Yapay Tatlandırıcı | YAZAR TIKANMASI
Bu gönderiyi yazdır

Yapay Tatlandırıcı

7 Ara
2009

herkes kendi mutluluğunda aşınır” – met- üst.

grouchoWoody Allen’ın Annie Hall‘u şöyle başlar: “Eski bir fıkra vardır. İki yaşlı kadın Catskill’de bir dağ otelindedirler. Biri, ‘Buranın yemekleri çok kötü’ der. Diğeri de ‘Biliyorum ayrıca porsiyonları da küçük’ der. Ben de hayat hakkında böyle düşünüyorum. Yalnızlık, sefalet, çile ve mutsuzluk dolu ve de çok çabuk geçiyor.”

Annie Hall, bambaşka bir kültüre ve bambaşka hayallere sahip bir kadına aşık olan her erkek, özellikle de Türgerkeği için umutsuz bir filmdir. Her ne kadar Annie ve Alyv hallerinden memnun ve mutlu görünseler de bu bizim kabul edebileceğimiz türde bir mutluluk değildir. Zira sonunda herkes kendi hayatını yaşar.

Biz, bağımlılık ve bağlılık kabilesinden geliriz. “Herkes bizim istediğimiz gibi yaşasın” düşüncesinin tam da orta yerinden… Ailelerimiz bize herşeyden önce kendilerine ihtiyaç duymamız gerektiğini öğretirler. Ne olursa olsun, ailene bağlı kal, ailen sana doğruyu öğretmiştir, seni en çok onlar sevmiştir ve arada bir de olsa ailenle olmak zorundasın. Çünkü bu senin şifandır, ilacındır. Eğer onların istediği gibi yaşarsan seni daha çok severler. Sen de senin gibi yaşayan, senin gibi yemek yiyen, senin gibi gülen, güzel bir akşamdan beklentinin aşağı yukarı benzer olduğu ailene bağlı olmamanın aksini düşünemezsin; çünkü neye dönüşürsen dönüş, kim olursan ol, onlar seni -sık sık birilerine/birşeylere benze diye dürtseler de- olduğun gibi kabul ederler.

Annie Hall da belki bu yüzden umutsuz bir filmdir. Herkes kendi mutluluğuna gider ve arada sırada görüşüp, birlikte eğlenceli vakit geçirirler. Bu ne bizim ailemiz, ne düşlediğimiz gelecek ne de sevgililerimiz için kabul edemeyeceğimiz bir olasılıktır. Bahsettiğim gibi biz, etrafımızdaki insanların bizi olduğumuz gibi kabul ettikleri gerçeğine inanır, onlar için ideal hayat kurguları yapar ve buna çok sıkı sarılırız. Hal böyleyken, dönüp onlara bizim hakkımızda ne düşündüklerini, bizim yanımızda nasıl hissettiklerini, aslında olmak istedikleri yerleri, kendi hayallerini sormayız bile.

Ailelerimiz, yanlarında iyi hissettiğimizden o kadar eminlerdir ki, bunu -en azından yüzümüze karşı- hiç sorgulamazlar. Biz, onların bizden memnun olduğundan o kadar eminizdir ki -olmadığımız zamanlarda aileden kopar gider ve arada ziyaret ettiğimizde aynı durumun geçerli olduğunu varsayarız- onlarla bu konuları hiç konuşmayız. Sevgilimizin, eşimizin madem bizimle birliktelerse, bizi olduğumuz gibi kabul etmek için can attıklarını düşünürüz. Zamanla rahatlar, rahatlar, “neysek o”ymuşuz gibi davranmaya başlarız.

Çoğu zaman kendimize bile katlanılmaz geldiğimiz olur. Misal bana oluyor. Kendime dışarıdan baktığım bazı anlardan; bir kadın bu adamı neden sever, bir anne bu çocuğu halen neden arayıp sorar, bir kardeş bu abiye neden halen abi diye seslenir çözemediğim zamanlardan bahsediyorum. Katlanılmaz olduğum anları arayıp bulduğum ve bu hallerimle güreşmeye niyet ettiğim içsel yolculuklardır bunlar. Sonucunda derim ki, ben bile bazen bu halime veya herhangi bir halime katlanamıyorsam, benden bir başkasının bende katlanılmaz haller görmesi/bulması çok daha kolaydır. Bu gibi düşüncelerden sonra kendime olan bağlılığım ve bağımlılığım azalıyor. Bu durumlarda metropol insanının en büyük işkencesi olan ve adına empati denen o garip hissiyatla; kendime kendi gözümle değil, onların gözüyle bakmayı denerim. Ve böyle yaptığımda, etrafımdaki insanların benimle daha mutlu, daha huzurlu olduklarını gözlerim. Tabii ki bu da kendimi rahatlatma çabalarımdan biri olabilir.

Annie Hall’a dönecek olursak, kişilerin; birlikte yaşamak adına, aşık olmak, sevgili olmak, baba-anne olabilmek, abi-kardeş ya da dost olabilmek için, düzgün bir ilişki kurabilmek ve birbirlerine yaşama sevinci verebilmek için bu kadar çaba sarfettikleri kişilerin, “ne yapalım durum böyle” diyerek kendi hayatlarına devam etmelerine seyirci kalmak üzücüdür. Kalan olmak, kendi dertlerinin içinde yalnız bırakılmak veya onların kendileri için uygun gördükleri  ’gelecek’ hayatlarına doğru gidişlerini izlemek fenadır. Giden bizsek, mutlaka haklı bir sebebimiz vardır gerçi ama giden, Annie’yse, sevgiliyse, onsuz olamayacağımızı düşündüğümüz biriyse, uğrunda kendimizce bir şeylerden vazgeçtiğimiz, değiştiğimiz, kabullendiğimiz, en romantik, en sefil, en neşeli, en cesur hallerimizi paylaştığımız, uğrunda yaşadığımız ya da yaşamadığımız biriyse, bunu kabul etmek çok zordur. Annie Hall’ın sonundaki umutsuzluk da budur aslında.

Fakat burada, nevrotik bir varoluşun, umutsuzluğa olan yatkınlığını da gözden kaçırmamak gerekli. Bu aslında tam dane görmek istersen kendimizden başlayarak, etrafımızdaki herkesi ve herşeyi etkiler. Hayatta ne olursa olsun, başka hayatlardan öğrendiğimiz ve süzdüğümüz umutsuzluk portreleri bizim geleceğimiz değildir. Olmak zorunda değildir. Bütün ihtimaller evvelden elenmiş, bütün hayatlar yaşanmış; birbirine benzeyen çoğu iki olasılıklı durumlarda bile olabilecekler sadece o olasılıklarla sınırlı değildir. Bizler karar verir, uygular, değiştiririz. Planlar yaparız, birşeyleri kendimizce yaşamaya değer görürüz, planlarımız tutmasa bile, yaşamaya değer gördüğümüz osuruktan mutlulukları yaşayamasak bile henüz hiçbir şey bitmiş değildir ve hiçbir şey, bizim önceden sandığımız gibi olmak zorunda değildir. Yani Alyv ve Annie’nin sonu, bu şekilde olmak zorunda değildir.

Hayat, kendisinden ne beklediğin ve ne elde ettiğinle not veremeyeceğin kadar zengindir. İhtimalleri göremiyor, bilemiyor, hayal bile edemiyor olman, bunların bu hayatta gerçekleştirilemeyeceği anlamına da gelmez. Doğru, baştaki, belki sadece Woody Allen’ın aklında yer etmiş o fıkrada olduğu gibi hayat üzücüdür. Bir sürü keyfi olsa bile maalesef porsiyonları küçüktür; öyle küçüktür ki, çile çekerek, mutsuz, yalnızlıkla geçirdiğin koca hayatta yaşadığın keyifli bir gün, totale baktığında sadece bir takvim yaprağıdır. Hatta hayat artık, birden bire, şok gibi, evvelce 23 saatte katetebildiğin bir yolu, uçakla bir saatle gidebilmek gibi hızla, sen ne olduğunu bile anlamadan geçip gitmekte olduğundan o takvim yaprağının esamisi bile okunmaz.

Şunu bilirim ki, kendini mutlu gördüğün, mutlu olduğunu kabul ettiğin, etrafındaki insanların bundan dolayı mutlu olduğu ve bunu yüzlerinde, gözlerinde, japon çizgi filmi karakterlerinin göz bebeklerinde olduğu gibi gözbebeklerinde hissettiğin; birisinin o duyguyu başka türlü ifade etmek istemeyeceği için sana sarıldığı, seninle-yanında olmaktan mutlu olduğunu söylemek ihtiyacı duyduğu sadece bir gün, takvimden koparılmış ve nerede olduğu bilinmeyen o yaprak, sen tarihini hatırlamasan da, hayatın boyunca karşılacağın herşeye bedeldir.

Çoğumuz daha güzel hayatlar isteriz. Geriye dönüp baktığımızda gurur duyacağımız cinsten. Sıradan bir hayatımız olsun istemeyiz, annemizinki gibi, babamızınki gibi, kendini heder etmekte usta bir sevgilininki gibi…, kapısının üstünde karınca duası asılı ve ömrü kimsenin marifet saymayacağı işlerde karınca gibi çalışarak geçmiş bir ihtiyar olmak istemeyiz hiçbirimiz. sıradanlığı kabul edemeyiz. oysa, farkında bile olmasak da hayatımız sıradan hayatlardan biridir ve lâkin yaşadığımız her an benzersiz bir deneyimdir. sırf bu yüzden her muhtemel ihtimal eğer içinde insanca kalabiliyorsan, yaşamaya değer.

bir fıkra da ben anlatayım. e, artık yaşlanıyoruz tabii, zamanın espri anlayışından geri kalınca fıkrayla geçiştireceksin…

bir gün, charlie chaplin nasrettin hoca ile karşılaşmış. “hoca” demiş, “modern zamanlar diye bir film çektim izledin mi? modern insanın çarklar arasında kayboluşunu anlatıyor.”  hoca hiç oralı olmadan bindiği dalı kesmeye devam ederken, “o senin zamanının derdi” demiş, “olur mu candoz?” diye atılmış charlie chaplin, “ikimiz de toplumsal mizah yapıyoruz…” pis pis sırıtmış nasrettin hoca, “yav çarli dasshükter git allahını seversen, seni şu bıyıkla gören birinin yaptığını ciddiye alacağını mı sanıyorsun?“ 

dal kesilmiş, hoca yere düşmüş. Charlie Chaplin, “hitler’in aynı bıyığına ses etmiyorsun, bizimkine laga luga… bak cezanı buldun, düştün, ben de seninle taşşak geçeyim mi?” diye söylenmiş, hoca nasrettin belini tutarak, “bre düdük” demiş, “görmüyor musun bizzat bindiğim dalı kestim, ben kendimle taşağın alasını geçiyorum zaten!“.

7 kişi dımdıklamış

Paylaşabil diye:
  • Digg
  • del.icio.us
  • Facebook
  • Google Bookmarks
  • email
  • MySpace
  • StumbleUpon
  • Tumblr
  • FriendFeed
  • Live
  • PDF
  • Print
  • Twitter
  • Yahoo! Bookmarks
  • Add to favorites
  • Posterous

This website uses IntenseDebate comments, but they are not currently loaded because either your browser doesn't support JavaScript, or they didn't load fast enough.

Yorumunuzu yapın: