&#8217;le değil de manüel hayatla gelişmiş olan biz veya daha önceki nesil, internet&#8217;teki yoğun veri akışından çabuk yorulabiliyor. neticede de çok daha fokus (ya da kısıtlı bir bakışla) geçiriyor internet&#8217;teki vaktini. oysa internet&#8217;e çok daha erken girmiş beyin çok sayıdaki veri uyaranlarını daha geniş bir bakışla, çok daha hızlı işleyebiliyor.</p>
<p>şahsen, zaten sınırlı kullanabildiğimiz beynin belli bir yaştan sonra dolduğuna inanıyorum. aslında tam dolmak değil de, içerdeki veri işleme ve korelasyon sistemi belli bir yaştan sonra bilgiyi artık dışarıda değil, önce kendi içerisinde arıyor. yani internet&#8217;te gördüğü bütün verileri emmek ve arşivlemek yerine, sadece sahip olmadığı bilgiyi alıyor. karşılaştığı veriyi direkt belleğe aktarmıyor da, önce bellekteki sorgulamayı yapıp, yeni veriyle sahip olduğu bilgiler arasında bir bağlantı kuruyor. tabii ki beynin ulaşılabilir kısımlarına daha evvelce &#8220;manüel&#8221; varoluş ya da öğrenme verileri yazıldığı için beynin bu yeni evrimi gerçekleştirmesi (ayak uydurması) zor.</p>
<p>yani neticede, internet sosyalliğini daha kontrol edilebilir bulduğu, daha rahat filtreleyebildiği ve daha hızlı iletişim kurabildiği için, sokağa çıkmak ve orada sosyalleşmekten çok daha yeğ tutan bir birey verileri de, sosyalliği de benimle aynı şekilde algılamıyor. teknolojinin nimetlerinden faydalanarak zaman kazanıyor, seçerek öğreniyor, daha seçerek iletişim kuruyor. ve bu yüzden o internet&#8217;teki sosyalliğiyle mutluyken, bu durum bana garip geliyor. benim chat&#8217;te ya da internet başında geçirdiğim vaktin anneme, abime garip, dedeme kavranılmaz gelmesi gibi.</p>
<p>maalesef varoluşun üzücü bir tarafı her neslin aslında ara nesil olması. yani birey 0&#8242;dan 35&#8242;e geldiğinde, artık ne kendinden öncekine, ne sonrakine ait bir neslin üyesi. kendinden genç olan nesile daha yakın olabilen insanlar var, ben de şahit oldum, hatta dışardan da bu kişileri &#8220;<strong><a href="http://sozluk.sourtimes.org/show.asp?t=onun+ruhu+gen%c3%a7">onun ruhu genç</a></strong>&#8221; diye hazırdan etiketlerler bile; ama öncesine aşinanın varolanla ya da daha doğrusu cismen benzerleriyle olan uyumsuzluğu çoğu zaman onu ucubeleştirir. yani önceki nesle aşina olanı kendi nesli basitçe &#8220;çatlak&#8221; diye nitelerken, kendisini arasına kattığı daha genç nesil de eğlenceli bir unsur olarak görür. olduğu gibi kabul edildiği nadirdir. lakin şahıs iki tarafa da ait değildir aslen. burada onu &#8220;kıskanılan&#8221; yapan şey uyum sağlayabilmekteki yeteneği ve varoluşunun dogması olan yaşlanmayı kabul etmemesidir. beyninin ve doğasının diktesini kabul etmeyen bu &#8216;ruhu genç&#8217; şahsın kendisini ara nesil olarak kabul etmesi kaçınılmazdır, ama bir yandan da ara bilinçtir kendisi.</p>
<p>ara nesil kavramı hiç ortadan kalkmayacakmış gibi görünüyor. ama (dis)ütopik kurgumda çocukların gerçekten bir network&#8217;e, düpedüz internet&#8217;e doğulacağı bir gelecek hayal ediyorum. orada yetişecek, orada beslenecek, orada öğrenecek, gelişecek, büyüyecek, orada dolaşacak. çok çok zevkli olsa gerek. ama internet üzerinden herşeyi yaşayabilecek olan bu iradenin buradan bakınca kaçıracağı şeyler de olacak sanki.</p>
<p>internet&#8217;te herşeyi bulmak mümkün; bizim çocukluğumuzda varlığını bile bilmediğimiz ülkelerin resimlerine bakabilirsin, <strong>4096 x 2130</strong> çözünürlükte <strong>vr </strong>ile o ülkenin manzaralarında dolaşabilir, çinli, japon, finlandiyalı ile konuşup, tartışıp, öğrenebilir, deneyimler edinebilir, sevişebilirsin; öğrenmek istediğini seçebilir birşeyleri değiştirebilir, kendin için çok daha kolay bir biçimde &#8220;özel&#8221; alanlar yaratabilirsin. yani internet&#8217;te dışarıyı dışarıda bırakarak istediğin kadar &#8217;sen&#8217; ama istediğin kadar da bir başkası olabilirsin. herşey ve herkes olabilirsin (ya da öyle hissedebilirsin). bir kişi, üç kişi, beş kişi veya tek başına 20 farklı kişi bile olabilirsin. ben sözlükte denedim mesela, oldu. mükemmel bir imkân, yepyeni bir varoluş biçimi internet, yepyeni bir sosyalleşme biçimi olduğunu da kabul ediyorum.</p>
<p>ama şu anda &#8220;biz internet sosyaliyiz ve bu harika&#8221;nın ayrıcalık yaratacak ve hayran olunacak bir hal olduğu konusunda emin değilim. zira internet&#8217;e doğan nesil; muhtemelen -belki hissi yüzde 99 aynı olsa da- girdiğimiz denizin sanalına girecek, yediğimiz çördüğün sanalını yiyecek, gördüğümüz yerin sanalını görüp, yaptığımız <strong>8&#8242;in </strong>sanalını yapacak. bugünün internet sosyalinin durumu da aslında çok farklı bir durumda değil. bir şeyler yaşayacak ama onu kendisi olarak yaşayıp yaşamayacağı meçhul, birlikte sosyalleştiği kişinin de aslında &#8220;o&#8221; olup olmadığı belli değil. zira ikisi de herhangi biriymiş gibi olabiliyorlar. eğer &#8216;<strong>haz</strong>&#8216; insana keyif veren ve hayatı bir süreliğine de olsa güzelleştiren bir şeyse bu uğrunda yaşanılabilir bir şeydir demek. aynı zamanda bir başka insana haz vermek de, uğrunda yaşanılabilirdir. internet&#8217;te sosyalleşirken haz aldığını nasıl gösterirsin, başka birinin keyfini nasıl anlar, ne derece hissedebilirsin şu an? işte o kadar.</p>
<p>ne kadar gerçek olduğunu maalesef biz de bilmiyoruz ama muhtemelen internet&#8217;tekine göre çok daha gerçek olan <strong>&#8220;dışarı&#8221; sosyalliği</strong>, dışarı keyfi, hazzı giderek azalıyor. 10 yılda değil, belki 50 yılda da değil ama zamanla -görece- daha gerçek bir varoluş olan &#8220;bu&#8221;nun tadı kalmayacak. bu tat alınamayacak. istesen de dışarıda sosyalleşemeyecek, dışarıyı algılayamayacak, dışarının uyaranları ve internet&#8217;tin uyaranları arasında, internet uyaranların/nesneleari/kişilerine daha çok alıştığın için, &#8220;dışarı&#8221;dan rahatsız olacak, korkacaksın. kanımca insan yorgunluğuna evrilip internet imkânının büyüleyiciliğiyle internet bireyi ve internet sosyalliği ile yetinmek, insan içine karışmanın canlılığıyla karşılaştılınca pek yavan kalıyor. hani, yaşıyorum ve hissediyorum diye söylüyorum; internet&#8217;te bir insanla konuşmak, internet&#8217;ten bir insanla tanışıp onunla bir şeyler paylaşmak ya da internet&#8217;te bir resim görmekle gerçekte bir insanla konuşmak, rastgele bir insanla tanışıp onunla kademe kademe birbirini tanıyarak bir şeyler paylaşmak ya da resmin tam da çekildiği yerde bulunmak arasında derya deniz farklar var. bunlar öyle farklar ki, insana &#8220;<em>lan sevgilime sarılsaydım da çıkıp kokoreç yesek, kokoreççinin ortam da ne ballıdır ha, salak gibi oturduk buraya iki saattir tıkır tıkır yazıyoruz, vay salak, gerçekten bir hayatı kaçırıyorsun lan</em>&#8221; dedirtiyor.</p>
<p>ama ne demişler, internet&#8217;e yolla da, sen yine keyfine bak, halik bilmezse malik bilir.<br />
ha bi de şu an kokoreççideyim zaten.<br />
daha doğrusu kokoreççi benim, müşteri yok, öyle sözlüğe takılayım dedim,<br />
kriz bizi de vurdu. tam da temmuz için oslo gezisi planları yaparken.<br />
aha müşteri&#8230;</p>
<div class='wp_likes' id='wp_likes_post-251'><a class='like' href="javascript:wp_likes.like(251);" title='' ><img src="http://www.yazartikanmasi.com/wp-content/plugins/wp-likes/images/like.png" alt='' border='0'/>Okşa</a><span class='text'></span>
<div class='unlike'><a href="javascript:wp_likes.unlike(251);">Kakşa</a></div>
</div>
<p><a href="http://www.yazartikanmasi.com">YAZAR TIKANMASI by Cyrettin Yureklikatir</a><br/><br/><a href="http://www.yazartikanmasi.com/index.php/suzdum/internet-sosyali.htm">internet sosyali</a></p>
        <p><center>&copy; %FIRST Yüreklikatır - visit the <a href="http://www.yazartikanmasi.com">author</a> for more great content.</center></p>      ]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.yazartikanmasi.com/index.php/suzdum/internet-sosyali.htm/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>
