bir insanı ülkeci olmaya yönlendiren sebepler | YAZAR TIKANMASI
Bu gönderiyi yazdır

bir insanı ülkeci olmaya yönlendiren sebepler

7 Eyl
2009

bir insanı faşist olmaya yönlendiren sebeplerle benzerlik taşırlar. aynı zamanda bir insanın ırkçı olmasına da sebep olabilirler. bu sebepler bir insanın, bağnaz olmasına sebep olabilecekleri gibi, nefret dolu olmasına da yol açabilirler. aynı insanın diğer insanların özgürlüğünü kısıtlamayı hak olarak görmesine uygun zemin hazırlayabilecek bu nedenler, zamanla diğer insanların insan olarak görülmemesi ihtimalini de yaratırlar.

bir ülkede doğmuş olmak, bir ırka ait olarak doğmuş olmak, nerede ve ne şekilde doğmuş olmak insani bir üstünlük yaratmaz. bir ayrıcalık değildir. ülkesini paylaşmama, arazine misafir kabul etmeme, arazisine gelen, orada yaşamayı seçen bir kişiye “benim milletimden olacaksın, ayrıca da sünnet olacaksın” deme hakkı vermez.

evet, bir ülkede doğmuş olmak, kimi insanlara, o ülkenin topraksal bütünlüğünün (üniter yapısının) bölünmemesini isteme hakkı verebilir. ama bu, bu ülkenin daha yaşanabilir, daha huzurlu, daha özgür olmasını isteyen insanları, ve kendisi gibi düşünmeyen herkesi tehdit olarak görme istibdatı yaratmamalıdır.

insanı ülkeci olmaya yönlendiren sebepler işte böyle yukarıdakiler gibi “benzersiz” hissiyatlar, düzenin değişmesinden ürken; kul olmadan, köle olmadan, bağımlı olmadan nasıl varolamayacağını bilemeyen, kendisine pompalanan ırksal ve milletsel yapay ayrıcalığı kaybettiğinde ne olacağını bilemeyen birey ve kitlelerin korkularından doğan nedenlerdir.

(bkz: askerlik) / (bkz: beyin yıkama) / (bkz: andımız) / (bkz: yabancı korkusu) / (bkz: xenophobia) / (bkz: iç savaş) / (bkz: bölünme) / (bkz: ulus bilinci) / (bkz: dış mihraklar) /

ülkesever ve ülkesiyle, tarihiyle övünmeyi; kendisine ait olmayan, atalarına haiz bir başarıyı sahiplenmeyi, atalarının amaçlarını devam ettirmeyi ulvi amaç görenlere ülkücü deriz.

bir ülküsü vardır adamın, kitlenin ve yaratılan ortak bilincin. atalarının soyunu, düşüncesini, sistemini ve bilincini devam ettirmek…

evet, kadın olmakla, erkek olmakla, hıristiyan veya müslüman doğmakla övünemezsin. çünkü sen seçmemişsindir. tabii bilincinle yaptığın seçim sonrası bunlarla övünebilirsin. evet, aileni de sen seçmezsin ama onları sever, onlarla övünebilirsin de. tabii eğer bu mutlu bir hikayeyse ve onlar seni kayıtsız şartsız sevmişlerse. burada kabul etmemiz gereken, doğduğun ülkeyi de sen seçmezsin ve bu da sonunda bir övünç kaynağı değildir. ülken seni sevmişse, ayrı tutmuşsa, sana değer vermişse başka.

burada, doğuştan verilen kimliklerden nefret edip sıyrılmaya çalışmanın aşağılık kompleksi mi, insani bir çaba mı olduğu konusu mühim. kimliklerden sıyrılmayı genel olarak kompleks dolu bir gayret olarak görmeden önce, bu kimliklerin senin hayatı algılayışınla, yaşam biçiminle, varoluşunu biçimlendirişinle ne derece örtüştüğüne bakmak lâzım. kimlikler (bazıları tercih edilebilir olsa da) zincirdir. kendini tanımlama ihtiyacınla kendini her nasıl tanımlıyorsan tanımla, müslüman, türk, hırvat, anadolu çocuğu, muhafazakâr, milliyetçi, liberal, erkek, kadın, metalci, internet uzmanı, mütedeyyin, laik vesaire hepsi zincirlerdir. öyle ki sadece sen kendinden değil, başkaları da senden bu kimliğine uygun davranış beklerler. kendini müslüman olarak tanımlıyorsan, dinin tanımlıyorsa, ailen tanımlıyorsa buna uygun davranman gerekir. bu durumda da kimi zaman istediğin şeyleri yapamaz, düşünemez, yaşayamaz veya bazı yüksek bağımlılık durumlarında sırf birşeyleri düşünmüş olmak suçluluğundan inzivaya bile çekilebilirsin. eğer bu bir kişinin mutluluğuysa ama özgürlüğüyse de aynı zamanda, kendi bilir. benim özgürlük anlayışımsa zincirlere karşı. burada kendine verilen özgürlükleri sorgulamak konusu aslında tartışılmamalı bile. zira kim, ne şekilde dağıttığı özgürlüğü, kime veriyor? ancak bir insana, bireye, halka sahip olduğunu düşünen bir irade buna kalkışabilir. ama bireyin, önce kimsenin kendisine sahip olmadığını keşfetmesi lâzımdır kanımca.

anti-racism-thumb3236505uluslararası arenalardaki başarısızlıkların kişileri böyle arayışlara itmesi de düşünmeye değer. muhtemelen bu ancak taraf olan, bir millete mensup, bir ırka ait olmayı taraftarlık sebebi olarak gören kişiler için mümkündür. tarafın böyle bir derdi olabilir. amerikan vatandaşları ırak ya da vietnam savaşlarını devletlerinin, seçtikleri liderlerin başarısızlığı olarak görebilirler. ama aynı zamanda “sen kimsin ki, istilaya kalkışıyorsun, insanları öldürüyorsun, neden savaşıyorsun, neden üstün olduğunu düşünüyorsun” diyenler de olmuştur, olmaktadır. erovizyonla övünmek ya da buna sevinmek de pek farklı değil. hele ki bunun görmek için son erovizyona bakmak süper bir yol gösterici. son yarışmada şarkıyı söyleyen bizim milletimizden birisi değil, türkiye’de büyütmemiş, vokali yabancı biri, çalan, düzenleyen yabancı, sadece dansçı türk. eğer bu yarışmada 1. olsak sevinecek miydik? ya da “tam da türkiye gibi her milletten insan birlikte müzik yapıyor” diye kendimizi mi kandıracak, onları havaalanında mı karşılayacaktık. erovizyonda birinci gelmekle gurur duyamam, zira oradaki müzik benim ruhumun müziği değil, benim toprağımın müziği de değil, belki evet, ali’ye, ayşe’ye ait, ama bana, ötekine berikine dair değil. bu müziği yapanlar birer insan, bu da onların devlet desteğiyle edindikleri başarı(!). bir başkasının başarısıyla övünmek, buna sevinmek, “anadolu’da ben yaşıyorum ama bu topraklara benim atalarım yüzlerce yıl hükmetmiş” demek, tayyip erdoğan’ın davos’taki fırçasını izleyip “lan bu millet ne onurlu, ne gururlu insanlar yetiştiriyor” diye onurlanmaktan, akın akın onu karşılamaya koşmaktan farksız. eğer içinde “biz zavallıyız, bizi dünya önemsemiyor, bizim birşeyler kanıtlamak için ötekilere göre elli kat fazla emek sarfetmemiz gerekiyor” motivasyonuyla bir şeylere başlıyorsak, yola çıkıyorsak kendimizi zaten denk görmüyoruz, zaten aciz görüyoruz demektir.

bir ülkede doğmaktan, bir aileye ait olmaktan veya bir zamanda olmaktan rahatsız olmak, illa ki utanmaktan dolayı olmak zorunda değil. etrafına bakarsın, insanlara, düşüncelere, duygulara, eylemlere ve kendine bakarsın, “ben buraya ait miyim, ait olmalı mıyım?” diye sorarsın kendine elbette; illa ki sadece uluslararası yarışmalarda, müzikte, sporda, siyasette falan bakmazsın; toplamına, ne istediğine ve nasıl olduğuna bakarsın ve eğer kendini ait hissetmiyorsan, birilerinin kendini bu ülkeye ait hissetmesi, bu ülkeyi de içine kattığı idealler taşımaları vesaire sana garip gelir. demek ki onlar da öyle insanlardır. ama eğer onlar, “sen neden benim gibi hissetmiyorsun, sen neden bu atalarına, dedelerine, dinine yakışır şekilde hareket etmiyorsun, neden benim gibi düşünmüyorsun ulan neden” diyerek senin hayatını, alanını daraltıyorsa, bu insanlardan rahatsız olabilir, şikayetlenebilirsin.

sılada olmanın ağır olmasına diyecek hiçbir şeyim yok. evet zordur, yabancıyla iletişim kurmak, onun sana benzer şeyler hissetmesini, senin gibi algılamasını, aynı hassasiyetleri taşımasını beklemek. hele ki sen ülken, ülkende yaşayan insanlar hatta özgürlük ve bilinç yaratmak için birşeyler yapmaya çalışırken sürgüne gönderiliyor ve dil, kök, din, mimik, duygu olarak sana yabancı bir yerde yaşamaya mahkûm ediliyorsan.

ama bunlar artık eski hikayelerdir. bu sürgün öyküleri artık geçerliliğini yitirmiştir. artık insanların bilgisi ve algısı sadece anadolu’dan, karasu köyünden, bosna’dan, fransa’dan, topraktan ibaret değildir. artık gittiğin, bulunduğun her yerin kültürünü araştırabilir, keşfedebilir, öğrenebilirsin. artık gittiğin her yerde, herşeye ulaşabilirsin. bulunduğun her yerde, “insan”lara yardım için çabalayabilirsin. ha dersin ki, “gidip etiyopya’lıynan, israil yahudisi’ynen ne uğraşacam kendi memleketimin insanına çabalayayım, onu yetiştireyim, onun için çabalayayım”. bu da senin tercihindir. burada düşünülmesi gereken ben veya biz, neden ondan veya onlardan daha özel ve önemli olmalıyız? ben bunu ancak şu durumda anlayabliyorum: bu ülkede doğacak çocuklar bizim yaşadıklarımızı yaşamasın, böyle kompleksler içinde büyümesin…

ülkesiz kalmak fobisinin ağırlığı diye bir mefhum var. fakat aslında ülkesiz kalmanın, “ya hayalim dünyayı gezmek ama önce bir ev satın alsam da, dönecek bir yerim olsa”dan farkı yok. bu senin garantin. ülken olursa, istediğin ve alıştığın gibi kalırsa, mutlaka dönebileceğin bir “yer” var demektir. oysa hayatta geriye dönmenin mümkün olmaması gibi, ülkesiz kalma ihtimalinde de geriye dönmenin mümkün olmadığını bilmeliyiz. yani artık bu bir önem taşımaz. bunun bu kadar ağır olmasının sebebi aslında ülkenin, vatanın, milletin değişmiş olmasının, anıları da yok edeceği korkusu. anıların olmadığında bomboş bir uzayda olduğunu hissedersin. zira, onları sana hatırlatacak hiçbir şey kalmamıştır. artık çağrıştıran olmadan, aklında ne kaldıysa onunla idare edersin. lakin neticede ülkesiz kalmanın, yeni bir ev almaktan farkı yoktur. bir evde doğarsın, büyürsün veya bir mahallede diyelim. sonra zaman geçer yeni bir eve taşınırsın, yeni bir mahalle. belki de senin yeni hayatın için o doğduğun yerden çok daha iyi bir yer ve bu yüzden bu taşınma tercihini yaptın. o zaman da eski evine gittiğinde, eski mahallene gittiğinde “ya buralar çok bozulmuş, çok güzeldi buralar, dedem ağaç diktiydi, bahçe yaptıydı, engin abi şuraya çeşme yaptırmıştı hepsini yıkmışlar” diye üzüleceksin. ama dönüp yine yeni hayatına mutlu bir şekilde devam edeceksin. üzüldüğün şey sadece yıkılan anıların. ama her an yeni anılar ediniyorsun, yine mutlu olmaman için hiçbir sebep yok.

“atalarımız bu ülke, bu topraklar için savaşmışlarsa vardır bir bildikleri” demekse, savaş hakkında hiçbir şey bilmemektir. hiç uzatmak istemem. insanın doğasında istilacılık olduğunu biliyoruz. istila çünkü “benim gibi olsun” isteme, yabancıyı ele geçirip kendine benzeterek tehdit olmasını önleme çabası, yanı sıra toprak tutkusu, fethetme, hükmetme ve “benim” deme tutkusu, zenginlikler vesaire. bu istila duygusu iki insan arasındaki bir diyalogda bile göze çarpabilirken, milletlerin toplu iradesinin istilayı taşımaması beklenemez. hele ki kutsal kitaplar sana canlıların hepsine hükmet, canlıların hepsi senin için yaratılmıştır, faydalan onlardan diyorlarsa.

hal böyleyken; kendini ait hissetmediğin, hiçbir parçası sana dair olmayan, ne giydiğinle, ne yediğinle, neye inandığınla seni yargılayan bir toprak üstünde, kolluk kuvvetlerinin karşısında hiçbir değerin olmadığını gördüğün bir yerde, gelecek görmediğin bir toplumun bulunduğu bir yerde neden ülkeci olursun? ancak ve sadece burayı, buraları, buraların geleceğini değiştirmek için olunabilir herhalde. oysa ki, ülkeciliğin kaynakları sana buraları değiştirmemen gerektiğini öğretirler. değişime karşı durur, ondan korkarlar. kendi kaynakları dışında bilgiden, kendi vatandaşı dışında konuşandan, kendi dindaşı dışında ahkâm kesene nefret beslerler. ülkeci olmazsın çünkü, ülkecilik yanında yabancı nefretini barındırır. senin gibi olmayan, düşünmeyen, görmeyen, anlamayan herşeye karşı nefret. ki işte bu nefret de ülke bağımlılığının rahatsız eden tarafıdır.

türkiye güzel bir ülke, her ülke gibi… bazılarından daha manzaralı, doğa açısından zengin, daha keşfedilmesi keyifli olduğu söylenebilir. insanlar daha candan(larmış bir zamanlar), daha doğal (ingilizlere göre açılımı primitif) ve bu primitif açgözlülüğün yöneticilere sirayet etmişliği yamyamlığı beraberinde getiriyor. “ben ve benim gibiler”in çok önemli, hatta en önemli şey olduğu bir ülke türkiye. bu ülkenin ve insanlarının fanatiği olarak ne yapacağız, adımızı altın harflerle yazdıracak mıyız dünyaya? bilimde keşiflerle, sanat eserleriyle falan değil mi? eminim öyledir. biz köle bir ülkeyiz, biz artık sahibinin kim olduğu belli olmayan bir sermaye sömürgesiyiz. türkiye’de ülkeciliğe karşı olmamak için, önce bireylerin özgürlüğü anlaması, yaşaması ve sonra da türkiye’nin bağımsız, özgür bir ülke olması gerekli. ne kadar öyleyiz?

ülkeciliğe karşıtlığım sadece türkiye için, sadece türk ülkücülüğü için değil. ülkeciliğe toptan, tüm dünyada karşıyım. “köylüm”cülüğe, hemşehrilik kurumuna, sınırlanmışlığa, tanımlanmışlığa, sınıflandırılmışlığa karşı olmak aslında bu. ve insanların da bir ülkenin vatandaşı olmakla gurur duymaktan çok dünya vatandaşı olmaya, bunu anlamaya, bunu anlatmaya çalışmalarını istemek.

(bkz: iç savaş)(bkz: bölünme)

Paylaşabil diye:
  • Digg
  • del.icio.us
  • Facebook
  • Google Bookmarks
  • email
  • MySpace
  • StumbleUpon
  • Tumblr
  • FriendFeed
  • Live
  • PDF
  • Print
  • Twitter
  • Yahoo! Bookmarks
  • Add to favorites
  • Posterous

This website uses IntenseDebate comments, but they are not currently loaded because either your browser doesn't support JavaScript, or they didn't load fast enough.

Yorumunuzu yapın: